30 Aralık 2012 Pazar

Yazılarım arasında kısa gezinti...

Onca sıkıntının içinde bir o yana bir bu yana koştururken ne gözlerimizi görürüz ne yüreklerimizi. Bir an gelir ellerimizi attığımızda ne yürek ne gözlerimiz eski halindedir. Gözler ağlamaktan kıpkırmızı açsam mı açmasam mı diye kendini zorlarken, yürek açılmanın ne olduğunu bile unutmuştur.

Avuç içine sığacak kadar küçük şeylerle de mutlu mutlu yaşanabilir. Avucumuzu dolduramasa bile, yüreğimizi dolduran nice güzellikleri yaşamda görebilmek, yaşamı daha iyi anlayabilmek için yaşamın içinden bakabilmek gerekir. O zaman küçük şeylerin anlamı yüreklere yönelir. Yüreklere yönelen ise, yürekten çıkanlara en güzel zemindir.

Gözlerinin içinden süzülen dramın, bir dudak kıpırtısı ile sözlere dökülmesi an meselesi. Dokunsan hem konuşup hem ağlayacak. Ağlayarak konuşması “duyun, gözlerime inanmıyorsanız “ demek olmaz mı? Olur, elbette ama duyana… İstediğimizi duyma yetimizi bildiğimden işe yarar mı? Emin değilim

Sözüm; gözünün önünü göremeyenlere, gözlerinin önündeki koca yaşamı yaşayamayanlara… Dar alanları bahane edip, “oynayacağım ama yerim dar” diye yerinde oturanlara, yürekleri yerinden kalkmayanlara… Yerinden kalkan yüreklerini başkalarının ellerine verenlere…

Zamanın bile her an değiştiğini bilip de yaşamın önce insanda sonra tüm evrende olmadığını söylemek şaşkınlıktır. Şaşkınca yaşamı izlemektir, müdahelesiz, katılımsız, sessizce… İnsana uygun olmayan bir biçimde… Değişimi ‘öncelikle’ yaşayan bir varlık olan insan olarak hem de…



Sev beni. Küçük bir kuşu ellerinin arasında sevdiğin kadar… Yeni açan bir çiçeği koklamaya çalışır gibi… İnceden yağan yağmura dokunmaya çalışırken döktüğün gözyaşına dokunurcasına…Hiç bitmeyecek bir senfoniyi dinlerken aldığın hazzı yaşamaya devam eder gibi…Yaşamı yaşamın içinde kucaklarken düşündüğün mutluluklar kadar büyük….


Yüreklerin solduğu akşamın getirdiklerini, başka yüreklerdeki yansımasında yüreklice gördüğümüzde, gidenin ardından ağlayamayız bile. Gözler açılsam mı açılmasam mı dercesine kısık bakarken… Gözlerin görüp görmediği belli bile olmazken… Gözler bazen yerinde fazlaymış gibi yerinde dururken… Ağlasak ne olur, ağlamasak ne olur?

Bir şeyi başarabilmek için epeyce uğraşmak gerekir. Ter dökmek, zaman zaman koşturmak, inmek, çıkmak, yorulmamak… Tıpkı gökkuşağının altından geçmek istenirken verilen çaba gibi… Belki bir provadır, yaşamdaki isteklerimiz gerçekleşebilmesini kolaylaştırmak için. Kim bilir?


“Güzel” yüreklerdedir, görebilene… Yüreklerin temizliğidir anlayabilene… Temizlik, ruhların saflığıdır hissedebilene… Saflık iyiliğe çıkar düşünene… Düşünen “insan” a kıymet verendir yüreği sağlam olana…”Güzel” yüreği sağlam olandır, bilene… Safça yaşamın içinde var olandır, temiz hislerle kendini kurgulayandır, düşünebilendir yüreklice…

“Güzel” güzelliklerin tümünü yaşayandır. Güzelliklere daha çok yakınlaşabilmek için didinendir. Oturmayan, koşandır, yaşama yetişmek için. Yaşamı ardına alabilendir. “Güzel”, güzel güzel gülendir, herkese


Yürek yok sayılarak yapılan tüm yargılamalar sadece görünene çıkar. Gördüğün ise insana uzak, gerçeğe karşı, yaşama ait olmayan, “insanı” yorandır.




Aşka ‘âşık’ olmaktan öte, âşık olunacaklara ‘âşık’ olmak, aşkın kendisine değil, aşkı bulduklarımıza ‘âşık’ olabilmek beklenen bir bakış olmalı, yaşamın arasından.



Sevgiden kopmuş insanlara hep acırım. Yaşama tüm güzellikleriyle birlikte bakamadıklarından… Kızgınlığın bile yaşamın içinde kızgınlıkla cevap verilemeyecek kadar anlamlı olabileceğini anlayabildiğimden


Her şartta yürekleri mahkûm edebilmek zordur, yüreğini kendi ellerinde tutanlar için. Yüreği dışarıdakiler zaten mahkûmdur, bedenleri özgür olsa da…

Yüreklerin konuştuğu, dillerin anlamını yitirdiği, değerlerin bildiğimiz gibi yaşanmadığı bir yaşam ne ağır…

Yürekten gelen sevgi, yaşamın küçük evrenlerdeki beklenen karşılığı olarak tüm yaşamın içinde önemli bir konumda yer alırken, tüm evreni de savaşsız bir yaşama götürebilecek kadar anlamlıdır.




İnsanın en mutlu olduğu anının, yüreklice ortaya çıktığı an olduğunu bilebilmek zor olmasa gerek. Yürekten yapılan tüm yaşam işlerinin, kendimizi var edebilmeye bir adım yaklaştırması mutlu etmez mi? Hem de çok mutlu… Yüreğimizin açığa çıkması bizi yorsa da… Dışarıdaki yüreğimizin dış etkilere açıklığı bile canımızı acıtamazken… Asıl canımızın yüreklerde olduğunu bildiğimizden…

Yürekten yüreğe akanların karşısında kim durabilir ki! Söylenenlere kim hayır diyebilir ki! Hiç görmedim, göreceğimi de sanmıyorum. Yaşamların ancak yürekten aktığını bildiğimden…

Yürekten yüreğe bir yazı yazmayı istedim. Anlayana, düşünene, okuyana, sevgiyi herkesin gözlerinde görebilene…


Unutulanların dışında unuttuklarım mutlaka vardır. Herkesin unuttuklarının tümünü unutmasam da benim unuttuklarım olabilir. Yaşamın acı veren yüzünden kaçan “yüreklerin” unutmaları daha çok acı verse de… Unutmam, unutturmam… Kendi unuttuklarımı hatırlatana minnettar kalarak…

Benim yüreğim küçücük bir kuşun kanatlarında uçup dağlara, tepelere, evlere hatta evlerin içine ulaştığı gün gözlerimi kapatabilirim. Kuşlar kadar özgür, dağlar kadar dimdik, ırmaklar kadar değişken, denizler kadar engin... Ya insanlar… “İnsan” kadar derin… Yüreğim ancak kuşun kanatlarında savrulabilir tüm yaşama.


Reyhan Gazel

23 Aralık 2012 Pazar

En Güzelinden Bir Yazı


 

 

Bazen ansızın bir sızı dolar içime. O sızı ki sanki akmadan giden zamanın derininden sızan bir küçük damlacık. Her bir kelimeye yüklenmiş koca anlamlar gibi bir sözün de küçük yürekteki büyük bilgisi…

 

En güzelinden deyince sanki derdim en güzelinden olmuş gibidir böyle anlarda, anlamda. Öyle ki veren Allaha şükürle karışık bir sızı. Sızının getirdiği hüzün de yanında hediye.

 

Hüzünlü kalplerde en güzelinden yazı da bazen içi karartırken bazen aydınlatır. Yaşam dedikleri bu olsa gerek.

 

Biliriz ki, kendi derdinden öte dertleri bilmeyenler hüzünlü değil gergindir. Hüzün illa ki derdin oturmuşluğu ile birlikte dertlerin bütününü dünyası bilenlerin işidir.

 

Her dert, adeta her acının sonucunda alınan bir sızıdır.

 

O sızı ki hüzne çıkan koca bir yolun ilk durağıdır.

 

Her dert durağında alırsın bir sızı daha, ilerlerken artık hüzün seninledir.

 

Ne kadar mutlu olursan ol yine de hüzün oturdu mu gitmez yürekten. Misafirliği nefesle beraberdir hüznün…

 

Çünkü hüzün bir duruştur. Karşıda yalan dünya, yürekte hüzün… Nefes durana dek devam eden…

 

Sadece kendi derdiyle yananlar hüznü bilmez. Aslolan kendin olunca hüzünsüzdür duruş. Ağırlık değil, gerginliktir duruşun özeti. Hep bir başkasını gözleyerek geçen ömrün zor durağıdır her daim.

 

Kendi ışığını bilmeden başkasının ışıkları arasında kaybolan yüreklerdir hüzünsüz yürekler.  

 

Kaybolmuşluğun ötesindedir artık huzursuz duruş. Hüzünle barışık olmayan duruş.

 

Bul bulabilirsen kaybolmuş yüreğini, kendinden ötesini bilmeyenler!

 

 
Reyhan Gazel

18 Aralık 2012 Salı

RAYİHA

Yaşam olanca hızıyla gide dursun, biz kendi kendimizce yaşamaya devam edelim. Rayihalarımızı çevremize salarak…Bir insan olarak katkımız da olur mu koca yaşama demeden…Sanki herkes bizi izliyormuş, dediklerimizi, yaptıklarımızı yapıyormuş gibi hissederek… Bir de bunu deneyelim mi?

Kuşların ötmeye devam ettiği, çiçeklerin “ben de varım” dercesine açmayı sürdürdüğü yaşamda, düşünen, üreten, aklı ve vicdanı yerinde olan “insan” ne yapamaz ki! Çiçeklerin daha güzel açabilmelerini sağlayamasa da, çiçeklerin en güzel kokularını hissederek yaşama daha hoş katılmaz mı? Hoş katılımıyla rayihalarını çiçekler gibi salamaz mı?

Tüm güzelliklerin barındığı yaşama, kendince güzelliklerini katarak daha da güzel kılan insan, yüzünde gülümsemeyi unutmadan yaşayabilse…Kin, nefret gibi gülümsemeyi unutturacak tüm olumsuz duygulardan arınabilse…Herkes daha mutlu olabilse… Temenniler gerçekte de olabilse…

Yolda yürürken insanların yüzüne bakınca, mutsuzluktan başka bir şey görmeyenlere sözüm var. Demek ki rayihalarınız yeterince dağılmamış…Tüm gülümseyebilenlerin suçu…İnsan olarak suçu…İnsanlık adına suçu…Biraz daha çalışmak gerekiyor belli ki.

Bir anda gerilen ortamların yarattığı sıkıntılı insan görüntüsü yayılırken, güzelliklerin yayılamaması üzüyor. Yayılmak bir tarafa görülememesi daha çok üzüyor.

Bir insan deyip geçmeyin. Bir insan küçük bir dünya demektir aynı zamanda. Kendi dünyasının kralı, kraliçesi…Kendi dünyasında mutsuz olanlara mutluluk veremeyenler, bir insanın gücünü hafife alanlardır; biline…Oysa ki, küçük bir dünya, bir küçük dünya daha, bir daha küçük dünya…koca bir dünyaya çıkmaz mı? Dünya küçük dünyalardan kurulmaz mı?

Koca koca konaklarda yaşamış, kendinden başkasının mutluluğunu, mutsuzluğunu görememiş olanlara sözüm yok. Sözüm olsa ne işe yarar ki! Ama mutsuzluğu görenlere sözüm var. Tüm sözlerim onlar için. Rayihalarını yaymaları için…Küçük dünyam ne işe yarar demeden…

Konuşmayın, delin karları, karların ortasındaki zorlukları, birer birer yok etmek için… Yüreklice yüreklerdeki güzellikleri, yüreksizlere de yayabilmek için. Yüreğinin içindekileri bilmeyenlere de yayabilmek için. Yüreklerin içinde yüreklice yer alabilmek için…Konuşarak değil, zorlukları aşarak…Zorlukları aştıkça güzelliklere daha güzelce ulaşabilmenin rahatlığıyla, olgunca… İnsan olmanın ağırlığı ile…

Yaşam herkese gülsün, yaşamı gören, göremeyen, görmek istemeyen, görse de görmüş sayılmayan…Mutluluğa hasret kalan, arayan, yüreğinin farkında olan, olamayan…

Reyhan Gazel

24 Ekim 2012 Çarşamba

"HİÇ"



 

Tekrar çocuk olabilsek “bugünkü aklımızın” ne işe yarayacağını düşünmek belki de “HİÇ” e açılan kapıdır. Düşünelim…

 

“Her yaşın “HİÇ”i kendine özeldir” gibi anlamı olmayan bir diyaloga girecek değilim elbette. “HİÇ”, varlığın tam değillemesi olmazken, her şarta göre değişebilirliğini “bugünkü akıl” ekseninde düşünebilmenin sadece kavramın içeriğini şekillendirmek adına önemli olduğunu bilebilmek önemlidir.

 

Bazen aklımıza net yerleştiremediğimiz kavramları aklın şablonları ile düşünerek, doğru çizgide kendimizce anlamlandırabiliriz. Her aklın şablonu bir diğerine uymadığından, ortak şablon üzerinde ortak akıl yaratma ve benzer analiz de yapabilen bir akıl lüksümüz olduğuna göre denemekte fayda görüyorum.

 

 Aslında akıl lükstür. Akıldan kastımız “olanı” değerlendirmektir. “Akılsız” vurgusu, olanı kullanamayan/kullanmayandır kavramın içeriğinde. Tıpkı içimizde olan ve değerlendirmediğimiz/değerlendiremediğimiz “hiç” lik duygusu gibi…

 

“Yokluğa” kendimizce anlam yüklerken, kullandığımız/kullanamadığımız akıl vurgumuz yaşantılarımızda net gösteride bulunurken, gösteride bulunmayan kısmının ne işe yaradığını bilebilmek büyük iştir aslında. İşte tam da bu noktada “hiç” lik bilincinin derinlerden çıkartılmasının önemi ortaya çıkmıyor mu? Yitip gitmeyeceği bilindiğinden…

 

“Hiç”, “her şeyin” zıddı değildir. “Her şey” varlığa, “Hiç”, yokluğa tekabül etmez aslında.  “Oluş”, ayrıntıda gizlidir, bulacak olan da ancak akıl ve yürektir .“Hiç” lik bilincinin oluşmasında varlığın değillemesi değil, yokluğun içinde gözle de görmeyebileceğimiz varlığı kavramak, kavrama yoluna girebilmek, kavrayacak akılla iş görebilmek… “Oldum” a doğru yol alabilmeye çalışmak…

 

Ontolojik çözümlenme tüm insanların ortak ve en önemli işiyken, “insan” ın varlık nedeni ile tesadüf felsefesi diye bir “şey”in bulunmadığı da içeriklendirilir. Evrende “boş” yoktur. Hiçbir şey “boş yaratılmamıştır” temelinde hareket gerektirir.

 

Hareketin olduğu “yerde” bereketin de olduğu bilinci ile “hiç” e doğru yol alabilmenin huzurunu taşıyabilen yüreklerle … Bulursak... Anlaşılmak; mutluluktur…

 

Evrende “boş” yok, “HİÇ” var “her şeyin” zıddı olmayan…

 

Kendimce içeriklendirdiğim anlamlar bütününde yazabilmenin / yaşayabilmenin keyfi sararken üstelik… 

 

 
Reyhan Gazel

3 Ekim 2012 Çarşamba

Bu Dünyanın Dışından

Yaşama derinlerden, derin gibi durmayan bir bakışla baktığımdan, bazen herkes “yabancı” olur. Benim dünyama, mikrokozmosuma, baktığım yere…Karar veremem. “Ben mi dünyalıyım, gördüklerimin tümü mü? “Birileri bu dünyanın dışında, ama hangi taraf?

Bu duyguyu zaman zaman herkesin, “insan” olduğu için yaşadığını bildiğimden rahatça söylerim, çekinmeden, garipsenecek diye düşünmeden…Yüreğimden aktığı gibi…

Ait olmama hissinin her insanı tükettiğini bilmek de kendime getirir. Tükenmemek, var olmaya, yaşayabilmeye devam edebilmek için. Toparlanırım beynimin desteği ile yüreğimi geriye atarak. Hep olduğu gibi yüreğime haksızlık yaparak.

Acıları sonuna kadar yaşayamamak insanı ne kadar tüketirse, yürekleri, yüreklerin istediği gibi yaşayamamak da aynı oranda tüketir. Bunu bilerek haksızlığa devam etmenin yürekteki yansımasını, bastırılmışlığını da yaşayarak, yaşatarak… Ne yazık ki.

Yüreklerin istediklerini yaşayamamak, yüreklere rağmen yaşama tutunmaya çalışmak da boğar, bunu da iyi bilirim. Ama ne yardan ne serden geçilir, bunu hepsinden çok bilirim. Her insan gibi…Bana ait olmayan bir düşünce ile…

Yürekler bir yere bakarken, beyinler başka yere bakabilir. İkisini orta yerde buluşturmanın ne kadar yorduğunu da herkes bilir, benim kadar. Ama belki de farkım; “söylerim.” Utanmadan, sıkılmadan, kimseleri düşünmeden… En azından bunu yapabilirim.

Bu dünyanın dışında bulunma hissi, bir film izlemeye benzer, bilene…Film izler gibi gerçeği gözlemek bazen keyifli de olur. İnsanlara karışmadan, yorum yapmadan, işin sonunu düşünmeden, karşımıza çıktığı kadarını görerek…

Ancak; düşünmeden yaşanan yaşama, yakın yaşamak zorunda olmak, yorar, üzer, kızdırır. Bunların tümü acıtır. Acıyan yer yürek olunca da acı hissi, şiddeti daha büyür. Bilene…

”İnsanların” yaşamda var olabilme isteklerini anlayamadığımda yaşadığım duygular bunlar. Anlayamadığımda, anlamayı bıraktığım anda da geçen duygular aynı zamanda. Her insan gibi. Bazen anlayamamanın, algılayamamayla eş olmadığını bildiğimden rahatça söylerim de. Bu duyguları yaşadığım anlarda, kendimi bu dünyanın dışında gördüğümden, o zaman yürek daha az acır.

Yine de yaşayabilmek, her şeye rağmen küçük evrenimizde mutlu olabilmek zor değildir. Biraz içeriden, biraz dışarıdan… Bu böyle gider, zaman aktıkça. Bir gün toprağa kavuşana dek…

Hangi dünyada okuyorsanız, keyifli anlar dilerim.

Reyhan Gazel

29 Eylül 2012 Cumartesi

Rayiha

Yaşam olanca hızıyla gide dursun, biz kendi kendimizce yaşamaya devam edelim. Rayihalarımızı çevremize salarak…Bir insan olarak katkımız da olur mu koca yaşama demeden…Sanki herkes bizi izliyormuş, dediklerimizi, yaptıklarımızı yapıyormuş gibi hissederek… Bir de bunu deneyelim mi?

Kuşların ötmeye devam ettiği, çiçeklerin “ben de varım” dercesine açmayı sürdürdüğü yaşamda, düşünen, üreten, aklı ve vicdanı yerinde olan “insan” ne yapamaz ki! Çiçeklerin daha güzel açabilmelerini sağlayamasa da, çiçeklerin en güzel kokularını hissederek yaşama daha hoş katılmaz mı? Hoş katılımıyla rayihalarını çiçekler gibi salamaz mı?

Tüm güzelliklerin barındığı yaşama, kendince güzelliklerini katarak daha da güzel kılan insan, yüzünde gülümsemeyi unutmadan yaşayabilse…Kin, nefret gibi gülümsemeyi unutturacak tüm olumsuz duygulardan arınabilse…Herkes daha mutlu olabilse… Temenniler gerçekte de olabilse…

Yolda yürürken insanların yüzüne bakınca, mutsuzluktan başka bir şey görmeyenlere sözüm var. Demek ki rayihalarınız yeterince dağılmamış…Tüm gülümseyebilenlerin suçu…İnsan olarak suçu…İnsanlık adına suçu…Biraz daha çalışmak gerekiyor belli ki.

Bir anda gerilen ortamların yarattığı sıkıntılı insan görüntüsü yayılırken, güzelliklerin yayılamaması üzüyor. Yayılmak bir tarafa görülememesi daha çok üzüyor.

Bir insan deyip geçmeyin. Bir insan küçük bir dünya demektir aynı zamanda. Kendi dünyasının kralı, kraliçesi…Kendi dünyasında mutsuz olanlara mutluluk veremeyenler, bir insanın gücünü hafife alanlardır; biline…Oysa ki, küçük bir dünya, bir küçük dünya daha, bir daha küçük dünya…koca bir dünyaya çıkmaz mı? Dünya küçük dünyalardan kurulmaz mı?

Koca koca konaklarda yaşamış, kendinden başkasının mutluluğunu, mutsuzluğunu görememiş olanlara sözüm yok. Sözüm olsa ne işe yarar ki! Ama mutsuzluğu görenlere sözüm var. Tüm sözlerim onlar için. Rayihalarını yaymaları için…Küçük dünyam ne işe yarar demeden…

Konuşmayın, delin karları, karların ortasındaki zorlukları, birer birer yok etmek için… Yüreklice yüreklerdeki güzellikleri, yüreksizlere de yayabilmek için. Yüreğinin içindekileri bilmeyenlere de yayabilmek için. Yüreklerin içinde yüreklice yer alabilmek için…Konuşarak değil, zorlukları aşarak…Zorlukları aştıkça güzelliklere daha güzelce ulaşabilmenin rahatlığıyla, olgunca… İnsan olmanın ağırlığı ile…

Yaşam herkese gülsün, yaşamı gören, göremeyen, görmek istemeyen, görse de görmüş sayılmayan…Mutluluğa hasret kalan, arayan, yüreğinin farkında olan, olamayan…

Reyhan Gazel

19 Eylül 2012 Çarşamba

Yüreğimdeki Kuş

Akıp giden zamanda mutsuzluğun, acıların kendisini yok etmeye başladığı anlarda, yüreğime bir kuş konar. Bu kuş yüreğimin içine o kadar narin konar ki, yük olmak bir tarafa yüreğimin yükünü kendi sırtına alır. Küçücük bir kuş, yüreklice yaşamı kendi sırtına alacak kadar büyür gözümde.

Yüreğim ağırlaşınca, kuşun kanatları da daha hızlı çırpmaya başlar. Ferahlatmak için, kendine getirmek için…Çırparken küçücük kanatlardan o kadar büyük bir rüzgar çıkar ki, yüreğim kendine gelmeye başlar.

Yüreğim dayanıklıdır çoğu zaman, kuşa gerek duymaz. Yine de kuşu kendi üzerinde tutmayı yeğler. Kaybolmaması için, her an göz önünde tutarak…Onun da yaralı olduğunu gördüğünden…

Yaralı yüreğim, yaralı bir kuşu sever. Yaralılar birbirini rahatlatabilir…Yan yana, koyun koyuna…Yaralı olmanın ne olduğunu bildiğinden kuş tekrar celallenir…Daha hızlı daha hızlı çırpar kanatlarını… Ama o kadar halsizdir ki küçük kanatları, yüreğim bile bazen kıpırdatamaz.

Yüreğimin kuşun kanatlarını halsizlikten kurtarmak için, zor olsa da yerinden kalkması beynimi yerinden oynatır. Beynim yüreğimin dinlenmesi gerektiğini bildiğinden kızar. “ Rahat dur! her yaralı kuşu iyileştirmek zorunda değilsin” Ama yüreğim dinlemez. Çünkü o kuş da yaralıdır, yüreğim gibi. Kol kola, birbirlerini ayakta tutabilmek için and içmişlerdir. Kim daha iyiyse ötekinin kolundan tutar. Bu böyle gider beynime rağmen.

Yüreğim yüreğinde kuş olmayanları hiç anlayamaz. Kuşun küçük kanatlarına gerek duymayanları “yürekli” saymaz. Kuşun yüreğime katkısını bilir, “böyle yaşamak ‘yürekli’ bir yaşamdır” der. Kuş da bunun farkındadır. Bu nedenle kıymetini bilmeyen “yüreklerden” uzak durur, yaklaşmaz. Kırılgan olduğundan…daha da kırılmamak için…

Yüreğim beynime rağmen kendini bir şekilde ayakta tutar. Bazen kuşu “kuş” un kendisi için iyileştirerek, bazen kuş, yüreğimi ”yüreğim” olduğu için iyileştirerek… Böyle bir döngü vardır içimde… Hep de var olacak bir döngü…Zaman aktıkça…

Beynime “gel bizimle birlikte ol ” derler her ikisi de. Beynim ikisini de sevmeye başlamıştır, çaresizce… Ayıramayacağını bildiğinden, yaşadığından… Bir gün büyük bir sürprizle yanlarına gider ve “ Artık hiç ayrılmayalım. Beni de alın” demek ister gibi, sessizce gülümser. Mutlu son ya da başlangıç…

Yüreğinde küçük bir kuşu daima bulunduranlara

Reyhan Gazel

     ANLAMAYANLARA NOTLAR   Biliyorum. Kimsenin kimseyi duymayı beceremediğini biliyorum. Niye, bilmiyorum. Bilmek bile istemediğimden...