28 Nisan 2012 Cumartesi

SEVGİ DEDİKLERİ

Bir kuşun gözleriyle yaşamı görmenin güzelliğini bilenler, yaşamın insanı darda bırakacak güçte olmadığının da farkına varırlar. Geçmişin, boşa geçmişliğinin de üzüntüsüyle, yaşama karşı nasıl durulacağını bilmenin, geç de olsa yaşama katılışını keyifle izleyerek…




Sevgi dediğimiz şey, belki de yaşama küçük bir kuşun gözleriyle görebilmenin hafifletilmiş tadını almaktır.




Bu öyle bir hafifliktir ki, yaşamın olanca ağırlığı karşısında küçük bir kuş yüreğiyle ama her şeyin üzerinde…




Bu öyle bir hafifliktir ki, küçük bir kuşa belki de imrenerek, onun gibi usulca yanaşarak, aniden kaçışı da anlatır, sıkça yapamayacağımız bir güzellikte…




Bu öyle bir hafifliktir ki, her şeye rağmen dimdik durabilmeyi, yüreğin içine koyduğu küçük ama derin bir hissi de yaşatarak…




Bu öyle bir hafifliktir ki, en ağır eşyayı bile kaldırırken, tüm ağırlığın yüreğin dışına verilmesini anlatır… Can acıtmadan…




Bu öyle bir hafifliktir ki, yürekli bir bakışın tüm sırlarını anlatan küçük bir kuştan öğrenilecek onca güzelliği söyletir… Rahatlatarak…




Bu öyle bir hafifliktir ki, tenimizin üzerine konan bir sinekten bile, yaşama dair epeyce bir nasihat verebilecek kadar derinlikleri anlatır… Doğaya aşık ederek…




Bu öyle bir hafifliktir ki, küçük bir kuşun kanatlarının kıpırtısını derinlerden yaşayarak, yaşama büyük bir rüzgarla savrulmasını getirir. Her yürekliye…




Bu öyle bir hafifliktir ki, küçük bir kuşun yaşamdan kaçışını değil, uzaktan yüreklice bakabilmenin tadını verir. Her kuş görene…




Bu öyle bir hafifliktir ki, bir kuşun gözlerinden bile, yaşamı yine yaşamın içinden bir bakışla sakince anlayabilmeyi getirir. Her bakışta…




Bu öyle bir hafifliktir ki, küçük bir kuşun gözleriyle görebildiği tüm yürekleri sevebilmeyi anlatır. Kendi yüreğinin dışındaki yürekleri de görerek…




Bu öyle bir hafifliktir ki, yaşama yukarıdan ama kapsayıcı bir olgunlukla katılabilmeyi sağlar. Her yüreksize inat… 




Küçük bir kuşun gözlerinde yaşamı görebilmenin tadını alanlar bir daha mutsuz olmazlar. Küçük bir kuştan öğrendikleri yaşama bakışı hiç unutmazlar. Çünkü mutluluğu tadanlar bir daha mutsuzluğa meyil etmezler. Nasıl etsinler ki?




Yaşamın tüm genişliklerini küçük bir kuşun gözleri kıvamıyla görebilenler, tüm yaşamı keşfedebildiklerinden, yürekleri onca güzelliğin içinde ışıl ışıldır. Başka nasıl olsun ki?




Küçük bir kuşun gözlerini bile görebilenler yaşamı görebildiklerinden, her şeyin farkındadırlar. Bu fark etme durumunda, yüreklice ortaya çıkabildikleri an yüreksizleri de çağırırlar. Ama yüreklerini, küçük bir kuşun gözlerinin içine hapsedemeyecek kadar tanımayanlar, yüreklerinin ışıltısına da engel olurlar. Sahipsiz bırakırlar. Bir başına yaşamasını isterler. Oysaki, tüm yürekler birbirine hasret gözlerle, kaçmadan, beklemeyi bilerek yaşamayı özlerler. Bu yaşama şeklini ararlar, bulduklarında mutlu da olurlar. Nasıl olmasınlar ki?




Sevgi denilen, küçük bir kuşun gözlerinde bulunan mıdır? O gözlerdeki ışıltıyı görebilmek midir? Işıltının arkasından bakabilmek midir? Başka olabilir mi?




Yaşamda küçük bir kuşun gözlerine hiç bakmayanların çoğunluğunu azaltmanın yolları… Bakabilene…

14 Nisan 2012 Cumartesi

Engel Nerede?


Bedende, görüntüde, elde, ayakta, dilde, kulakta… Ne fark eder ki. Engellilik, yaşama ilişkin kendimizden kaynaklanan bir farklılıktır sonuçta. Bu farklılık öyle bir şeydir ki, neredeyse tüm ilişkilerimizi etkiler. Komşumuzla, arkadaşımızla, eşimizle, annemizle… Sürekli birilerinden yardım almak zorunluluğu ilişkilerin de seyrini değiştirir.

Oysa ki, her insan, bir başına yaşayabilmek, istediği anda iletişime girebilmek ister. Yani kendisini, küçük evreninde kendisi istediği gibi var etmek ister. İstediği algıları yaşantısına sokabilmek, istediği değerleri yaşayabilmek… Ancak, yaşama ilişkin sınırlanma durumu 'kendisinden' kaynaklandığında bunu yaşayabilmesi zorlaşır.

Yaşamaya dönük sınırlılıklar ise, tüm ilişkilerinde öndedir. Ellerini kullanamayan bir birey, başkalarının ellerini az da olsa desteğinde görmek durumunda kalır. Yürek acısa da… Bu, her birey için sıkıntılı bir durumu anlatır.

Kimse kimseye bağımlı yaşamaktan mutlu olmaz. Bu durum mutluluk vermez her şeyden önce. Ancak, bu sıkıntılı durum, ellerini kullanamayana ‘el verenlerce’ daha da zorlaşabilir. Bunu yaşamak zorunda kalmanın acısı öyle büyük olur ki.

Özellikle yaşamı daha iyi yaşamaya yönelik hakların talebinde yaşanan yürek acısı daha da büyür. Kırılgan yürekler daha da kırılır, zorlanır. Farklı yaşamak zorunda kalmaya kader denir de, buna kader denir mi? Denmez elbette.

Bu durumunda başlıktaki sorumuza tekrar dönelim: Engel nerede?

Yaşama bakışımızdaki kısıtlılıklar asıl engeli yaratır. Var olan engelle zaten zor olan bir yaşamı daha da zorlaştırır. Bunu yüreklerin anlaması, kabullenmesi zordur.

Engelle doğulabilir, engelli olunabilir ama engel çıkaran bir yaşamda var olmak kolay değildir. Bu zorluğa rağmen yaşamaya çalışmak, üretebilmek ise kendi başına ayrı bir zorluktur. Ama aşılabilir. Daha dimdik durdukça, yaşama daha doğru adımlarla atıldıkça, üretebildikçe…


Yürekleri kendinde olan tüm engellilere selam olsun

Reyhan Şengün Gazel

24 Mart 2012 Cumartesi

Gülümseyin Gülümseyelim

Anlık açılan gözlerdeki gülümsemenin yine anlık olarak ortadan kaybolması yürekleri yorsa da, akılların devreye girmesi ile yorgunluk yine anlık kaybolur. Her şeyin anlık yaşandığı yaşantıdaki anlık iniş çıkışların değersizliği yine söyletiyor.

Derinlerdeki ayrıntıların, yüzeydeki hüznü anlık çıkarması durumunda ortaya çıkan bu değersizlik halinin çözülmesi yine anlık olarak mümkün mü? Cevap?

“Mümkün olup olmama” ile yola çıkarsak yine başa döneceğimizden ilerlemek için yöneldiğimiz kapının açılması belki de en doğrusudur. Kim var orada?

Kimse olmaz tabii. Yüreğimizin içinde bizden başka kimse olmaz. Derinlerdeki ayrıntının yüzeydeki hüznünü de yine kendimiz kendi yüreğimizden çıkartacağımıza göre seslenmenin anlamı var mı?

Ses yok! Ben varım. Sen! Tek bir yürek. Bir başına, yalnız, kendi halinde, derinleri kendi derinleri olan “yaratılmış”.

“Yaratılmış tek bir yürek”teki derinliği bulabilenlerle yola devam edeceğimize göre, insanın önce kendi yüreğine yönelmesini istememiz mümkün mü?


Her şeyden önce mümkün. Mümkünlük tek bir yürekle değil, her tek yürekle… Her birimiz, ben, sen, o… tekimiz, tek, bir…

Önce kendi yüreğimizin derinlerine uzaktan gülümsemekle yola çıktığımızdan, öteki yüreklerin içini bir tarafa bırakmanın zamanın geldi de geçti bile; Anlayabilenlere…


Uzaktan gülümsemenin bir sonraki adımı olan yakından bakmaya geçmeden önce bir tarafa bıraktığımız ötekiler hala yerlerinde. Üzgünüm ki kıpırdayan yok!

Yakından baktığımız yüreğimizin içindekiler, birer birer aklımızla da kavrayabileceğimiz noktada yer edinebildiğinden, doğru yolda olduğumuzu görebilmek ne güzel!

Uzaktan gülümseme ve yakından bakmak arasında gidip gelen yöneliş ısınmaları, yerini yavaş da olsa ellerin devreye girmesi ile dokunmaya geçebilmeli. Yoksa tekrar başa…

Ellerin dokunduğu yüreklerin derinlerindekiler birer birer akılla kavranıyorken yaşanılan hüzünlü gülümseme “olgunca” yaşamdaki yerini alıyor!

Tüm “verilenler” iş başında. İşin başında. Yüreğin başında. Yüreğimizin. Kendi yüreğimizin.

Gülümsemenin kolay olduğunu düşünenlere söylenecek sözümüz var ama buradan değil sözlerin bütünü. Yaşamdan verilecek cevaplarla… Kolayca.

Reyhan Şengün Gazel

20 Şubat 2012 Pazartesi

YARIM YAŞAM



Evlerin arasındaki insanlar bazen figür olarak yüreklerimizde yerini bulduğunda, derinlerden figürleştirdiğimiz insanların gözlerini ararız. Buluruz da. Bir insandan öte, insanlar göz yığınları halinde etrafımızda gezerken, nereye gezdikleri değil, gezerken gözlerinin nereye baktığı daha çok ilgimizi çeker.

Yüreklerin gerçek yansımasını bulduğumuz gözler, böyle durumlarda ya tamamen kendisini dünyaya kapatarak kendi yüreğinin içeriden istediği şeyleri görmekte ya da sadece etrafa bakmaktadır göremeden. İkinci durumda yürek, kendisine hapsolmuş sessizce beklemektedir, belki de küskün…

Yaşamın içinde bizlere eski olmayan onca yaşantı varken, istediğimizi istediğimiz kadar, istediğimiz biçimde yaşayamamak yüreklerin en zorlandığı durumdur. Bir yakınımızı kaybettiğimizde, çevremizde bizim ağlamamamızın rahatsızlık verdiğini düşündüğümüzde, acımızı içimize gömerken yaşadığımız durum. Çok mutluyken sürekli gülümsememizden sıkıntı duyacaklara karşı, gülümsememizi içimize gömdüğümüz durum…

İçimize gömülmüş onca yaşantı, yaşanmamışlık varken, yüreklerimiz kendisini bize yetecek kadar ifade edemezken, gözler ne yapsın? Bir oraya bir buraya sadece bakar, çaresizce… Ya da kendisine dönüp, kendisini başka dünyaların içinde yaşar, sessizce…

Yüreklere soramadan yaşamamızın gözlerdeki karşılığı, figürleştirdiğimiz insanlarda kendisini daha net göstermez mi? Yaşamı daha iyi anlayabilmek için… Yaşama tam katılabilmemiz için… Böyle bir derdimiz varsa, böyle bir derdin varlığından yüreğimiz haberdarsa…

Gökyüzünün altında her şey eski… Yürekler eski, gözlerdeki bakış şekli eski… Tek yeni olan, bizim bunu ne kadar derinlikte anlayabileceğimiz… Böyle bir durumu dert edineceğimiz… Ne kadar dert edineceğimiz…

Tüm bu çabalar “insan” da “insan”ı bulma çabasıdır, bilene… Kendimizi bulma çabasıdır düşünene… Koca evrendeki yerimizi aramamızdır, görebilene… Varlık nedenimizin ortaya çıkışına vesiledir, anlayabilene… Tüm bunları gözlerde bulabilmek ayrı bir çabadır, derinlerden bakabilene…

Yarım kalmış her şeyin acısı büyüktür. Yüreğimizin istediği kadar ağlayamamak, yüreğimizin arzuladığı kadar yaşamdan tat alamamak, yüreğimizin arzuladığı kadar gülememek… Sevgimizi gösterememek, doğaya, insanlara… Yaşama… Yarım yaşamı yaşamak zorunda kalmak yorucudur, önce yüreklerde sonra gözlerde yorgunluk olması da bundandır. Evlerin arasında yürürken gözlerin ya sadece etrafını görmesi ya da sadece yüreğin derinlerden göstermek istediğini görmesi bu yüzdendir.

Yarım yaşamlara diğer yarının tamamlanması dileklerimle… İstediğiniz her neyse…

Reyhan Şengün

11 Şubat 2012 Cumartesi

Gülümseyin! Gülümseyelim!





Anlık açılan gözlerdeki gülümsemenin yine anlık olarak ortadan kaybolması yürekleri yorsa da, akılların devreye girmesi ile yorgunluk yine anlık kaybolur. Her şeyin anlık yaşandığı yaşantıdaki anlık iniş çıkışların değersizliği yine söyletiyor.

Derinlerdeki ayrıntıların, yüzeydeki hüznü anlık çıkarması durumunda ortaya çıkan bu değersizlik halinin çözülmesi yine anlık olarak mümkün mü? Cevap?

“Mümkün olup olmama” ile yola çıkarsak yine başa döneceğimizden ilerlemek için yöneldiğimiz kapının açılması belki de en doğrusudur. Kim var orada?

Kimse olmaz tabii. Yüreğimizin içinde bizden başka kimse olmaz. Derinlerdeki ayrıntının yüzeydeki hüznünü de yine kendimiz kendi yüreğimizden çıkartacağımıza göre seslenmenin anlamı var mı?

Ses yok! Ben varım. Sen! Tek bir yürek. Bir başına, yalnız, kendi halinde, derinleri kendi derinleri olan “yaratılmış”.

“Yaratılmış tek bir yürek”teki derinliği bulabilenlerle yola devam edeceğimize göre, insanın önce kendi yüreğine yönelmesini istememiz mümkün mü?


Her şeyden önce mümkün. Mümkünlük tek bir yürekle değil, her tek yürekle… Her birimiz, ben, sen, o… tekimiz, tek, bir…

Önce kendi yüreğimizin derinlerine uzaktan gülümsemekle yola çıktığımızdan, öteki yüreklerin içini bir tarafa bırakmanın zamanın geldi de geçti bile; Anlayabilenlere…


Uzaktan gülümsemenin bir sonraki adımı olan yakından bakmaya geçmeden önce bir tarafa bıraktığımız ötekiler hala yerlerinde. Üzgünüm ki kıpırdayan yok!

Yakından baktığımız yüreğimizin içindekiler, birer birer aklımızla da kavrayabileceğimiz noktada yer edinebildiğinden, doğru yolda olduğumuzu görebilmek ne güzel!

Uzaktan gülümseme ve yakından bakmak arasında gidip gelen yöneliş ısınmaları, yerini yavaş da olsa ellerin devreye girmesi ile dokunmaya geçebilmeli. Yoksa tekrar başa…

Ellerin dokunduğu yüreklerin derinlerindekiler birer birer akılla kavranıyorken yaşanılan hüzünlü gülümseme “olgunca” yaşamdaki yerini alıyor!

Tüm “verilenler” iş başında. İşin başında. Yüreğin başında. Yüreğimizin. Kendi yüreğimizin.

Gülümsemenin kolay olduğunu düşünenlere söylenecek sözümüz var ama buradan değil sözlerin bütünü. Yaşamdan verilecek cevaplarla… Kolayca.

5 Şubat 2012 Pazar

Yürek Gülümsetir


Gülümseten ayrıntıların çokluğu karşısında dik duruşumuzu her zaman koruyamıyoruz. Gülüyoruz. Gülüp geçiyoruz. Gülmeden geçmiyoruz. Geçenlere de gülümsüyoruz.

Gülümseme dolu günlerin azlığı yorsa da, yaşamın derin yüzeyselliği hüzünlü gülümseme şeklinde yerini alıyor. Nasıl almasın ki?

Her an yeni bir ayrıntı, hüzünle karışık, gülümseme ile barışık olarak yerini alırken bilsek de bilmesek de yerleştiriyoruz… Görüntümüze…

Görüntümüzde olanı çoğu zaman fark etmediğimizden, yaşamın hüzünlü ayrıntılarının gülümseme şeklinde yansıdığını bilenler için canlı bir örnek de oluşturuyoruz.

Aslında güldüğümüzü düşünürken, gülmediğimizi görebilenlerle yolumuza devam ederken, yüreğimizdeki hüznü, gülümseme ile karışık yaşama kattığımızı derinlerde bilsek de yüzeydekilerin anlama ihtimali zayıflatıyor direncimizi.

Hüznümüzü gülümsemeye hapsetmediğimizden, derinlerdeki hüzünsüz gülümsemeye doğru yönelmemiz an meselesi sanki…

Yöneldiğimiz evimizin kapısı değil elbetti… Çalan telefonumuz hiç değil… Sanki daha derinlerde bir yerde…

Bu yöneliş yüreğe yöneliştir; Anlayana…

Başkasından öte daha yakında olan kendimize yöneliştir.

Başkalarının yürekleriyle kendi yüreğini var etmeye çalışan, hatta bunu yaratılışa ters büyük bir bağımlılıkla yapanlar için ulaşılması en uzak mesafededir… Yürek/Yürekleri…

Kendi yüreğini başkasının yüreğinden uzak görüp kendinden ötelere yönelenlere söyleyecek sözümüz: Kapıya yönelin. Yöneldiğiniz kapıyı açın. Korkmadan açın. Görebiliyor musunuz? Önce kendi yüreğinizi görün. Hatta korkmayın ellerinizi açın ve avucunuzun içine alın…

Hüzünlü gülümsemenin çıktığı yere yönelenler, derinlerdeki hüznü yakından görebilenlerdir. Görebildikleri hüznü gülümseme ile karıştırarak yaşama karışabilenlerdir.

İşte o zaman yürek gülümsetir… Gerçek yürek gülümser. Yansıması hüzünlü gülümseme şeklinde yerini bulur, ne de iyi olur; Olgunca.

Reyhan Gazel

18 Ocak 2012 Çarşamba

Sevgi Dedikleri




Bir kuşun gözleriyle yaşamı görmenin güzelliğini bilenler, yaşamın insanı darda bırakacak güçte olmadığının da farkına varırlar. Geçmişin, boşa geçmişliğinin de üzüntüsüyle, yaşama karşı nasıl durulacağını bilmenin, geç de olsa yaşama katılışını keyifle izleyerek…

Sevgi dediğimiz şey, belki de yaşama küçük bir kuşun gözleriyle görebilmenin hafifletilmiş tadını almaktır.

Bu öyle bir hafifliktir ki, yaşamın olanca ağırlığı karşısında küçük bir kuş yüreğiyle ama her şeyin üzerinde…

Bu öyle bir hafifliktir ki, küçük bir kuşa belki de imrenerek, onun gibi usulca yanaşarak, aniden kaçışı da anlatır, sıkça yapamayacağımız bir güzellikte…

Bu öyle bir hafifliktir ki, her şeye rağmen dimdik durabilmeyi, yüreğin içine koyduğu küçük ama derin bir hissi de yaşatarak…

Bu öyle bir hafifliktir ki, en ağır eşyayı bile kaldırırken, tüm ağırlığın yüreğin dışına verilmesini anlatır… Can acıtmadan…

Bu öyle bir hafifliktir ki, yürekli bir bakışın tüm sırlarını anlatan küçük bir kuştan öğrenilecek onca güzelliği söyletir… Rahatlatarak…

Bu öyle bir hafifliktir ki, tenimizin üzerine konan bir sinekten bile, yaşama dair epeyce bir nasihat verebilecek kadar derinlikleri anlatır… Doğaya aşık ederek…

Bu öyle bir hafifliktir ki, küçük bir kuşun kanatlarının kıpırtısını derinlerden yaşayarak, yaşama büyük bir rüzgarla savrulmasını getirir. Her yürekliye…

Bu öyle bir hafifliktir ki, küçük bir kuşun yaşamdan kaçışını değil, uzaktan yüreklice bakabilmenin tadını verir. Her kuş görene…

Bu öyle bir hafifliktir ki, bir kuşun gözlerinden bile, yaşamı yine yaşamın içinden bir bakışla sakince anlayabilmeyi getirir. Her bakışta…

Bu öyle bir hafifliktir ki, küçük bir kuşun gözleriyle görebildiği tüm yürekleri sevebilmeyi anlatır. Kendi yüreğinin dışındaki yürekleri de görerek…

Bu öyle bir hafifliktir ki, yaşama yukarıdan ama kapsayıcı bir olgunlukla katılabilmeyi sağlar. Her yüreksize inat…

Küçük bir kuşun gözlerinde yaşamı görebilmenin tadını alanlar bir daha mutsuz olmazlar. Küçük bir kuştan öğrendikleri yaşama bakışı hiç unutmazlar. Çünkü mutluluğu tadanlar bir daha mutsuzluğa meyil etmezler. Nasıl etsinler ki?

Yaşamın tüm genişliklerini küçük bir kuşun gözleri kıvamıyla görebilenler, tüm yaşamı keşfedebildiklerinden, yürekleri onca güzelliğin içinde ışıl ışıldır. Başka nasıl olsun ki?

Küçük bir kuşun gözlerini bile görebilenler yaşamı görebildiklerinden, her şeyin farkındadırlar. Bu fark etme durumunda, yüreklice ortaya çıkabildikleri an yüreksizleri de çağırırlar. Ama yüreklerini, küçük bir kuşun gözlerinin içine hapsedemeyecek kadar tanımayanlar, yüreklerinin ışıltısına da engel olurlar. Sahipsiz bırakırlar. Bir başına yaşamasını isterler. Oysaki, tüm yürekler birbirine hasret gözlerle, kaçmadan, beklemeyi bilerek yaşamayı özlerler. Bu yaşama şeklini ararlar, bulduklarında mutlu da olurlar. Nasıl olmasınlar ki?

Sevgi denilen, küçük bir kuşun gözlerinde bulunan mıdır? O gözlerdeki ışıltıyı görebilmek midir? Işıltının arkasından bakabilmek midir? Başka olabilir mi?

Yaşamda küçük bir kuşun gözlerine hiç bakmayanların çoğunluğunu azaltmanın yolları… Bakabilene…
Reyhan Gazel

     ANLAMAYANLARA NOTLAR   Biliyorum. Kimsenin kimseyi duymayı beceremediğini biliyorum. Niye, bilmiyorum. Bilmek bile istemediğimden...