10 Şubat 2011 Perşembe

Ötekiler Dedikleri

Birkaç gündür oğlum ciddi sıkıntılar yaşıyor ve yaşatıyor. Derdini tam anlatamadığından, tepkilerini çözmek zorunda kalmak kaçınamayacağımız bir gerçek. Çözüyorum şifreleri, ard ardına yerleştirdiğimizde zor olmuyor. Ellerini daha sert ısırıyor, okula giderken üzerini giymemek için direniyor, sürekli birilerini kızdırmak istiyor…

Sıkıntısı var. Üstelik tepki verdiği arkadaşları…Onları çok seviyor ama yanlarına gitmek istemiyor. Neden acaba? Bir çocuk arkadaşlarını hem sevip hem yanlarında olmak istemiyorsa burada ciddi bir iletişim sorunu vardır. Bunu anlayabilmek zor değil.

Anlayabilmek zor olmasa da sorunu çözebilmek kolay değil. Bir çocuğun, bir başka çocukla iletişim şeklini değiştirebilmek kolay değil. Sorun değişmeyince yaşamda yaşanan bu sıkıntı, yaş büyüdükçe daha büyür. Bir süre sonra hiç çözülemez. Ağaç yaşken eğilir…

Yaşamın içinde birbirinden oldukça farklı insanları her zaman rahatlıkla görürüz. Konuşamayan, kilosunda normal dışı durum bulunan, bedeni herkes gibi olmayan…Biz bu insanlara “engelli” der geçeriz. Bizden uzak olsun da, söylemlerini de yanlarında yüreklerimizden geçirerek. Duygunun “engeli” olmayacağını düşünmeden, tıpkı yaşın olmadığı gibi. Duygu her yaşta, her şartta aynı izleri bırakır yüreklerde…

İstenmemek, kabul görmemek kolay baş edilir bir duygu değildir herkes için. Sürekli istenmemek ise görünmeyen engelleri ortaya çıkarır; bilene. Var olan engelin yanında üstelik. Tüm engelliler ve ailelerinin gerçekte yaşadığı gibi. Bir başka engelle de mücadele etmek zorunda kalmak kolay baş edilir değildir.

Ötekiler deyip bir kenara bıraktığımız “insanların”, bırakılan kenarda neler yaşadığını düşünmemek öncelikle “ insan” olmaya ihanettir. Evde konuşacak kimsesi olmadığı için ağlayan yavrularımla konuştuğumda, yaşanan ihaneti daha net görmek, yine de onlar için sevgi beklemek çok mu anlamsız?

Dışarıda “ötekileştirilmiş” gençlerin içinde bulunduğu sıkıntılı ruhsal durumları her an gördüğümden, yürekten üzülürüm. Yalnızlıklarını bile yaşamın kendisi diye düşünen gencecik bedenleri… Bir insan merhabasında kabaran yüreklerini yanlarında görmenin, o an aldıkları hazzı onlarla yaşayabilmenin bir sonraki adımını bildiğimden, içim daha büyük acı duyar. Vazife galibi olarak hayır yapmanın sonucunda rahat rahat evlerine dönmeleri gördüğümden... Ne vazifesi? Yaşam bu kadar mı basit, tek düze? Hep aynı insanlarla…

Merak etmeyin oğlumun sorununu çözebilirim. Yanındayız, hep… Ama her “öteki” çocuk bu kadar şanslı mı? Mücadele etmeyen, edemeyen ailelerinin yanında, arkadaşlarından sürekli uzakta kalabilmek o küçük yüreklerde nasıl yansır bilir misiniz? Ya da düşünebilir misiniz? Düşünmek bile istemeyenler için sözüm, düşünün!… Düşünün ki birilerini de düşündürün. Küçük yavruların, genç bedenlerin “ötekileştirilmesine” izin vermeyin. Onları sokaklarda görebilirseniz tabii ki. Onlar evlerinde, herkesten uzakta… Ama yürekleri hepimizle… Bekliyorlar.

Reyhan Gazel

9 Şubat 2011 Çarşamba

Sevgi Dedikleri

Bir kuşun gözleriyle yaşamı görmenin güzelliğini bilenler, yaşamın insanı darda bırakacak güçte olmadığının da farkına varırlar. Geçmişin, boşa geçmişliğinin de üzüntüsüyle, yaşama karşı nasıl durulacağını bilmenin, geç de olsa yaşama katılışını keyifle izleyerek…

Sevgi dediğimiz şey, belki de yaşamı küçük bir kuşun gözleriyle görebilmenin hafifletilmiş tadını almaktır.

Bu öyle bir hafifliktir ki, yaşamın olanca ağırlığı karşısında küçük bir kuş yüreğiyle ama her şeyin üzerinde…

Bu öyle bir hafifliktir ki, küçük bir kuşa belki de imrenerek, onun gibi usulca yanaşarak, aniden kaçışı da anlatır, sıkça yapamayacağımız bir güzellikte…

Bu öyle bir hafifliktir ki, her şeye rağmen dimdik durabilmeyi, yüreğin içine koyduğu küçük ama derin bir hissi de yaşatarak…

Bu öyle bir hafifliktir ki, en ağır eşyayı bile kaldırırken, tüm ağırlığın yüreğin dışına verilmesini anlatır… Can acıtmadan…

Bu öyle bir hafifliktir ki, yürekli bir bakışın tüm sırlarını anlatan küçük bir kuştan öğrenilecek onca güzelliği söyletir… Rahatlatarak…

Bu öyle bir hafifliktir ki, tenimizin üzerine konan bir sinekten bile, yaşama dair epeyce bir nasihat verebilecek kadar derinlikleri anlatır… Doğaya âşık ederek…

Bu öyle bir hafifliktir ki, küçük bir kuşun kanatlarının kıpırtısını derinlerden yaşayarak, yaşama büyük bir rüzgârla savrulmasını getirir. Her yürekliye…

Bu öyle bir hafifliktir ki, küçük bir kuşun yaşamdan kaçışını değil, uzaktan yüreklice bakabilmenin tadını verir. Her kuş görene…

Bu öyle bir hafifliktir ki, bir kuşun gözlerinden bile, yaşamı yine yaşamın içinden bir bakışla sakince anlayabilmeyi getirir. Her bakışta…

Bu öyle bir hafifliktir ki, küçük bir kuşun gözleriyle görebildiği tüm yürekleri sevebilmeyi anlatır. Kendi yüreğinin dışındaki yürekleri de görerek…

Bu öyle bir hafifliktir ki, yaşama yukarıdan ama kapsayıcı bir olgunlukla katılabilmeyi sağlar. Her yüreksize inat…

Küçük bir kuşun gözlerinde yaşamı görebilmenin tadını alanlar bir daha mutsuz olmazlar. Küçük bir kuştan öğrendikleri yaşama bakışı hiç unutmazlar. Çünkü mutluluğu tadanlar bir daha mutsuzluğa meyil etmezler. Nasıl etsinler ki?

Yaşamın tüm genişliklerini küçük bir kuşun gözleri kıvamıyla görebilenler, tüm yaşamı keşfedebildiklerinden, yürekleri onca güzelliğin içinde ışıl ışıldır. Başka nasıl olsun ki?

Küçük bir kuşun gözlerini bile görebilenler yaşamı görebildiklerinden, her şeyin farkındadırlar. Bu fark etme durumunda, yüreklice ortaya çıkabildikleri an yüreksizleri de çağırırlar. Ama yüreklerini, küçük bir kuşun gözlerinin içine hapsedemeyecek kadar tanımayanlar, yüreklerinin ışıltısına da engel olurlar. Sahipsiz bırakırlar. Bir başına yaşamasını isterler. Oysaki tüm yürekler birbirine hasret gözlerle, kaçmadan, beklemeyi bilerek yaşamayı özlerler. Bu yaşama şeklini ararlar, bulduklarında mutlu da olurlar. Nasıl olmasınlar ki?

Sevgi denilen, küçük bir kuşun gözlerinde bulunan mıdır? O gözlerdeki ışıltıyı görebilmek midir? Işıltının arkasından bakabilmek midir? Başka olabilir mi?

Yaşamda küçük bir kuşun gözlerine hiç bakmayanların çoğunluğunu azaltmanın yolları… Bakabilene…

Reyhan Gazel

17 Ocak 2011 Pazartesi

Sevgi Yüreğimde

Kaldırım şarkılarında bulurum hep yaşamı. Kaldırımın kenarında elinde müzik aletiyle, gözlerini kapatıp, kimseleri düşünmeden bir şeyler mırıldananlara imrenirim. Herkes kendi talaşındayken O, kendini buluyor, kendi içine dönüyor, kendini mutlu ediyor, üzerine de para kazanıyor. Daha ne olsun? O kişilerde farklı bir tat vardır; bilene… Ama bu işi sadece para kazanma sevgisiyle yapıyorsa onu bu yazının konusu yapmam. Yapamam. Derdim para değil.

Böyle insanlara o kadar az rastlanır ki. En son bir kaldırımda bir elinde saz bir elinde çayı olan birisinin gördüğümde bana yaşattığı sevgi için teşekkür bile edemedim. O kadar yürekten okuyordu ki, araya giremedim. Sonra yanaşınca gözlerinin görmediğini anladığımda, içim daha bir ezildi. Çünkü karşımda, kimselere kendisini acındırmadan, yüreğiyle yaşamaya çalışan, bir de üzerine para kazanan birisi vardı. Şarkı söylerken mutluluğu o kadar belliydi ki. Para verilmesi bile umurunda değildi. Sadece geçinmek için bu yolu seçmiş olamazdı. Toplasanız kaç para kazanabilir ki. Soramadık tabii.

İnsanın en mutlu olduğu an, yüreklice ortaya çıktığı an olduğundan, böyle yapılan işlerde sevginin olmaması mümkün olmaz. Mutluluğu sevme, insanlara yüreğini göstererek sevinme, sevindikten sonra mutlu olma, sevinmeyi sevme, kendisinin yapabildiğiyle görünme, yapabildiği işleri iyi yapabildiğini bilme, bunu sevme, sevdiğini sevme… Kısır döngü gibi görünse de, aslında gerçek bir akıl yürütme karşımızda. Neyi niye, yaptığını bilerek sevme… Sevdiğini bilerek bir iş yapma, bunun karşılığında sevilmeyi hak etme, sevildikten sonra sevildiğine sevinme, sevmeye sevme, sevgiye yüreklice ulaşabilme… Tüm bunların yaşamdaki karşılığı büyüktür; düşünebilene…

Sevgilerin yaşamda net karşılıkları olsa da, bulundukları yer, insanın kendi içindedir. Görünmeyen ama hissedilen, görünmekten daha çok katkı yapabilen bir yerde; yürektedir. Yürekte olmayan bir sevginin gerçek sevgi olmayacağını bilerek, yüreğine kuş misali özgürlük vererek sevgiyi bildirme, sevildiğini bildirme, bunları akıl süzgecinden geçirebilme… Ne güzeldir böyle yaşamak. Böyle yaşayabilmek…

Yürekten olmayan tüm işlerin yaşamda doğrudan görülememesi, sonuçlarının alınamaması, alındığı düşünülse bile, yaşamın diğer durumlarına olumlu transfer yapılamaması zor olsa gerek. Böyle yaşayabilmek hiç kolay olmasa gerek. Bilmem. Bilenleri tanımadığımdan…

Yüreklerde yaşanan gerçek sevgilerin, yüreklerin içinde oldukça yer kaplayan akıl süzgecinden rahatça geçebilmesinin istenmesi de bundandır. Belki de az olduğundan… Kim bilir?

Reyhan Gazel

Serin Bir Yudum

Havanın sıcaklığı yüreğimizin en derinlerinde bile hissedilirken, tüm organlarımız sıcaktan hararet yaparken, serin bir suyun kıymetini ne azaltabilir? Hiçbir şey. Soğuk değil, serin bir su… Tüm organları kendine getiren, hafifleten, yüreğimizi sade kıvama dönüştüren serin bir yudum…

Soğukluk ile serinlik arasındaki fark, yüreklilik ile yüreksizlik arasındaki fark gibidir; bilene… Soğutan değil, serinleten bir yaşam özleminin içimizde her an bulunduğunu bilerek, bulunması gerektiğini anlayarak, bulunmasını derinlerden isteyerek, hep bunu özleyerek yaşamak gibi.

Sıcaktan bunalan yürekler için kıymeti tarifsiz olan serin bir yudum, tüm yaşamı güzelliklere götürürken, beraberinde koca endamıyla tüm insanları da götürür. Bu endam, serin bir yudumun kıymetini bilenler, yürekten isteyenler için o kadar küçülür ki. Serinleten bir yudumla yaşamanın güzel olduğunu bilenlerdir bu insanlar. Bu koca endamlar…

Koca endamların içinde serin bir yudum ile küçücük kalan tüm insanlar, ellerindeki tüm koca işleri serin bir yudumla daha rahat bitirebileceklerini bilirler. Bilirler bilmesine de, serin bir yudum karşısında küçük kalmayı da pek istemezler. Öyle anlarda, kendilerini koca bir endam olarak tekrar yaşama ulaştırırlar. Ne de büyük bir hata yaparlar. Yanılgıyı anladıkları anda, ya iş işten geçmiştir ya da koca koca yaşamaya alışmışlardır. Ne yapsınlar? Yanılgıyı anlayanlar için, küçücük kalmak sonraları zor gelmez. Gelemez. Nasıl gelsin ki?

Yanılgıyı anlamayanlar için yaşam hep zordur, zor olacaktır, zorluk artacaktır. Nasıl kolay olsun ki? Serin bir yudumun kıymetini bilemeden, nasıl mutlu olunsun ki? Serin bir yuduma yenilmek yakışır mı? Yakışmaz diyenler, başka yazıya lütfen…

Sevgi koca yaşamın içinde serin bir yudum gibi baş köşemizde dururken, bunu küçümseyenlere sitemim var. Nasıl olmasın ki? Koca yaşamın tek yenildiği, küçüldüğü serin bir yudumu anlamayanların mutlu olma şansı var mı? Serin bir yudum karşısında, kendince dimdik duranların ayaklarının ağrımama şansı var mı? Olabilir mi? Serinleten yudumlamayı alamayanların organları bir süre sonra birbiri ile yakınlaşmaz mı? Bu yakınlaşmada, birbirlerinin işlevlerini yok etmezler mi? Evrene karşı durulur mu?

Ne kadar koca bir endam ile yaşarsak yaşayalım, bir yudum sevgi ile küçülmez miyiz? Bu küçülme, yüreğin küçülmesi olmazken, kendimizi yaşamda doğru yere koymak, kendimizde doğru olanı yaşayabilmek, olmaz mı? Her insanın serin bir yuduma ihtiyacı olmaz mı? Ne kadar koca olursa olsun, yaşam ne kadar koca olursa olsun…

Serin bir yuduma ihtiyaç duyulmaz mı? Duyulmazsa nasıl yaşanır, duyulursa, nasıl yaşanmaz? Bilinir mi? Bilinir elbette. Yaşamın içinde, sokaklarda, cinayet bürolarında, okullarda, evlerde, hastanelerde, yollarda, postanelerde, pastahanelerde, kafelerde, plajda, yerde, gökte…….. Her yerde, yaşamın olduğu her anda, her saniyede… Daha ne deyim?

Reyhan Gazel

Sevgi Dedikleri

Bir kuşun gözleriyle yaşamı görmenin güzelliğini bilenler, yaşamın insanı darda bırakacak güçte olmadığının da farkına varırlar. Geçmişin, boşa geçmişliğinin de üzüntüsüyle, yaşama karşı nasıl durulacağını bilmenin, geç de olsa yaşama katılışını keyifle izleyerek…

Sevgi dediğimiz şey, belki de yaşama küçük bir kuşun gözleriyle görebilmenin hafifletilmiş tadını almaktır.

Bu öyle bir hafifliktir ki, yaşamın olanca ağırlığı karşısında küçük bir kuş yüreğiyle ama her şeyin üzerinde…

Bu öyle bir hafifliktir ki, küçük bir kuşa belki de imrenerek, onun gibi usulca yanaşarak, aniden kaçışı da anlatır, sıkça yapamayacağımız bir güzellikte…

Bu öyle bir hafifliktir ki, her şeye rağmen dimdik durabilmeyi, yüreğin içine koyduğu küçük ama derin bir hissi de yaşatarak…

Bu öyle bir hafifliktir ki, en ağır eşyayı bile kaldırırken, tüm ağırlığın yüreğin dışına verilmesini anlatır… Can acıtmadan…

Bu öyle bir hafifliktir ki, yürekli bir bakışın tüm sırlarını anlatan küçük bir kuştan öğrenilecek onca güzelliği söyletir… Rahatlatarak…

Bu öyle bir hafifliktir ki, tenimizin üzerine konan bir sinekten bile, yaşama dair epeyce bir nasihat verebilecek kadar derinlikleri anlatır… Doğaya aşık ederek…

Bu öyle bir hafifliktir ki, küçük bir kuşun kanatlarının kıpırtısını derinlerden yaşayarak, yaşama büyük bir rüzgarla savrulmasını getirir. Her yürekliye…

Bu öyle bir hafifliktir ki, küçük bir kuşun yaşamdan kaçışını değil, uzaktan yüreklice bakabilmenin tadını verir. Her kuş görene…

Bu öyle bir hafifliktir ki, bir kuşun gözlerinden bile, yaşamı yine yaşamın içinden bir bakışla sakince anlayabilmeyi getirir. Her bakışta…

Bu öyle bir hafifliktir ki, küçük bir kuşun gözleriyle görebildiği tüm yürekleri sevebilmeyi anlatır. Kendi yüreğinin dışındaki yürekleri de görerek…

Bu öyle bir hafifliktir ki, yaşama yukarıdan ama kapsayıcı bir olgunlukla katılabilmeyi sağlar. Her yüreksize inat…

Küçük bir kuşun gözlerinde yaşamı görebilmenin tadını alanlar bir daha mutsuz olmazlar. Küçük bir kuştan öğrendikleri yaşama bakışı hiç unutmazlar. Çünkü mutluluğu tadanlar bir daha mutsuzluğa meyil etmezler. Nasıl etsinler ki?

Yaşamın tüm genişliklerini küçük bir kuşun gözleri kıvamıyla görebilenler, tüm yaşamı keşfedebildiklerinden, yürekleri onca güzelliğin içinde ışıl ışıldır. Başka nasıl olsun ki?

Küçük bir kuşun gözlerini bile görebilenler yaşamı görebildiklerinden, her şeyin farkındadırlar. Bu fark etme durumunda, yüreklice ortaya çıkabildikleri an yüreksizleri de çağırırlar. Ama yüreklerini, küçük bir kuşun gözlerinin içine hapsedemeyecek kadar tanımayanlar, yüreklerinin ışıltısına da engel olurlar. Sahipsiz bırakırlar. Bir başına yaşamasını isterler. Oysa ki, tüm yürekler birbirine hasret gözlerle, kaçmadan, beklemeyi bilerek yaşamayı özlerler. Bu yaşama şeklini ararlar, bulduklarında mutlu da olurlar. Nasıl olmasınlar ki?

Sevgi denilen, küçük bir kuşun gözlerinde bulunan mıdır? O gözlerdeki ışıltıyı görebilmek midir? Işıltının arkasından bakabilmek midir? Başka olabilir mi?

Yaşamda küçük bir kuşun gözlerine hiç bakmayanların çoğunluğunu azaltmanın yolları… Bakabilene…

Reyhan Gazel

12 Ocak 2011 Çarşamba

İKİ BEDENDE TEK RUH

Yüreklerin solduğu akşamı her akşam yaşayan anneleriz biz. Eşimin değimiyle “geceleri için için ağlayan anneler”

Tek başına kaldıklarında çoraplarını giyemeyen, suyunu içemeyen, karnını doyuramayan, kızgın yürekler karşısında durgun, yorgun, yürekli, içten, masum, günahsız çocukların anneleriyiz biz.

Bu çocuklar bir anda yaşamlarımıza girdiklerinde yaşamın acımasız yönünü henüz keşfetmemiştik. Geçmişte gördüğümüz acımasızlıkların basit kaldığı anları bu kadar kolay ve sık yaşayacağımızı da bilemezdik. Bilmediklerimizi yaşamak zorunda kalacağımızı hiç bilemezdik.

Bildik, öğrendik, gördük. Yaralandık, hüzünlendik, savrulduk, çoştuk, ağladık, güldük ama çocuklarımızın çoraplarını giydirirken muhtaç kalmışlıklarını yüreklerinde gördüğümüzde sadece için için ağladık. Açıktan bile ağlayamadık.

Biz günahları olmayan, olamayan insanların anneleriyiz. Günahın ne olduğunu bile anlatamayan anneleriz. Nasıl anlatalım ki?

Kötü insanların varlığını hiç anlatamadık. Anlatamayız da. Nasıl anlatalım ki?

Kötülüğü yaşadıklarında o anlık anlayan, içine dönen ve sadece gözyaşı döken çocuklara kötülüğü kavramsal olarak anlatmamız mümkün mü? Sadece o anki kötülüğü bilirler ve yaşama yine kendi baktıkları gibi bakmaya yani “kötü” olmadan bakmaya devam ederler. Bunu en iyi bizler biliriz.

Bizim çocuklarımız sadece iyi olanı iyi olduğu anda yani mutlu oldukları anda anlarlar. İyiliğin ne olduğunu bilmezler. İyi, bazen bir gülümseme, bazen hediye çikolata, bazen de sırt sıvazlamadır. Hemen mutlu olurlar. Hep o mutlu oldukları anı yaşamak isterler. İyiliği kavramsal olarak anlatamayız. Nasıl anlatalım ki?

Anı yaşarlar, anlık mutluluk ya da hüzün yaşarlar. Hiçbir yaşanmışlığın kavramsal devamlılığı yoktur. Anlık mutlu, anlık mutsuz. Küçük şeylerle mutlu, küçük şeylerle mutsuz…

Duyguları geçicidir. Ama bazen saplantı yaptıkları olur bizim çocuklarımızın. Bir insan üst üste 2 kere kötü ya da iyi olursa yani onların değimiyle mutlu eder ya da mutsuz ederse bunu hep saplantı halinde sayıklarlar. O insanların bulunduğu ortama girmek ya da girmemek isterler. Gece bile yapılanı sayıklayacak kadar saplanırlar. İyi kişinin adını, kötü kişinin adını hiç unutmazlar.

Yaşam hep uç noktalarda yaşanır. Ya iyi ya da kötüdür insan. Günlük yaşamın durağanlığı yoktur. Dinlenme yoktur. Hep hareket vardır. Yürüyemese de gözleriyle hareketlilik yaşarlar.

Onlar aslında birer masum yavrudur. Korumaya muhtaç, yaşamı bildiğimiz gibi yaşayamayan çocuklardır. Kaç yaşında olurlarla olsun anneleri için değişmez bir masumlukları vardır. Anneleri de masumu korumaya kendini adamış birer savaşçı. Yaşamın içinde, her şeyin ortasında korumacı bir savaşçı.

Reyhan Gazel

5 Ocak 2011 Çarşamba

Siz Hiç 24 Saatinizi Bir Özürlüyle Geçirdiniz mi?

Daha dün gibi kulağımda. 3 özürlü çocuğu olan bir anne dönemin Milli Eğitim Bakanına seslendi: “Siz hiç 24 saatinizi bir özürlüyle geçirdiniz mi? Biz her an onlarla birlikteyiz.” Tarih 19 Aralık 2002. SERÇEV ‘in kuruluş günü. 9 anneyle amatör ama bilinçli bir yaklaşım. Serebral Palsili Çocuklar Derneği.

Bugün Dernek büyüdü. Tanındı. Okul, oyun parkı yaptırdı. Daha bir çok büyük projenin içinde yer aldı. Dernek kurucularının her biri farklı iş alanlarında çalışmaya devam ederken bir taraftan da topluma Cerebral Palsy’i anlatmaya devam etti. Ama ilk gün 3 özürlü çocuğu olan annenin dönemin bakanına söylediği söz hiç unutulmadı. SİZ HİÇ 24 SAATİNİZİ BİR ÖZÜRLÜYLE GEÇİRDİNİZ Mİ? Dernekte kimler yoktu ki? Devlet sanatçıları, öğretmenler, iş adamları, gazeteciler… Tüm meslek gruplarının önemli şahsiyetleri bu annenin cümlesini hep, her yerde hatırlattı.

Bu annemizin sözü aslında devletin özürlülük politikasını belirlemek üzere söylenmişti. O dönemin bakanına söylerken aslında tüm dünyaya haykırılmıştı. Özürlüye rağmen özürlü için hayır…

Şimdi bu satırları okuyan herkes aşağıdaki sorulara cevap vermeli. Veremeyenler ise bir özürlüye ya da yakınına sormalı.

- Sokakta yürümeye çalışan ortopedik özürlü bir insan karşıdan gelen bir insanın bacaklarına bakışından nasıl etkilenir?
- Tekerlekli sandalyede yolda ilerlemeye çalışan özürlü bir delikanlı karşısından geçen güzel bir kızın kendisine hiç bakmadan geçmesi sonucunda hangi duyguları yaşar?
- Konuşamayan bir genç kız beğendiği bir erkeğe aşkını nasıl ifade eder?
- Zihinsel özürlü bir çocuğun annesi çocuğunun atipik hareketlerinden nasıl etkilenir?
- “Zavallı bir özürlü” ifadesi tüm özürlülerin yüreğinde nasıl bir yara açar?
- Ortopedik özürlü bir insan tek başınayken evinde tuvaletini nasıl yapabilir?
- Spastik bir gencin yanında “açlığını biliyor mu” şeklindeki bir ifade nasıl bir yıkım yaratır?
- Özürlü bir çocuğun annesi komşusu oğlunu askere gönderirken hangi duyguları yaşar?
- Özrüne rağmen yaşam başarısı gösterip üniversite eğitimini zor şartlarda bitiren bir genç iş başvurusu için gittiğinde “ sakat kadromuz dolu” ifadesi ile neler yaşar?
- Özürlü bir baba çocuklarına özrünü anlatırken hangi duygu içindedir?
- Özürlü bir genç kız evlenirken düğün salonunda istenmeyen bakışlarla nasıl baş edebilir?
- Özürlü bir çocuk karı koca ilişkisini nasıl etkiler?
- “Özürlülerin psikoloji bozuk olur”Yaklaşımı ne kadar doğrudur?
- Özürlü çocuğun annesi iş yerinden çocuğu için izin alırken söylenen olumsuz sözlerle nasıl baş edebilir?
- Âşık bir özürlü gencin sevdiği kız başkasıyla evlendirilirken hangi duyguları yaşar?
- Özürlü çocuğunu bırakacak yeri olmadığı için çalışamayan bir anne evinde her sabah neler yaşar?
- Özürlü çocuğunu rehabilitasyona götürmek için sürekli izin almak durumunda olan bir baba amirlerinin kötü sözleriyle nasıl baş edebilir?
- Zihinsel özürlü bir genç “ ne zaman evleneceğim” sözünü her söylediğinde annesi neler yaşar?
- Spastik bir genç postüründeki bozukluktam dolayı bir alışveriş merkezinde kendisinden korkanlara karşı ne demelidir?
- İşitme özürlü bir baba çocuklarını duymadığında neler yaşar?
- Görme özürlü bir kadın beğendiği erkeğin tipini hayalinde nasıl canlandırır?
- İki özürlü insanın evliliğine toplum nasıl bakar?
- Sadece kafası sıvazlanan özürlüler her kafa sıvazlama olayında hangi duyguyu yaşar?
- Sakat ifadesi tüm özürlülerin iç dünyasına nasıl yansır?
- Apartmanda özürlü bir insanın yaşadığını bile bile rampa yaptırmayanlara karşı o apartmandaki insan ne tür hisler besler?
- Annesi sürekli göz yaşı döken bir özürlü çocuk iç dünyasında neler yaşar?
- Babası ölen bir özürlü çocuk kime sığınır?
- Hor görülen bir özürlü çocuk güldüğünde aslında gerçekten gülüyor mudur?
- İbadet etmek isteyen özürlü birey camiye bile giremediğinde hangi duygu içindedir?
- Ortopedik özürlü bir anne çocuklarına yemek yapamadığında neler hisseder?
- Kardeşi özürlü olan bir abla neler yaşar?
- Spastik bir genç evlenebilir mi? Evlenirse neler yaşar?
- Bir özürlü birey vatandaş olarak oy kullanma hakkı engellendiğinde neler yaşar?
- Cebinde kuruşu olmayan bir özürlü genç canı çikolata almak istediğinde, alamadığında neler yaşar?
- Özürlü çocuk babalarının, eşlerine bakışları nasıldır?
- Herkesin özürlüler hakkında konuşma hakkı varken özürlülerin dinlenmemesi nelere yol açar?
- Görme özürlü bir insanın zihinsel özrünün de olduğu düşünülünce iç dünyası bu durumdan nasıl etkilenir?
- Özürlü bir gence bakmak zorunda olan bir kardeşi neler yaşar?
- Özürlü bir insan tuvaletini altına yaptığında kızanlara karşı hangi duyguları besler?
- Arkadaşı evlenen bir ortopedik özürlü genç neler yaşar?
- Zihinsel özürlü bir genç kızın ailesi hangi duygular içindedir?
- Özürlüler cinsel ihtiyaçlarını nasıl giderir?
- Tacize maruz kalan zihinsel özürlü genç kız bunun farkına varabilir mi? Karnı şiştiğinde bunu annesi, babası nasıl karşılar?
- Zihinsel özürlü kızların fırsatçı erkeklerden neler çektiklerini biliyor musunuz?
- Ortopedik özürlü bir genç kızın tacize uğradığında kaçamaması hangi duyguları yaşatır?
- Ağır özürlü bir insanın ailesi evine misafiri kolay kolay kabul edebilir mi?
- Hem parasızlık hem özürlülük nasıl bir sonuç doğurur?
- Özürlü insanların masraflarının fazlalığını kaç kişi biliyor?
- Fazla masrafların nerelere ait olduğunu özürlülerin dışında kaç kişi biliyor?
- Özürlü bir gencin arkadaş sayısı ne kadardır?
- Apartmanınızda hiç özürlü var mı?
- Akrabalarınızda hiç özürlü var mı?
- Birden fazla özürlü çocuğu olan ailelerin durumu nasıldır?
- Özürlü çocuğu olan bir tiyatrocu sanat çalışmalarını hangi ruh haletiyle sürdürür?
- Özürlü bir çocuk istenmediğinde hangi duyguları yaşar?
- Okula gidemeyen bir özürlü çocuk evde neler yaşar?
- Cihaz alamadığı için çocuğu yürüyemeyen bir baba neler yaşar?
- Kaliteli cihaz alamadığında neler yaşar?
- Köyde bir özürlüye ne derler?
- Özürlüleri yok sayanlara ne derler?
- Peygamber Efendimizin özürlülere bakışı nasıldır?
- ….
- …………………………
- …………………….
- ……………………………
- ………………….
- …………………………………………………………………..
- ………………………………………
- ……………….


24 saat vazsam bitmez. Bu konuda o kadar çok soru var ki aklımda! Bu soruların cevaplarını verebilmek için eğitimli olmaya, üniversite okumaya, zengin olmaya… Gerek yok. Sadece bir özürlüyle 24 saat geçirmek yeterlidir.

Şimdi tekrar soruyorum: SİZ HİÇ 24 SAATİNİZİ BİR ÖZÜRLÜYLE GEÇİRDİNİZ Mİ?

Reyhan Gazel

     ANLAMAYANLARA NOTLAR   Biliyorum. Kimsenin kimseyi duymayı beceremediğini biliyorum. Niye, bilmiyorum. Bilmek bile istemediğimden...