2 Ocak 2008 Çarşamba

Ölecek Zaman Yok!




ÖLECEK ZAMAN YOK!


Yeni yüzyılın “insan” manzaralarını anlamaya çalışırken, yaşamın içinde beynimizin hatta yüreğimizin en ücra köşesinde yer alan bir ifademizdir; ölecek zaman yok! Hatırlamak bile istemediğimiz bir gerçeğin yaşamımızda duruşunu, bulunuşunu anlatan zamansızlıktan geçiştirilen bir ifade. Benim için de çalışma arkadaşım Şevki Işıklı’dan aldığım bir ifade…

Yıllar önce, çoğu bayandan beklenmeyen derinlikte olan bir bayan arkadaşımla yaşama dair sohbet ederken, ölümü gündemimize almıştık. Ölüme, üstten bir bakış vererek konu edinmiştik. Ölüm kavramının beynimizdeki, yüreğimizdeki yansımasını şu ifadelerde bulmuştuk:

“ Ölüm, ertelenen istekleri, gereksiz koşturmacayı, gerçekleşmemiş beklentileri, yaşam içindeki tüm arzularımızın bir anda yokluğunu, kaybedilmiş umutları…anlatıyor. Mezarlıklar ise, yaşanmamış tüm güzelliklerin, anlamsız sıkıntıların, gereksiz mutsuzlukların gömüldüğü yerleri…üstelik dünya üzerinde sayılamayacak kadar çok olan…”

Bir “insan” ın yok olmasını anlatan ölüm, arkadaşımla sohbette yerini yok olan geleceğe, yaşarken gereksiz üzüntülerle geçen zamana bırakmıştı. Yaşama dair beklentilerin hiç bitmediğini bildiğimizden de devamında, “ölecek zaman yok!” şeklinde yerini bulmuştu. Yaşamda bitmeyecek gibi gelen zamanın bitişini anlatan “ölüm”, yok olmaktan öte, yüreklerin yaşarken de yok olabildiğini, yok sayılabildiğini, ertelenen isteklerle yorulduğunu, sızladığını anlatmıştı.

Aradan geçen yıllar, çok değişiklikleri getirse de ölümle ilgili yüreğimdeki yansımaları değiştiremedi. Halen mezarlıklarda gömülü olanların, bedenler olmadığını düşünürüm. Yaşarken yüreklere gömülenlerin olduğunu bildiğimden…Yürekte gömülü olanların içten içe bedenleri sardığını düşündüğümden…Hatta yaşarken büyük telaş içinde, ardımızda bıraktığımız olanca beklentiyi gerçekleştirememenin sıkıntısının ağırlığını anlayabildiğimden…

Öyle ki koşturmacanın, telaşın içinde, ölümü sadece bedenlerin yok olması diye geçiştirirken, yüreğimizin yaşayıp yaşamadığını düşünmeyen bizler, ölmeye bile zamanımızın olmadığını rahatlıkla ifade ederiz. Çünkü yaşarken, yaşamın içinde en büyük gerçek olan ölüm, yaşantılara giremeyecek kadar zamansız bulunur. Özetle o kadar zamanımız dardır ki, “ölecek zaman yoktur! Sanki yüreklerimiz gerçekten yaşıyormuş gibi, üstelik yaşarken…

Bir gün gelir, yüzleşiriz gerçekle. Yakınımızı toprağa verirken, kendimizin ani büyük hastalıklarında, bir cenaze töreninde…O an zaman durur, düşünürüz. Ne yapıyorum? gerçekten yaşıyor muyum?, yüreğim ne durumda?, ölmem için uygun zaman değil, daha evimin taksitleri bitmedi….Tabii…Sonra , ya sonra… tekrar koşmaya devam…Nereye koştuğumuzu, ne için koştuğumuzu düşünmeden… Yine yüreğimizin istediklerini yapabileceklerimizi yapmadan… Bir sonraki cenaze törenine kadar böyle sürer.

Yüreklerin düşünülmediği yaşamların, gerçek yaşamayı anlatmadığını bildiğimden bu kadar rahatım. Bu yüzden diyorum ki; “ ölüm, ertelenen istekleri, gereksiz koşturmacayı, gerçekleşmemiş beklentileri, yaşam içindeki tüm arzularımızın bir anda yokluğunu, kaybedilmiş umutları…anlatıyor.” Yaşamın içinde gerçekleşebilecekken, ertelenmiş, gerçekleşememiş her şeye sımsıkı sarılmamızın gerekliliği de bundandır. Gerçekten “ölebilmek” için…

Öldüğümüzde “ zamanı yoktu ölmek için yine de öldü” denmemesi, “öldü ama yaşamın içinde hala var“ denmesi için.

Benden bu kadar! Yine de herkese Allah’tan uzun ömürler dilerim. Yaşarken “ölmüş” olmamanızı da isteyerek…

Reyhan Gazel

30 Aralık 2007 Pazar

Öyle Ağırım ki...











ÖYLE AĞIRIM Kİ…


Yüreklerin konuştuğu bir mikrokozmosu yaşamaya çalışınca, yorulmamak ne mümkün…Dillere inanmayan bir yaşamda var olmaya çalışırken, yaşamın ağır gelmemesi ne zor…Yaşamda kendini oluşturmaya çalışırken, değerlerimizi inandığımız gibi yaşayamamak, ne anlamsız…

Yüreklerin konuştuğu, dillerin anlamını yitirdiği, değerlerin bildiğimiz gibi yaşanmadığı bir yaşam ne ağır…

Böyle ruh haletinde mutlu olabilmek ne kolay…Mutluluğun derinlerden geldiğini bilenlere… Ağırlığı yaşayabilmenin bile mutluluk verdiğini düşünenlere…Mutlu olabilmeyi önce kendinde başarabilenlere…

Kendi yüreklerimizi konuşturduğumuzda, dillerin anlamını yitirmesinin güzelliğini gördüğümüzde, ağırlığın yüreklerimizi olgunlaştırdığını yaşadığımızda… Mutluluk kendiliğinden gelir önce yüreğimize, sonra yüzümüze…

Yüzümüzdeki mutluluk kıpırtısı, göz altlarımızdaki torbaları, yılların ağırlığını görünmez kıldığında, herkese sunduğumuz mutluluk çoşkusu sarar tüm yürekleri, ağırlığıyla birlikte.

Ağırlığın mutlulukla ardı ardına gelmesine şaşırmayın. Ağırlığın, olgunlukla eş duruşuna bakarak şaşırmayın. Olgunluğun yaşamda her küçük şeyde, mutluluk bulacak bir amaç edinmesi hiç şaşırtmasın. Olgunca, ağır bakılan yaşamda derinlerin her zaman işe yaradığını bilerek şaşırmayın.

Yaşamda, yaşadıklarının göz altlarını çökerttiği insanların gözleri, bir başka güler. Daha derinlere güler, yüzlerden öte. Kendimizi daha iyi hissettirecek bir gülümseme. Rahatlıkla kendimizi anlatacağımız güzel bir yüreğin yansıması gibi…

Ağladıkça rahatlayan gözlerin yüreklere verdiği ağırlıkla, yüreklerin kendini bulması, evrendeki yerini, evrendeki algılanışını… her şey bir başka görünür. Hiçbir şeyin anlamsızlığını hissetmeden, yaşamın içindeyse… acı veriyorsa…Acılara karşı durabilmenin huzuru ile…

“Öyle ağırım ki” sözünün mutluluk çağrıştırdığını yaşadığımdan, ağırlaşan insana daha dikkat kesilmenin, tüm yürekleri olgunlaştırdığına inanmam bundan. Belki kendimden bir parça… bilemem.

Öyle ağırım ki… öyle ağırsın ki… öyle ağır ki… ağırlar… Ağır hissedenlere hafifletici sözler…Mutluluk da yanında hediye…

Reyhan Gazel

26 Aralık 2007 Çarşamba

"Ötekileştirdiğimiz" İnsanlar



"ÖTEKİLEŞTİRDİĞİMİZ" İNSANLAR


Birkaç gündür oğlum ciddi sıkıntılar yaşıyor ve yaşatıyor. Derdini tam anlatamadığından, tepkilerini çözmek zorunda kalmak kaçınamayacağımız bir gerçek. Çözüyorum şifreleri, ard ardına yerleştirdiğimizde zor olmuyor. Ellerini daha sert ısırıyor, okula giderken üzerini giymemek için direniyor, sürekli birilerini kızdırmak istiyor…

Sıkıntısı var. Üstelik tepki verdiği arkadaşları…Onları çok seviyor ama yanlarına gitmek istemiyor. Neden acaba? Bir çocuk arkadaşlarını hem sevip hem yanlarında olmak istemiyorsa burada ciddi bir iletişim sorunu vardır. Bunu anlayabilmek zor değil.

Anlayabilmek zor olmasa da sorunu çözebilmek kolay değil. Bir çocuğun, bir başka çocukla iletişim şeklini değiştirebilmek kolay değil. Sorun değişmeyince yaşamda yaşanan bu sıkıntı, yaş büyüdükçe daha büyür. Bir süre sonra hiç çözülemez. Ağaç yaşken eğilir…

Yaşamın içinde birbirinden oldukça farklı insanları her zaman rahatlıkla görürüz. Konuşamayan, kilosunda normal dışı durum bulunan, bedeni herkes gibi olmayan…Biz bu insanlara “engelli” der geçeriz. Bizden uzak olsun da, söylemlerini de yanlarında yüreklerimizden geçirerek. Duygunun “engeli” olmayacağını düşünmeden, tıpkı yaşın olmadığı gibi. Duygu her yaşta, her şartta aynı izleri bırakır yüreklerde…

İstenmemek, kabul görmemek kolay baş edilir bir duygu değildir herkes için. Sürekli istenmemek ise görünmeyen engelleri ortaya çıkarır, bilene. Var olan engelin yanında üstelik. Tüm engelliler ve ailelerinin gerçekte yaşadığı gibi. Bir başka engelle de mücadele etmek zorunda kalmak kolay baş edilir değildir.

Ötekiler deyip bir kenara bıraktığımız “insanların” , bırakılan kenarda neler yaşadığını düşünmemek öncelikle “ insan” olmaya ihanettir. Evde konuşacak kimsesi olmadığı için ağlayan yavrularımla konuştuğumda , yaşanan ihaneti daha net görmek, yine de onlar için sevgi beklemek çok mu anlamsız?

Dışarıda “ötekileştirilmiş” gençlerin içinde bulunduğu sıkıntılı ruhsal durumları her an gördüğümden, yürekten üzülürüm. Yalnızlıklarını bile yaşamın kendisi diye düşünen gencecik bedenleri… Bir insan merhabasında kabaran yüreklerini yanlarında görmenin, o an aldıkları hazzı onlarla yaşayabilmenin bir sonraki adımını bildiğimden, içim daha büyük acı duyar. Vazife galibi olarak hayır yapmanın sonucunda rahat rahat evlerine dönmeleri gördüğümden... Ne vazifesi? Yaşam bu kadar mı basit, tek düze? Hep aynı insanlarla…

Merak etmeyin oğlumun sorununu çözebilirim. Yanındayız, hep… Ama her “öteki” çocuk bu kadar şanslı mı? Mücadele etmeyen, edemeyen ailelerinin yanında, arkadaşlarından sürekli uzakta kalabilmek o küçük yüreklerde nasıl yansır bilir misiniz? Ya da düşünebilir misiniz? Düşünmek bile istemeyenler için sözüm, düşünün!… Düşünün ki birilerini de düşündürün. Küçük yavruların, genç bedenlerin “ötekileştirilmesine” izin vermeyin. Onları sokaklarda görebilirseniz tabii ki. Onlar evlerinde, herkesten uzakta…Ama yürekleri hepimizle…Bekliyorlar.

Reyhan Gazel

Bu Dünyanın Dışından



BU DÜNYANIN DIŞINDAN


Yaşamı derinlerden, derin gibi durmayan bir bakışla baktığımdan, bazen herkes “yabancı” olur. Benim dünyama, mikrokozmosuma, baktığım yere…Karar veremem. “Ben mi dünyalıyım, gördüklerimin tümü mü? “Birileri bu dünyanın dışında, ama hangi taraf?

Bu duyguyu zaman zaman herkesin, “insan” olduğu için yaşadığını bildiğimden rahatça söylerim, çekinmeden, garipsenecek diye düşünmeden…Yüreğimden aktığı gibi…

Ait olmama hissinin her insanı tükettiğini bilmek de kendime getirir. Tükenmemek, var olmaya, yaşayabilmeye devam edebilmek için. Toparlanırım beynimin desteği ile yüreğimi geriye atarak. Hep olduğu gibi yüreğime haksızlık yaparak.

Acıları sonuna kadar yaşayamamak insanı ne kadar tüketirse, yürekleri, yüreklerin istediği gibi yaşayamamak da aynı oranda tüketir. Bunu bilerek haksızlığa devam etmenin yürekteki yansımasını, bastırılmışlığını da yaşayarak, yaşatarak… Ne yazık ki.

Yüreklerin istediklerini yaşayamamak, yüreklere rağmen yaşama tutunmaya çalışmak da boğar, bunu da iyi bilirim. Ama ne yardan ne serden geçilir, bunu hepsinden çok bilirim. Her insan gibi…Bana ait olmayan bir düşünce ile…

Yürekler bir yere bakarken, beyinler başka yere bakabilir. İkisini orta yerde buluşturmanın ne kadar yorduğunu da herkes bilir, benim kadar. Ama belki de farkım; “söylerim.” Utanmadan, sıkılmadan, kimseleri düşünmeden… En azından bunu yapabilirim.

Bu dünyanın dışında bulunma hissi, bir film izlemeye benzer, bilene…Film izler gibi gerçeği gözlemek bazen keyifli de olur. İnsanlara karışmadan, yorum yapmadan, işin sonunu düşünmeden, karşımıza çıktığı kadarını görerek…

Ancak; düşünmeden yaşanan yaşama, yakın yaşamak zorunda olmak, yorar, üzer, kızdırır. Bunların tümü acıtır. Acıyan yer yürek olunca da acı hissi, şiddeti daha büyür. Bilene…

”İnsanların” yaşamda var olabilme isteklerini anlayamadığımda yaşadığım duygular bunlar. Anlayamadığımda, anlamayı bıraktığım anda da geçen duygular aynı zamanda. Her insan gibi. Bazen anlayamamanın, algılayamamayla eş olmadığını bildiğimden rahatça söylerim de. Bu duyguları yaşadığım anlarda, kendimi bu dünyanın dışında gördüğümden, o zaman yürek daha az acır.

Yine de yaşayabilmek, her şeye rağmen küçük evrenimizde mutlu olabilmek zor değildir. Biraz içeriden, biraz dışarıdan… Bu böyle gider, zaman aktıkça. Bir gün toprağa kavuşana dek…

Hangi dünyada okuyorsanız, keyifli anlar dilerim.

Reyhan Gazel

23 Aralık 2007 Pazar

Unutulanların Dışında Unuttuklarım



UNUTULANLARIN DIŞINDA UNUTTUKLARIM


Yazılarımı dikkatle takip ederek beni onurlandıran aydın bir abim, son yazılarımdaki ruhsal durumumu analiz etti. “Gittikçe içe kapandığını düşünüyorum.”

Haklı. Benimle ilgili dikkatine de sevinmedim değil. Yazabildikçe, daha içe dönük yazıların ortaya çıktığını fark etmiştim aslında. Her yazdığım yazıda biraz daha derinleşerek, aslında “yüreklerin ne kadar derin” olduğunu göstermeye çalıştığımın anlaşılması mutlu etti.

Ana temam “yürek” olunca, insanı “insan” yapanın “yüreği” olduğunu vurgulayınca, yazılardaki içe dönüş de temellenmiş oluyor aslında. Yüreğin derinliğini bildiğimden…Yaşamdaki her şeyin çıkışı olduğunu düşündüğümden…Asıl var olanın “yürek” olduğunu anladığımdan…

“Yüreklerin”, “yüreklere” katkısının sınırsızlığı da unutmamam gerekenlerden. “Yürekten”, “yüreğe” geçişi de unutmamam gerektiği gibi… “Yüreklerin” solduğunda yanındaki “yüreklerin” neler yaşadığını anlayabilmek zor değil. “Yürekli” bakışlar için…

Bir “yüreğin” neler yaşadığını anlayabilmek için o “yüreğin” yaşadıklarını yaşamak gerekiyor mu? “Yüreklice” bakıldığında her şey o kadar açık ki…

Engelli bir çocuk annesi olarak, askere oğlumun gidemeyeceğini bile bile bir asker annesinin acısını “yüreğimde” yaşamamam için “yüreksiz” olmam gerekiyor. Ama “yürekten” bakanlar hep “yüreklidir.” Yaşantısında olmadan da sıkıntıyı “yüreğinde” yaşayandır… Tıpkı, kızı evden kaçan bir anneyi gördüğümde “yürekten” ağlamam gibi.

Yazılarımdaki hedef kitlem “yüreklilerdir.” “Yüreğini” yaşatmayan yanımda da “yüreğim” de de, “ çevremde de olamaz. Olsa da “yüreğim” almaz. Yazılarımı sevenler de “yüreklilerdir” Kendi “yüreğini” sevmeyen, besleyemeyen başka “yürekleri” zaten sevemez, besleyemez.

Unutulanların dışında unuttuklarım mutlaka vardır. Herkesin unuttuklarının tümünü unutmasam da benim unuttuklarım olabilir. Yaşamın acı veren yüzünden kaçan “yüreklerin” unutmaları daha çok acı verse de…Unutmam, unutturmam…Kendi unuttuklarımı hatırlatana minnettar kalarak…

İnsan beyninde unutmaya çalışsa da “yürekleri” unutmaz. Ancak “yürekler” kaçamasa da beyinler kaçabilir. Bunu iyi bilirim. Hep gördüğümden iyi bilirim. Benden eğlenceli yazılar, yaşamın görünen taraflarını yazmamı isteyenleri sürekli gördüğümden bilirim. Oysa ki yaşam “yüreklerdedir.” Bunu daha iyi bilirim. “Yürekten” görmeyi bildiğimden daha iyi bilirim. Herkesi, her yaşantıyı, her sıkıntıyı, her acıyı…Gülen yaşamları da görürüm. Gülen yaşamların ardındaki hüznü görebildiğimden rahat ederim. Çünkü “yüreğimle” birlikteyim.

“Yürekler” git gide derinlere akıyor, akacak da. Daha ulaşamadığım nice derinlikler olduğunu anlayabildiğimden…Keşfedilecek çok “yürek” olabilme ihtimali bile içimi sarıyor, yazı yazma isteğiyle…İnsanı “insanda” tanıyabilmenin rahatlığıyla… Görüntünün ötelerinden…

Yürekleriyle görebilenlere derinliklerinin devamını dilerim.

Reyhan Gazel

22 Aralık 2007 Cumartesi

Yürek Ritmi






YÜREK RİTMİ

Yaşamda bir ileri bir geri, iki ileri bir geri, iki ileri, bir geri… giderken, inişte çıkışı, çıkışta inişi görürken, yüreğimiz aynı yerde kalır mı? Yaşananların karmaşıklığı yürekleri nasıl etkiler?

Beyin kadar yüzeysel yaşamayan yürekler, yaşananlardan aldıklarıyla kendisini ayakta tutmak için ne kadar çabalar? Yüzeyde yaşananları derinlerden gördüğünde ne kadar etkilenir? sorularının yüreklerin yaşadıklarını net açıklayamayacağı açıktır.

Sabahları yatağımızdan kalkarken, “ Günaydın güneş, günaydın yeşil ovalar…” şeklinde güne başlamanın günün getireceklerini etkileyebilme şansı var mı? Huzurlu bir sabahın gecesini, günün garip, kontrolümüz dışındaki yorgunluğuyla karşılamanın yüreklere etkisi de aynı oranda büyük olur. Bedenden önce yüreklerin yorgunluğunu bildiğimizden…

Bir anda hızlanan gündüz telaşını, sevdiğimiz bir arkadaşımızdan gelen huzur dolu bir mesajla duraklattığımızda, yürek de duraklamaz mı? Her şeyi bir kenara bırakarak…Tüm telaşı… Bir anda evimizden gelen ani üzüntü veren haberle yüreğimiz yeniden hararet yaşamaz mı? O anda çalan telefonumuzla karşımızdaki kişiyle sakince konuşmamız gerektiği, her yaşananı bir yana itmez mi? Ya yüreğimizi…

Evden çıkarken, güne ait yapmayı unuttuğumuz bir çalışmayı hatırladığımızda yüreğimiz de sıkışmaz mı? Yetiştiremeyeceğimiz bir çalışma karşısında sıkıntısını sıkışarak göstermez mi? 2 gün sonra gideceğimiz bir toplantıda yapmamız gereken konuşmanın metni de bir anda beynimizden indiğinde, bellekle yürek çarpışmaz mı?

Yolda sıkıntılı yürürken karşılaştığımız güler yüzlü bir komşumuzla iki laf etmenin rahatlığı tüm yüreğimizi sararken, yaşama bir an için de olsa “dur” dememizin yürekteki yansıması nasıl olur?

Yaşananların tümü birbirinden o kadar ayrı ki… Getirdikleri, götürdükleri, verdikleri, aldıklarımız…Beynimizle doğru yere koyabilsek bile yüreğimizde doğru yere koyamadıklarımız…Yüreğin çoğunlukla isyanını bildiğimden rahatım. Konuşurken yürekten yüreğe akan farklı mesajların ağırlığını yaşadığımdan çoğunlukla. Diller yalan söylese de yürekten akışların doğruyu söylediğini düşündüğümden…

Bedenlerimiz dinlense bile yüreklerimizin dinlenebilmesi için belki de ayrı bir çaba göstermemiz gerekiyor. Yorgun yüreklerle üretebilmenin zorluğunu yaşamamak, gerçekten dinlenebilmek için…Yaşama arada bir de olsa ara vererek, yürekleri bir kuşun kanatlarında uçurarak…Nereye giderse oraya gidebilmesini sağlayarak…

Ritimle yaşarken, sürekli farklılıklarla baş etmeye çalışırken, yüreklerin unutulmaması dileğimle…

Reyhan Gazel

20 Aralık 2007 Perşembe

Paradigma Felci



PARADİGMA FELCİ...


“ Bence……..” diye başlayan sözler o “ben” e ait bakışı yansıtırken evrenin neresindedir? Cevap basit aslında: “ Kendi evrenin merkezinde.” Kendi evrenini tüm evren yerine koyanlar evrenin neresindedir? “bence dışında olması gerekir”

Şaka tabii ki. Kimseyi evrenin dışına çıkarmaya niyetim hiç olmadı. Kendi evrenini tüm evren zannedenler için de geçerli tabii ki bu düşüncem. Kızsam bile…

Yaşama kişisel bakışı anlatan paradigma, evreni ayraca almaktır aynı zamanda. Kendimizce bir ayraç…Kendi düşünce kalıbımıza giren her şeyi, düşünce kalıbımızdakileri, zihin haritamızı anlatır. Yani kendimize ait olan her şeyi. Yazılı olan, olmayan tüm kurallarımızı, kuralları nasıl anladığımızdan çıkardığımız sonuçları…

“Geçenlerde birisiyle tanıştım. Daha tanışır tanışmaz bana nerede oturduğumu sordu. Bu ne cüret! “
“ Ne var bunda, gayet normal, söyleseydin”
“ Nasıl kendine bu soruyu sordurtursun?”
“ Herkes her şeyi sorabilir, önemli olan senin cevabın”
“ Sorduysa ne olmuş, duyma, boş ver…”

Basit bir durum analizinde bile birbirinden oldukça farklı paradigmaları görebiliriz. Yukarıdaki yorumların da her birisi farklı zihin haritasına sahip “insan” larca söylenmiştir. Bu da normal…Yaşamın içinde herkes var…Her paradigma… Bu durum yaşamı daha güzelleştirmiyor mu?

Kesin doğru, gerçek tanımlarını kendimizce anlamaya, anlatmaya çalışırken, kendi düşünce biçimimizden büyük oranda yararlanırız. Sorun; kendimizce ait olan düşünce biçimlerini, herkesin yaşamına mal etmeye çalışmaktır. “Ben söyledim doğru bu” dememizdir.

Paradigma değişimi, paradigma felci, paradigma kayması…bu kavramların her biri, paradigmayı ayrıştırmaya, içeriğini ortaya koymaya çalışan anlayışların ürünüdür.

Bir paradigma, deneyimler ve başarısı kanıtlanmış süreçleri barındırabilir. Bu durum, bir paradigmanın her zaman başarılı olacağının da kanıtı değildir. Yeni bir paradigma, eskisini yanlışlayacak şekilde kalıpları yıkarak kendi kurallarını uyguladığında, eskisi için başarılı olabilecek bir zemin kalmaz.

Yaşamın değişimini kanıtlar gibi, paradigmaların değişebildiğini bildiğimden bu kadar rahatım. Paradigma değişimine direnenleri anlayamam, anlayamadım da. Her şey değişirken zihin haritalarının değişememesini anlamaktan da çok uzağım. Büyük firmaların bile sadece bu nedenle battığını yaşamın içinde yaşadığımdan...Kurumların, sivil toplum kuruluşlarının…

Paradigma felcine uğramamanız dileğimle…
Reyhan Gazel

     ANLAMAYANLARA NOTLAR   Biliyorum. Kimsenin kimseyi duymayı beceremediğini biliyorum. Niye, bilmiyorum. Bilmek bile istemediğimden...