Gökyüzünü düşünürken bir anda yeryüzünde helak olduk. Savrulduk, yılmadık, yine savrulduk, zaten yılamayız da.
Yıldığımızda elimizden kim tutar demeden ayakta kalmaya çalışmanın zorluğunu yaşadık.
Bu ne zordur bilir misiniz?
Gökyüzünü beklerken telaşa düştük. Yorulduk, yılmadık, yine yorulduk, zaten yılamayız da.
Yorulduğumuzda kim elimizden tutar bile diyemedik. Kimse yoksa el de yok, biliriz.
Bu ne zordur bilir misiniz?
Gökyüzünü düşlerken gökyüzünü göremez hale geldik. Yıkıldık, yılmadık, yine yıkıldık, zaten yılamayız da.
Yıkıldığımızda kimse kaldırmadı. Kaldıracak kimse olmaz, biliriz.
Bu ne zordur bilir misiniz?
Gökyüzünü istedik bir anda gökyüzü kayboldu. Sarsıldık, yine yılmadık, yine sarsıldık, zaten yılamayız da.
Sarsıldığımızda sıcak bir gülüş aradık. Kimse yoktu, olmasını istedik.
Bu ne zordur bilir misiniz?
Gökyüzünü beklemeyi bıraktık, istemeyi, düşlemeyi, beklemeyi… Her şeyi.
Çünkü bizim adımıza birileri düşlüyor, gözlüyor, bekliyor, istiyor… Bununla yetindik.
Arada birkaç iyi insanı bulduk, belki de aramayı unuttuğunuzdan birilerini kaçırdık. Biz bu yorgunlukla yaşarken hüzünlendik, üzüldük, dualarla ayakta kaldık. Tek dostumuz, tek çaremiz Allah’a sığındık. Bu sefer bulduk. Yıkılmayı durdurduk, düşlerimize geri döndük.
Aral Gazel adına annesi olarak yazdık.
Aral kim derseniz; Allah’ın bize en güzel emanetlerinden…
Tıpkı; Samet, Güz, Furkan, Tolga, Ecem, Ceyda, Ahmet, Ali, Ayşe… Sedat, Hasan, Asiye, Fatma, Harun, Mesut, Ayça, Tuğba, Hüsna, Metin, Kader, İrem, Sevda, Mahmut, Beril, Güliz, Betül, Hande, Yasemin, Selim,………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………Gürbüz, Hale, Yalçın, Damla, Büşra, Kemal, ……………………………………………………………..Çoşkun, Hüseyin,………………. Şeyma……………………………………………………………………
Reyhan Gazel
16 Aralık 2010 Perşembe
12 Aralık 2010 Pazar
Sevgi töreni
Bir an gelir yürek sesi bile duyulmaz olur. Kulakların duymaması bir tarafa, yürek, ‘yürek’ olduğunu unutur.
Törensel bir düzenekle kendinden çıkan yürek, kendisini bilemeden yaşamaya başlar. Bunu başaran, yürek dışında insana hükmeden bir yapının varlığını anlatır. Beyin, zekâ, akıl… Üçlemesi. Bu üçleme iş başına geçtiğinde olur olanlar. Yüreğe inat yaşananlar, yürekten sevgiyi söküp atarken, sevginin yerine hiç konmaması gereken üçlemeyi koyar.
Tören başlamıştır artık. Hep birlikte aynı şekilde, aynı çizgide, aynı işleyişte… Yaşandığı gibi, bilindiği gibi, istendiği gibi, kabul gördüğü gibi… Gibi, gibi…
Törensel düzenekte yaşanan sevgilerin sıklığı, üçlemenin gücünü anlatıyor gibi görünse de, aslında güçten öte, güçsüzlüğü çağrıştırır. Yürek karşısında işe yaramayacak kadar üstelik. Nasıl yarasın ki?
Gardını alarak bir başına sessizce kenarda tutulan yüreğe ne yapabilir üçleme? Sadece törenden öte… Tören bitince herkes kendi evinde, yüreğiyle baş başa kaldığında üçleme, dörtleme olsa kaç yazar? Üçlemenin hükmü, tören bitimine kadardır.
Yaşantıların içine girdikçe, törensel sevgilerin sıklığını ve istenirliğini gördükçe, sevginin yürekten olmadığı anların, birkaç tören boyu kadar hüküm sürebildiğini bilememek zor olsa gerek. Görülmediğine göre…
Bedeni eline alan üçleme, basit gibi görünen yürekten çıkan küçük bir bakışla devreye girerken, üçleme biter, gider… Nereye? Bize ne?
Yüreklerin sevgiye sahip çıkan kararlılığı, sessiz ve inceden bir çığlığa dönüşürken, üçleme olsa kaç yazar? Tören nasıl olsa bitecektir, hiç bitmeyen tören var mı ki?
Törensel bir düzenekle yaşamaya alışanların, bir gün gelip yüreklerine teslim olduklarında söyleyecek küçük de olsa bir sözün olmayışı da bundandır. Nasıl olsun ki?
Üçlemeyle başlayan sevgilerin sıradanlığı, sıklığıyla paralel gittiğinden, yürek öyle durumlarda ‘yürek’ olduğunu unutmasın da ne yapsın? Unutmasa, üzülecek, gerek var mı, şu kısa yaşamda? Bundan da bize ne? Bize ne mi? Evet bize ne?
Herkes kendi yaşamını yaşar, istediği gibi hem de. Üçleme, dörtleme, beşleme, altılama… Yüzbinmilyonlama… Balıklama… Hop diye. Bazen doğrudan direkleme… bize ne?
Doğruları bilene ne? Yüreklerini unutanların törenlerinden bize ne? Ama sıklıkla karşımıza çıktığından, bazen bize ne denmez. Her yerde, her an…
Birbirini seviyormuş gibi yapanlar, yaptığını sananlar, yapsa da beceremeyenler, ne yaparsa yapsın sevemeyenler… Üçleme, dörtleme, beşleme, balıklama… Canınız kaçlama istiyorsa… Törensiz yaşayamayanlar, törenlerde varlıklarını bulanlar, yüreklerini unutanlar… Tümünden bize ne? Gerçek sevgiyi bilenlere ne?
Gerçek sevginin yüreklerdeki ağırlığını ve gücünü bilenler, mutludur, her an mutludur. Tören olsun olmasın hem de. Yürekler törende olduğundan belki de.
Sayıyoruz; en çok üçleme yapanlar bir adım öne, yalan yok ama en az yapanlar yerinde… Aradakiler canı nereye isterse… Şimdi en öndekiler bir adım sağa, marş marş… Aradakiler ister sağa ister sola, geride kalanlar, yerinde kalmaya devam etsin. Tekrar en öndekiler sağdan devam etsin, gidebildikleri kadar. Aradakiler aynen ne yaparsa yapmaya devam etsin, geridekiler yine yerinde…
Geriye kalan bizdendir. Aradakilerden kalan sağlar da bizimdir. Vermeyiz.
Reyhan Gazel
Törensel bir düzenekle kendinden çıkan yürek, kendisini bilemeden yaşamaya başlar. Bunu başaran, yürek dışında insana hükmeden bir yapının varlığını anlatır. Beyin, zekâ, akıl… Üçlemesi. Bu üçleme iş başına geçtiğinde olur olanlar. Yüreğe inat yaşananlar, yürekten sevgiyi söküp atarken, sevginin yerine hiç konmaması gereken üçlemeyi koyar.
Tören başlamıştır artık. Hep birlikte aynı şekilde, aynı çizgide, aynı işleyişte… Yaşandığı gibi, bilindiği gibi, istendiği gibi, kabul gördüğü gibi… Gibi, gibi…
Törensel düzenekte yaşanan sevgilerin sıklığı, üçlemenin gücünü anlatıyor gibi görünse de, aslında güçten öte, güçsüzlüğü çağrıştırır. Yürek karşısında işe yaramayacak kadar üstelik. Nasıl yarasın ki?
Gardını alarak bir başına sessizce kenarda tutulan yüreğe ne yapabilir üçleme? Sadece törenden öte… Tören bitince herkes kendi evinde, yüreğiyle baş başa kaldığında üçleme, dörtleme olsa kaç yazar? Üçlemenin hükmü, tören bitimine kadardır.
Yaşantıların içine girdikçe, törensel sevgilerin sıklığını ve istenirliğini gördükçe, sevginin yürekten olmadığı anların, birkaç tören boyu kadar hüküm sürebildiğini bilememek zor olsa gerek. Görülmediğine göre…
Bedeni eline alan üçleme, basit gibi görünen yürekten çıkan küçük bir bakışla devreye girerken, üçleme biter, gider… Nereye? Bize ne?
Yüreklerin sevgiye sahip çıkan kararlılığı, sessiz ve inceden bir çığlığa dönüşürken, üçleme olsa kaç yazar? Tören nasıl olsa bitecektir, hiç bitmeyen tören var mı ki?
Törensel bir düzenekle yaşamaya alışanların, bir gün gelip yüreklerine teslim olduklarında söyleyecek küçük de olsa bir sözün olmayışı da bundandır. Nasıl olsun ki?
Üçlemeyle başlayan sevgilerin sıradanlığı, sıklığıyla paralel gittiğinden, yürek öyle durumlarda ‘yürek’ olduğunu unutmasın da ne yapsın? Unutmasa, üzülecek, gerek var mı, şu kısa yaşamda? Bundan da bize ne? Bize ne mi? Evet bize ne?
Herkes kendi yaşamını yaşar, istediği gibi hem de. Üçleme, dörtleme, beşleme, altılama… Yüzbinmilyonlama… Balıklama… Hop diye. Bazen doğrudan direkleme… bize ne?
Doğruları bilene ne? Yüreklerini unutanların törenlerinden bize ne? Ama sıklıkla karşımıza çıktığından, bazen bize ne denmez. Her yerde, her an…
Birbirini seviyormuş gibi yapanlar, yaptığını sananlar, yapsa da beceremeyenler, ne yaparsa yapsın sevemeyenler… Üçleme, dörtleme, beşleme, balıklama… Canınız kaçlama istiyorsa… Törensiz yaşayamayanlar, törenlerde varlıklarını bulanlar, yüreklerini unutanlar… Tümünden bize ne? Gerçek sevgiyi bilenlere ne?
Gerçek sevginin yüreklerdeki ağırlığını ve gücünü bilenler, mutludur, her an mutludur. Tören olsun olmasın hem de. Yürekler törende olduğundan belki de.
Sayıyoruz; en çok üçleme yapanlar bir adım öne, yalan yok ama en az yapanlar yerinde… Aradakiler canı nereye isterse… Şimdi en öndekiler bir adım sağa, marş marş… Aradakiler ister sağa ister sola, geride kalanlar, yerinde kalmaya devam etsin. Tekrar en öndekiler sağdan devam etsin, gidebildikleri kadar. Aradakiler aynen ne yaparsa yapmaya devam etsin, geridekiler yine yerinde…
Geriye kalan bizdendir. Aradakilerden kalan sağlar da bizimdir. Vermeyiz.
Reyhan Gazel
7 Kasım 2010 Pazar
İşaret Kuşlarım
Sevgiyle bakılan yaşamda, yürekli yaşanan yaşamda, yüreksizleri yok sayan anlayışta hep bir İŞARET KUŞUM devrededir.
Bu “İşaret Kuş”um bazen ağır aksak yürüyen bir gencecik delikanlı, bazen de konuşamayan güzel bir kız çocuğudur.
Kuşları oldum olası severim. Tüm yaşamın üzerinde “herkese selam” edercesine özgürlüğü anlatır bana. Bu özgür duruş hep cazip gelir. Nasıl gelmesin ki? Gökyüzünü yeryüzü yapan tüm duruşları içinde barındıran “İşaret Kuş” larım gibi… Yeryüzüne gökyüzünü indiren güzellerimdir tümü. Bana yaşama sevinci veren güzeller… Özgürce yaşamayı her an bekleyen umut gözleriyle bakarlar hep yüzüme. Bazıları bunu kolay başarırken bazıları ise hep zorlanırlar… Zorlansalar da karıncanın Kâbe’ye gitme hikâyesinde olduğu gibi özgürlük yolunca “ ölürüm” derler, herkese dedirtirler. Yavaş ama emin adımları herkese cazip gelir. Yeryüzünde gökyüzünü görebilen herkese…
“İşaret Kuş”larım, yaşamı bildikleri gibi yaşarlar. Bilmediklerini pek düşünmezler. Hatta çoğu zaman bilmek bile istemezler. Dönüp bakmazlar. İşareti gösterirken herkese, neyi gösterdiklerini görebilenlerle paylaşmaktan geri duramazlar.
Kuş gibi özgür, yaşamı güzellikleriyle herkese gösterme derdinde olan “İşaret Kuş” larımı hiç bilmeyenler de var. Görmeyenler, burunlarının dibinde bile olsalar anlayamayanlar… Yaşamında, yüreğinde “ İşaret Kuş”u olmayanlardır bu insanlar. Onlara ilişmeyin. Bırakın dursunlar kenarda.
Ama “işaret Kuş”u olmayanlar “işaret Kuş” larıyla ilgili fikir belirtiyorlarsa o zaman yandık. Zaten hep yanıyoruz. Allah “İşaret Kuş” larını korusun bu insanlardan.
“İşaret Kuş” unu görmeyenler…
Yaşamın içinde tüm güzellikleriyle herkese iyiliği, güzelliği, sevgiyi, dürüstlüğü, yalansız yaşamı, insanlığı, yürekliliği, temizliği, saflığı… anlatan “İşaret Kuş” larımı bugüne kadar görmeyenlere, görüp de görmek istemeyenlere, hep gördüğü halde kafasını çevirip işaret edemeyenlerle uğraşmalarına hatta kendisini işaret edici zannedenlere çok kızgınım. İlişmeyin demem bundan. Zamanı gelince herkese ilişiriz ama “İşaret Kuş” larım işaret ettiği zamandır o zaman. Bırakın dursunlar.
“İşaret Kuş”larını hep görenler…
Yaşamda kendisi olarak yaşamaya çalışan, yaşamaya çalışırken de herkese işaret edecekleri güzellikleri seçip çıkaran ve bu güzellikleri hep gören herkese gösteren “işaret Kuş” larımla her zaman birlikte olan insanlar da vardır. Bu insanlar gökyüzünü yeryüzüne indiren özgür bir yürekle yaşamayı seçmişlerdir. Bu seçim güzellerimin başarısıdır. Güzellerimi görenlerin seçimidir. Yeryüzünde gökyüzünü beklerden mutlu olmayı seçerken bir taraftan zorlukları da kabullenmişlerdir. Bu zorlukların mutlaka karşılığını alacaklarını bildiklerinden de rahatlardır her zaman.
“İşaret Kuş” larımı yok sayanlar
“İşaret Kuş” larımı yok sayanlar için yaşam boş ama hoştur. Geçici bir hoşluk… Hoşluk geçici olunca gelen boşluk da büyük olur. Bilene… Yeryüzünü, gökyüzüymüş gibi yaşayanlar gökyüzünü yeryüzüne indirmeye çalışmayanlardır aynı zamanda. Çünkü yok sayılan gökyüzünü hiç bilmezler. Varlığını, insana katkılarını, güzellikleri, derinlikleri… Yazık diyelim, onları da geçelim.
“Güzelin ettiği söz de güzel olur”
“İşaret Kuş” larım gökyüzünün güzelliklerini içinde barındırarak, güzeli en güzeli yeryüzüne indirirler. Hatta indirmekle kalmaz, gözümüze sokarlar ama gözü işarette olana…
“İşaret Kuş” larımı bilmeyenler, onların güzelliklerini de göremezler, görmeye çalışsalar da… Güzellik yürekle görülür, bunu bile bilmezler. Güzeli görüntüde arayanlara mutluluk gelir mi? İşaret edilebilir mi?
Hz. Peygamber Efendimiz daha güzele ulaşmak için yanında “İşaret Kuşu” bulundurmadı mı? “İşaret Kuş”larıyla kendilerini daha güvende ve iyi hissetmedi mi? Bunu bile göremezler, yok sayarlar… Yürekleri de yok sayarlar. Peygamber Efendimize inat üstelik. Yazık ki ne yazık böyle insanlara.
Özürlülerimiz, özel insanlarımız, güzel yavrularımıza müjde;
Bir gün “İşaret Kuş” unu herkes öğrenecek. Herkes işaret edileni görecek, herkes tüm yüreklere sahip çıkacak. Belki ömürler yetmeyecek ama… Yine de rahat olun.
NOT: İşaret Kuşu ifadesi güzel insan İlke Öztan’a aittir. Bir gün herkes İlke”yi tanıyacak. O zaman işaret kuşundan tam olarak ne kastettiğim daha iyi anlaşılacak. Biraz daha sabır.
Sevgiyle kalın
Reyhan Gazel
Bu “İşaret Kuş”um bazen ağır aksak yürüyen bir gencecik delikanlı, bazen de konuşamayan güzel bir kız çocuğudur.
Kuşları oldum olası severim. Tüm yaşamın üzerinde “herkese selam” edercesine özgürlüğü anlatır bana. Bu özgür duruş hep cazip gelir. Nasıl gelmesin ki? Gökyüzünü yeryüzü yapan tüm duruşları içinde barındıran “İşaret Kuş” larım gibi… Yeryüzüne gökyüzünü indiren güzellerimdir tümü. Bana yaşama sevinci veren güzeller… Özgürce yaşamayı her an bekleyen umut gözleriyle bakarlar hep yüzüme. Bazıları bunu kolay başarırken bazıları ise hep zorlanırlar… Zorlansalar da karıncanın Kâbe’ye gitme hikâyesinde olduğu gibi özgürlük yolunca “ ölürüm” derler, herkese dedirtirler. Yavaş ama emin adımları herkese cazip gelir. Yeryüzünde gökyüzünü görebilen herkese…
“İşaret Kuş”larım, yaşamı bildikleri gibi yaşarlar. Bilmediklerini pek düşünmezler. Hatta çoğu zaman bilmek bile istemezler. Dönüp bakmazlar. İşareti gösterirken herkese, neyi gösterdiklerini görebilenlerle paylaşmaktan geri duramazlar.
Kuş gibi özgür, yaşamı güzellikleriyle herkese gösterme derdinde olan “İşaret Kuş” larımı hiç bilmeyenler de var. Görmeyenler, burunlarının dibinde bile olsalar anlayamayanlar… Yaşamında, yüreğinde “ İşaret Kuş”u olmayanlardır bu insanlar. Onlara ilişmeyin. Bırakın dursunlar kenarda.
Ama “işaret Kuş”u olmayanlar “işaret Kuş” larıyla ilgili fikir belirtiyorlarsa o zaman yandık. Zaten hep yanıyoruz. Allah “İşaret Kuş” larını korusun bu insanlardan.
“İşaret Kuş” unu görmeyenler…
Yaşamın içinde tüm güzellikleriyle herkese iyiliği, güzelliği, sevgiyi, dürüstlüğü, yalansız yaşamı, insanlığı, yürekliliği, temizliği, saflığı… anlatan “İşaret Kuş” larımı bugüne kadar görmeyenlere, görüp de görmek istemeyenlere, hep gördüğü halde kafasını çevirip işaret edemeyenlerle uğraşmalarına hatta kendisini işaret edici zannedenlere çok kızgınım. İlişmeyin demem bundan. Zamanı gelince herkese ilişiriz ama “İşaret Kuş” larım işaret ettiği zamandır o zaman. Bırakın dursunlar.
“İşaret Kuş”larını hep görenler…
Yaşamda kendisi olarak yaşamaya çalışan, yaşamaya çalışırken de herkese işaret edecekleri güzellikleri seçip çıkaran ve bu güzellikleri hep gören herkese gösteren “işaret Kuş” larımla her zaman birlikte olan insanlar da vardır. Bu insanlar gökyüzünü yeryüzüne indiren özgür bir yürekle yaşamayı seçmişlerdir. Bu seçim güzellerimin başarısıdır. Güzellerimi görenlerin seçimidir. Yeryüzünde gökyüzünü beklerden mutlu olmayı seçerken bir taraftan zorlukları da kabullenmişlerdir. Bu zorlukların mutlaka karşılığını alacaklarını bildiklerinden de rahatlardır her zaman.
“İşaret Kuş” larımı yok sayanlar
“İşaret Kuş” larımı yok sayanlar için yaşam boş ama hoştur. Geçici bir hoşluk… Hoşluk geçici olunca gelen boşluk da büyük olur. Bilene… Yeryüzünü, gökyüzüymüş gibi yaşayanlar gökyüzünü yeryüzüne indirmeye çalışmayanlardır aynı zamanda. Çünkü yok sayılan gökyüzünü hiç bilmezler. Varlığını, insana katkılarını, güzellikleri, derinlikleri… Yazık diyelim, onları da geçelim.
“Güzelin ettiği söz de güzel olur”
“İşaret Kuş” larım gökyüzünün güzelliklerini içinde barındırarak, güzeli en güzeli yeryüzüne indirirler. Hatta indirmekle kalmaz, gözümüze sokarlar ama gözü işarette olana…
“İşaret Kuş” larımı bilmeyenler, onların güzelliklerini de göremezler, görmeye çalışsalar da… Güzellik yürekle görülür, bunu bile bilmezler. Güzeli görüntüde arayanlara mutluluk gelir mi? İşaret edilebilir mi?
Hz. Peygamber Efendimiz daha güzele ulaşmak için yanında “İşaret Kuşu” bulundurmadı mı? “İşaret Kuş”larıyla kendilerini daha güvende ve iyi hissetmedi mi? Bunu bile göremezler, yok sayarlar… Yürekleri de yok sayarlar. Peygamber Efendimize inat üstelik. Yazık ki ne yazık böyle insanlara.
Özürlülerimiz, özel insanlarımız, güzel yavrularımıza müjde;
Bir gün “İşaret Kuş” unu herkes öğrenecek. Herkes işaret edileni görecek, herkes tüm yüreklere sahip çıkacak. Belki ömürler yetmeyecek ama… Yine de rahat olun.
NOT: İşaret Kuşu ifadesi güzel insan İlke Öztan’a aittir. Bir gün herkes İlke”yi tanıyacak. O zaman işaret kuşundan tam olarak ne kastettiğim daha iyi anlaşılacak. Biraz daha sabır.
Sevgiyle kalın
Reyhan Gazel
28 Eylül 2010 Salı
“Benim Babam da Padişah”
Farklılıklarla yaşamak insanı ürkütse de bazen keyifli olabiliyor. Her an yeni bir farklılık bizlerin en büyük gerçeği. Diğer gerçek olanların yanında hem de gesgerçek ... Hiç uzaklaşamayacağınız kadar gerçek. Bazen yüreğinizin en kapalı yerinde gizli de kalabilen bir gerçek. Kaçsanız nereye kadar… Bir insan, yüreğinin en kapalı yerinde gizli kalan bir şeyden ne kadar uzaklaşabilir ki.
Bazen yüreğimizin en açık yerinde yaşamın hemen kıyısında duran özürlülük, bazen gizlice yaşansa da hep, her zaman gerçektir. Açık ya da kapalı… Ne fark eder ki. Sonuçta özürlüsünüzdür. Çocuğunuzda da olsa kendinizde de… Yaşama karşı duruşunuzdaki farklılık her an yanınızdadır. Kimse çantayı bile bu kadar sıkıca taşıyamaz.
Ama zaman geçtikçe yürekteki farklılığa karşı baş gösteren direnç yerini sakinliğe ve sonrasında da farklılığa ilişkin keyifli anlara bırakır. Bizim evimizde yaşandığı gibi. Çoğu evde… İsyan hiç yaşanmaması gerekendir böyle durumlarda. Yoksa iş hep, çok daha zordur.
Biz, yaşamda isyan etmeden payına düşeni alabildiğimiz kadar alanlar olarak, mutluluk arayışında farklılıklara rağmen mutlu da kalabilmeyi becerenleriz. Keşke herkes bu kadar şanslı olsa. Mutluluğu yakalayabilme şansı herkese nasip olsa… Keşke…
Biz keşkelerle de vakit geçirmeyenleriz aynı zamanda. Her anı mutlulukla geçirme derdindeyiz. Olduğu kadar. Olmayınca tek laf etmeyiz. Yaşama, bizim dışımızda baş gösteren durumlara karşı ne denebilir ki? Kadere karşı konulur mu?
Sizin çocuğunuz farklı bir dünyada var olma savaşı verirken ne kadar kendi dünyanıza çekebilirsiniz ki? Deneyin. Ya da bizim gibi hiç denemeyin. Mutluluğa ulaşmayı deneyin. Her şeye rağmen. Kendinize rağmen.
Sizin çocuğunuz hiç müzede, sarayda padişah çocuklarının sünnet odasında zıpladı mı? Onlarca insanın kahkahaları, bağırtısı, koşturması, kameralar… Arasında… Dalga geçenlere inat “ benim babam da padişah” dedi mi? Bunları yaşarken sakin kalabilir misiniz? Mutluluk işte bu noktadadır. Tam buradadır. Hani “mutluluğun resmini gördün mü?” diyenlere inat resmi oluşturan kare oldunuz mu?
Sizin çocuğunuz hiç önüne geleni döverek yürüdü mü? Sokakta ayağa basmaca oynadı mı? Çocuğunuzla hiç dalga geçildi mi? Her an gözünüzün önünde.
İşte mutluluk her şeye rağmen olursa mutluluktur demem bundan. Farklılıklarla yaşamayı öğrenmek budur işte. Atipik durumlara bilinçli yaklaşmak ve dengeyle hareket etmek… Hatta bir de farklılıklara saygı duymayanları eğitme çabası… Bu daha zoru elbette. Ama oluyor. Yaşam insana her şeyi öğretiyor.
Sonra bir de bakıyorsunuz ki, her farklılığı normal karşılıyorsunuz. Yaşamsal olgunluk dediklerini yaşam tarzı yapmışsınızdır. Ne mutlu bize.
Reyhan Gazel ………..
Sıradan bir özürlü çocuk annesi
Bazen yüreğimizin en açık yerinde yaşamın hemen kıyısında duran özürlülük, bazen gizlice yaşansa da hep, her zaman gerçektir. Açık ya da kapalı… Ne fark eder ki. Sonuçta özürlüsünüzdür. Çocuğunuzda da olsa kendinizde de… Yaşama karşı duruşunuzdaki farklılık her an yanınızdadır. Kimse çantayı bile bu kadar sıkıca taşıyamaz.
Ama zaman geçtikçe yürekteki farklılığa karşı baş gösteren direnç yerini sakinliğe ve sonrasında da farklılığa ilişkin keyifli anlara bırakır. Bizim evimizde yaşandığı gibi. Çoğu evde… İsyan hiç yaşanmaması gerekendir böyle durumlarda. Yoksa iş hep, çok daha zordur.
Biz, yaşamda isyan etmeden payına düşeni alabildiğimiz kadar alanlar olarak, mutluluk arayışında farklılıklara rağmen mutlu da kalabilmeyi becerenleriz. Keşke herkes bu kadar şanslı olsa. Mutluluğu yakalayabilme şansı herkese nasip olsa… Keşke…
Biz keşkelerle de vakit geçirmeyenleriz aynı zamanda. Her anı mutlulukla geçirme derdindeyiz. Olduğu kadar. Olmayınca tek laf etmeyiz. Yaşama, bizim dışımızda baş gösteren durumlara karşı ne denebilir ki? Kadere karşı konulur mu?
Sizin çocuğunuz farklı bir dünyada var olma savaşı verirken ne kadar kendi dünyanıza çekebilirsiniz ki? Deneyin. Ya da bizim gibi hiç denemeyin. Mutluluğa ulaşmayı deneyin. Her şeye rağmen. Kendinize rağmen.
Sizin çocuğunuz hiç müzede, sarayda padişah çocuklarının sünnet odasında zıpladı mı? Onlarca insanın kahkahaları, bağırtısı, koşturması, kameralar… Arasında… Dalga geçenlere inat “ benim babam da padişah” dedi mi? Bunları yaşarken sakin kalabilir misiniz? Mutluluk işte bu noktadadır. Tam buradadır. Hani “mutluluğun resmini gördün mü?” diyenlere inat resmi oluşturan kare oldunuz mu?
Sizin çocuğunuz hiç önüne geleni döverek yürüdü mü? Sokakta ayağa basmaca oynadı mı? Çocuğunuzla hiç dalga geçildi mi? Her an gözünüzün önünde.
İşte mutluluk her şeye rağmen olursa mutluluktur demem bundan. Farklılıklarla yaşamayı öğrenmek budur işte. Atipik durumlara bilinçli yaklaşmak ve dengeyle hareket etmek… Hatta bir de farklılıklara saygı duymayanları eğitme çabası… Bu daha zoru elbette. Ama oluyor. Yaşam insana her şeyi öğretiyor.
Sonra bir de bakıyorsunuz ki, her farklılığı normal karşılıyorsunuz. Yaşamsal olgunluk dediklerini yaşam tarzı yapmışsınızdır. Ne mutlu bize.
Reyhan Gazel ………..
Sıradan bir özürlü çocuk annesi
23 Eylül 2010 Perşembe
Bilge Karasu Hocadan Meraklısına ….
Ne kedisiz ne kitapsız yaşayabilen Bilge Karasu, gözümüzün önünden gitmiş olsa da, anılarıyla yüreklerde yerli yerinde. Kendisi de böyle isterdi.
Yıllar öncesinden aklımda kalanları, çala kalem tuttuğum notlarla pekiştirdiğim tümcelerle birleştirmeye çalıştım. İşte kendince yazı yazmaya çalışanlara Bilge Hoca’nın ilk dersi… Zor demeyin daha ilk dersi…
Meraklısına kolay gelsin.
Ölü dil hariç hiç bir dil olanaklarını tüketemez, dil olanaklar bütünüdür.
Dil sesli göstergeler dizgisidir. Çünkü insanlar önce konuşur sonra ya öğrenir ya öğrenmez.
İm denilen şey, gösterenle, bir gösterilen, bir imleyenle, bir imlenilen şeydir. İşitilen şey, imleyen, göz önüne gelen şey imlenendir. İmler tek başına yetmez, bir dizge oluşturması gerekir. Her im varlığıyla olduğu kadar yok ettikleriyle birlikte anlam kazanır.
Belli bir tümce, bir dilin gerektirdiği her şeyi içinde barındırır. Ama tümcenin yanına tümce gelmesi dilin sınırlarını aşar.
Anlamakta kullandığımız en sağlam ölçüt ‘ben’ dir. Ama iş ‘ben’ le bitmez. Anlam nerede başlar nerede biter buna bakmak gerekir.
Bir metin, inceleme konusu olan sözlerin tümüdür.
İletinin engellenmesi ancak ‘gürültü’ ile olur. Gürültü, iletiyi aksatan dış etkendir.
Dil bilgisi metinleri, dilin kurucu metinleri değil, dilin zaten taşıdığı kurallardır.
Dil bilim bir tümce ile sınırlıdır. Tümcenin bittiği yerde dil bilim biter. Buna karşılık im bilim, tümcelerin eklemlenmesi, anlamın eklemlenmesiyle uğraşır.
Her iletişimde düzgü önemlidir.
Taşırılık, iletilerin anlaşılabilmesine, kavranabilmesine yardım eder.
Hiç birimizin yan anlamı, diğerinin yan anlamıyla çakışmak zorunda değil. İkincil düzlemde anlamlar bile olabilir. Uylaşım içinde olan yan anlamlar da karşımıza çıkabilir. Anlamı kullanım belirler.
Felsefe bir üst dildir.
Her hangi bir üst dili kullanırken, belli bir takım terimlerin karışmamasında yarar vardır.
Örnek okur metnin gerektirdiği okurdur. Okurun metinle işbirliği gerekir. Kitapta yazılmayan bir çok şeyi okur doldurur. Bir anlatıda her şey söylenmez.
Metin delik deşiktir. Biz okur olarak delikleri yamıyoruz. Okur metinle birlikte yürür.
Anlam biricikliklerinin ortaklığına dayanarak metinde eğretileme yapılır.
Sanatsal metinler, anlamın en karmaşık olduğu yerdir.
Dünyayı nasıl kavradığımızı ancak anlatırken kavrarız.
İnsanlar genelde tembeldir, bildikleri şeyi okumak isterler.
Bir metne iyi, kötü diyebilmek için im bilim incelemesi gerekir. Metinler açık ya da kapalı diye ayrılamaz. Ortaya her ikisinin de değillemesi çıkabilir.
Bize bir şeyin varlığının haberini dil verir. Dilde var ki biliyoruz.
Gerçekliği kuran dil değildir, Dil, gerçekliği ortaya koyar. Dünyayı o dilin kavrama şekilleriyle görürüz.
Metnin dünyası, olası bir dünyadır, biz bu olası dünyayı, kendi yaşantımızdan yola çıkarak anlarız.
BİLGE HOCADAN….
“Öleceğimizi bilmeliydik. Bileti üç saat önce aldım.
Durmadan ölümler içinde ufalanır dururdum, öyle kaldım.
Her ölümden sonra daha yoksul, her ölümü daha doğumunda hazırlayarak,
sürükleme içinde, sürüklendiğimi bile bile,
ölümü en kısa gönenç içinde bile beklemek.
Dost ölümdedir. Bileti bir kaç saat önce aldım. Ama dünden beri aldığımı söylüyordum. Ölüm gerek bana. Varsınlar evlensinler. Ölümü ararım ben.
Ayrılık öncesi aksar her zaman. Boş boş bakılır gözlerin içine.
Sırıtılır, el sıkışılır, sigara içilir. Üst üste.
Aynı şeyi yapar dururuz, aynı hareketi, aynıyı yenilemektir elimizden gelen.
İki saat önce yabancılar karıştı aramıza, tren kalkıncaya değin ayrılmadılar. Onlar ayrılmadı, onlar kaldı ben gittim. Yabancıların yanında büsbütün yabancılaştık. Sırıtıldı, el sıkışıldı, sigara içildi. Tiksindim.
Ayrılmadık, ayırdılar. Hepsi sevinç içindeydi.
Kimse kimseyi kıskanmıyordu. Ben kıskandım.
Bahar havasında vagonların penceresi açılır. İçeriye ölüm esiyor.
Yenisi, yenilenecek olanı. Baharın mavisinde ölmeliyim.”
GECE
“Yoldakiler, lastik tabanlı ölüm yükünün altında çiğnenedursun, sokak ya da oda kapımızın önündekiler bizim hızımıza uydurabiliyorlar kendi hızlarını.."
"Nar kentinde bir incir buldum. Narı da inciri de, övmek isterim. Anam her kışın en karanlık noktasında, eve girerken bir nar atardı yere, bütün gücüyle; parçalanıp iyice dağılsın diye. Evin beti bereketi niyetine... Ardından hızla süpürüp silerdi ortalığı. Bir iki gün sonra, narın patladığı yerden çok uzakta incecik bir çıtırtı duyduğum olurdu ayağımın altında. Ne kadar dağılmışsa nar taneleri, o kadar iyiydi. Topladıktan sonra söylerdim anneme, sevinsin diye.."
"Sevi, iki kişinin bir araya gelerek tanıma, betiye sığmaz bir dünyanın yasalarını uydurup uygulamasıdır."
NARLA İNCİRE GAZEL
Reyhan GAZEL
Yıllar öncesinden aklımda kalanları, çala kalem tuttuğum notlarla pekiştirdiğim tümcelerle birleştirmeye çalıştım. İşte kendince yazı yazmaya çalışanlara Bilge Hoca’nın ilk dersi… Zor demeyin daha ilk dersi…
Meraklısına kolay gelsin.
Ölü dil hariç hiç bir dil olanaklarını tüketemez, dil olanaklar bütünüdür.
Dil sesli göstergeler dizgisidir. Çünkü insanlar önce konuşur sonra ya öğrenir ya öğrenmez.
İm denilen şey, gösterenle, bir gösterilen, bir imleyenle, bir imlenilen şeydir. İşitilen şey, imleyen, göz önüne gelen şey imlenendir. İmler tek başına yetmez, bir dizge oluşturması gerekir. Her im varlığıyla olduğu kadar yok ettikleriyle birlikte anlam kazanır.
Belli bir tümce, bir dilin gerektirdiği her şeyi içinde barındırır. Ama tümcenin yanına tümce gelmesi dilin sınırlarını aşar.
Anlamakta kullandığımız en sağlam ölçüt ‘ben’ dir. Ama iş ‘ben’ le bitmez. Anlam nerede başlar nerede biter buna bakmak gerekir.
Bir metin, inceleme konusu olan sözlerin tümüdür.
İletinin engellenmesi ancak ‘gürültü’ ile olur. Gürültü, iletiyi aksatan dış etkendir.
Dil bilgisi metinleri, dilin kurucu metinleri değil, dilin zaten taşıdığı kurallardır.
Dil bilim bir tümce ile sınırlıdır. Tümcenin bittiği yerde dil bilim biter. Buna karşılık im bilim, tümcelerin eklemlenmesi, anlamın eklemlenmesiyle uğraşır.
Her iletişimde düzgü önemlidir.
Taşırılık, iletilerin anlaşılabilmesine, kavranabilmesine yardım eder.
Hiç birimizin yan anlamı, diğerinin yan anlamıyla çakışmak zorunda değil. İkincil düzlemde anlamlar bile olabilir. Uylaşım içinde olan yan anlamlar da karşımıza çıkabilir. Anlamı kullanım belirler.
Felsefe bir üst dildir.
Her hangi bir üst dili kullanırken, belli bir takım terimlerin karışmamasında yarar vardır.
Örnek okur metnin gerektirdiği okurdur. Okurun metinle işbirliği gerekir. Kitapta yazılmayan bir çok şeyi okur doldurur. Bir anlatıda her şey söylenmez.
Metin delik deşiktir. Biz okur olarak delikleri yamıyoruz. Okur metinle birlikte yürür.
Anlam biricikliklerinin ortaklığına dayanarak metinde eğretileme yapılır.
Sanatsal metinler, anlamın en karmaşık olduğu yerdir.
Dünyayı nasıl kavradığımızı ancak anlatırken kavrarız.
İnsanlar genelde tembeldir, bildikleri şeyi okumak isterler.
Bir metne iyi, kötü diyebilmek için im bilim incelemesi gerekir. Metinler açık ya da kapalı diye ayrılamaz. Ortaya her ikisinin de değillemesi çıkabilir.
Bize bir şeyin varlığının haberini dil verir. Dilde var ki biliyoruz.
Gerçekliği kuran dil değildir, Dil, gerçekliği ortaya koyar. Dünyayı o dilin kavrama şekilleriyle görürüz.
Metnin dünyası, olası bir dünyadır, biz bu olası dünyayı, kendi yaşantımızdan yola çıkarak anlarız.
BİLGE HOCADAN….
“Öleceğimizi bilmeliydik. Bileti üç saat önce aldım.
Durmadan ölümler içinde ufalanır dururdum, öyle kaldım.
Her ölümden sonra daha yoksul, her ölümü daha doğumunda hazırlayarak,
sürükleme içinde, sürüklendiğimi bile bile,
ölümü en kısa gönenç içinde bile beklemek.
Dost ölümdedir. Bileti bir kaç saat önce aldım. Ama dünden beri aldığımı söylüyordum. Ölüm gerek bana. Varsınlar evlensinler. Ölümü ararım ben.
Ayrılık öncesi aksar her zaman. Boş boş bakılır gözlerin içine.
Sırıtılır, el sıkışılır, sigara içilir. Üst üste.
Aynı şeyi yapar dururuz, aynı hareketi, aynıyı yenilemektir elimizden gelen.
İki saat önce yabancılar karıştı aramıza, tren kalkıncaya değin ayrılmadılar. Onlar ayrılmadı, onlar kaldı ben gittim. Yabancıların yanında büsbütün yabancılaştık. Sırıtıldı, el sıkışıldı, sigara içildi. Tiksindim.
Ayrılmadık, ayırdılar. Hepsi sevinç içindeydi.
Kimse kimseyi kıskanmıyordu. Ben kıskandım.
Bahar havasında vagonların penceresi açılır. İçeriye ölüm esiyor.
Yenisi, yenilenecek olanı. Baharın mavisinde ölmeliyim.”
GECE
“Yoldakiler, lastik tabanlı ölüm yükünün altında çiğnenedursun, sokak ya da oda kapımızın önündekiler bizim hızımıza uydurabiliyorlar kendi hızlarını.."
"Nar kentinde bir incir buldum. Narı da inciri de, övmek isterim. Anam her kışın en karanlık noktasında, eve girerken bir nar atardı yere, bütün gücüyle; parçalanıp iyice dağılsın diye. Evin beti bereketi niyetine... Ardından hızla süpürüp silerdi ortalığı. Bir iki gün sonra, narın patladığı yerden çok uzakta incecik bir çıtırtı duyduğum olurdu ayağımın altında. Ne kadar dağılmışsa nar taneleri, o kadar iyiydi. Topladıktan sonra söylerdim anneme, sevinsin diye.."
"Sevi, iki kişinin bir araya gelerek tanıma, betiye sığmaz bir dünyanın yasalarını uydurup uygulamasıdır."
NARLA İNCİRE GAZEL
Reyhan GAZEL
9 Ağustos 2010 Pazartesi
MEDYA ARACILIĞIYLA TOPLUMSAL “ANGOISSE”
Angoısse, sıkıntı, psişik ya da fiziksel bir huzursuzluktur. Psikolojik olarak paniğe kadar varabilecek bir güvensizlik durumu olarak yaşamın içine yerleşir.
“Angaısse” durumunu hisseden insan, bu durumun nedenini bilemez. Sadece sonuçlarını yaşar. Yanı başındaki insan da aynı durumdaysa, bir başkası da, öteki insan da, beriki de… Toplumsal angoısse başlamıştır artık. Bu sonucu ortaya çıkaranların kalitesi, şiddeti, faktör sayısı sonucun da akıbetini belirler.
Türkiye son yıllarda ciddi bir toplumsal “angoısse” durumunda. Sokaklarda bile rahatça yürüyemeyecek kadar sıkıntılı, yüzü gülemeyen, huzursuz insanların çokluğu bana bunları yazdırtıyor. Açlıktan ölmek üzere olan Afrikalı bir çocuğun görüntüsünü ağlayarak izleyen insanlarımızın, çoğu çocuk ve kadın binlerce insanın gökyüzünden bombalanmasını havai fişek gösterisi gibi izlemesi bunun en büyük sonucudur. “Ölüm” gibi gerçek bir olgunun “medya gösterisi” ne dönüşmesine izin verebilecek kadar mı huzursuzuz? Ne oldu da ölümü bile tepkisiz, biraz şaşkın, belki de zevkle izleyebildik?
Yoksa yaşadığımızı düşündüğüm toplumsal “angoısse”, bizi “Gösteri Toplumu”na mı dönüştürdü?
Yoksa medyanın tüm zihinleri felç eden bir etkisiyle mi karşı karşıyayız? Yanılıyor olabilir miyim?
Zihinleri felç ettiğini düşündüğüm bu etki, medyanın taktik gerekçelerle, devlet şirket birlikteliğinin, güçlü seçkin kişilerin yarattığı bir ortaklıktır. Bu ortaklık doğal olarak, devletin yöneticilerinin seçkin kimselerden alacakları, aldıkları eleştirileri değil, seçkinlerin çıkarlarını korumak üzerine kurulmuştur. Bu noktanın görülememesi için zihinsel felç etkisine yani toplumsal “angoısse” ye ihtiyaç olduğu açıktır.
Etkisizleştirilmiş insanlar doğal olarak, incir çekirdeği misali küçük sıkıntıları tartışarak yaşarken, söz konusu ortaklık başarıya kadeh kaldırmaya başlamıştır bile. Herkes kendi iç huzursuzluğu ile yaşarken ortaklıkla ilgili bir sorun görmez, yaşamaz, dile bile getirmez.
Daha öte sonuç, yaşadığımız ve yaşayacağımız gelecektir. Bundan kaçış yok. Her şeyin gösteriyle sergilendiği, özel yaşamların toplumsal sorun gibi zihinlerimize yerleştirildiği ve iç huzurumuzu unutturan ortaklık, medya ile evlerimizin içine girerken bize de “günaydın yeşil ovalar, güzel insanlar, bir selam da benden olsun” gibi içerikten yoksun, huzursuzluğu gideremeyen bir gerçek kalır.
Bu değerlendirme, medya aracılığıyla toplumsal “angoısse” yaratan ortaklığa hakaret etmek için değil, “ küçük bir köşe yazarı” nın basit bir akıl yürütmesi olarak görülmelidir.
Reyhan Gazel
“Angaısse” durumunu hisseden insan, bu durumun nedenini bilemez. Sadece sonuçlarını yaşar. Yanı başındaki insan da aynı durumdaysa, bir başkası da, öteki insan da, beriki de… Toplumsal angoısse başlamıştır artık. Bu sonucu ortaya çıkaranların kalitesi, şiddeti, faktör sayısı sonucun da akıbetini belirler.
Türkiye son yıllarda ciddi bir toplumsal “angoısse” durumunda. Sokaklarda bile rahatça yürüyemeyecek kadar sıkıntılı, yüzü gülemeyen, huzursuz insanların çokluğu bana bunları yazdırtıyor. Açlıktan ölmek üzere olan Afrikalı bir çocuğun görüntüsünü ağlayarak izleyen insanlarımızın, çoğu çocuk ve kadın binlerce insanın gökyüzünden bombalanmasını havai fişek gösterisi gibi izlemesi bunun en büyük sonucudur. “Ölüm” gibi gerçek bir olgunun “medya gösterisi” ne dönüşmesine izin verebilecek kadar mı huzursuzuz? Ne oldu da ölümü bile tepkisiz, biraz şaşkın, belki de zevkle izleyebildik?
Yoksa yaşadığımızı düşündüğüm toplumsal “angoısse”, bizi “Gösteri Toplumu”na mı dönüştürdü?
Yoksa medyanın tüm zihinleri felç eden bir etkisiyle mi karşı karşıyayız? Yanılıyor olabilir miyim?
Zihinleri felç ettiğini düşündüğüm bu etki, medyanın taktik gerekçelerle, devlet şirket birlikteliğinin, güçlü seçkin kişilerin yarattığı bir ortaklıktır. Bu ortaklık doğal olarak, devletin yöneticilerinin seçkin kimselerden alacakları, aldıkları eleştirileri değil, seçkinlerin çıkarlarını korumak üzerine kurulmuştur. Bu noktanın görülememesi için zihinsel felç etkisine yani toplumsal “angoısse” ye ihtiyaç olduğu açıktır.
Etkisizleştirilmiş insanlar doğal olarak, incir çekirdeği misali küçük sıkıntıları tartışarak yaşarken, söz konusu ortaklık başarıya kadeh kaldırmaya başlamıştır bile. Herkes kendi iç huzursuzluğu ile yaşarken ortaklıkla ilgili bir sorun görmez, yaşamaz, dile bile getirmez.
Daha öte sonuç, yaşadığımız ve yaşayacağımız gelecektir. Bundan kaçış yok. Her şeyin gösteriyle sergilendiği, özel yaşamların toplumsal sorun gibi zihinlerimize yerleştirildiği ve iç huzurumuzu unutturan ortaklık, medya ile evlerimizin içine girerken bize de “günaydın yeşil ovalar, güzel insanlar, bir selam da benden olsun” gibi içerikten yoksun, huzursuzluğu gideremeyen bir gerçek kalır.
Bu değerlendirme, medya aracılığıyla toplumsal “angoısse” yaratan ortaklığa hakaret etmek için değil, “ küçük bir köşe yazarı” nın basit bir akıl yürütmesi olarak görülmelidir.
Reyhan Gazel
1 Ağustos 2010 Pazar
Bu Sabah Güneş Doğmuyor
Bazı sabahlar güneşin doğmadığını hissederiz. Aslında güneş doğmuş, yaşam yeniden kurulmuş, bulutlar olması gerektiği yerde, insanlar koşturmaya devam ediyordur… Ama yüreğimiz güneşi göremeyecek kadar sıkıntıda. Böyle sabahların acı yüzünü yüreklerinizde hissederken neler yaparsınız?
Cevabınızı duyuyor gibiyim. “HİÇ” Evet, hiçbir şey yapmazsınız, tüm insanlar gibi. Tüm davranışlarımızın çıkış noktalarını belirleyen ve bedeni yönlendiren yürek hissizleşince, yüreksiz neler yapılırsa o yapılır. Yani “HİÇ” Yüreksizce yapılanların “HİÇ” olarak düşünülmesi garip olmasa gerek. En azından benim okurlarıma garip gelmemeli. Hala garip gelen varsa bilin ki, okurum olmamışsınız henüz.
Tüm yaşamımızın var olduğu yüreklerimiz yaşamdan tat almadığında, bedenlerin yaptıkları işe yarar mı? Yüreklerin yorulması bir anda da olmaz. Yürek sabırlıdır, bekler, bekler… Ama istenmeyenlerin üst üste geldiğinde kendinden geçer. Kendi gibi olmaz. Olması gerektiği yerinde durmaz. Bir başka şey olmayı da kendine yediremez. Beklerken yıpranmışlığı yaşadığından takati kalmaz ve güneşin doğduğunu bile görmez. Güneş bile bir şey ifade etmez.
Pırıltı içinde karanlıktadır o anda yürek. Kendine de dönemez. Dönse, kendinin gücü güneşi, kendine göstermeye bile yetmez. O kadar dardadır.
Bir hamle güneşe bakar yürek. Güneşin pırıltını derinlerden görmeye çalışır. Hala kendine gelmeye çabası vardır. Ama pırıltıda bile karanlık görür. Beden bu anda bir sürü işle meşguldür. Yüreklerin olmadığı tüm işlerin içinde didiniyordur. Bir oraya bir buraya… Dokunmayın bedene bildiği gibi yaşasın sevgili okurlar.
Bir süre böyle güneşsiz günleri yaşar yürek. Ne yapsın! Tüm evrene aşık olduğundan güzelliklerin bitmediğini bilerek rahattır aslında. Bir an gelecek ve güneşi görecektir mutlaka. O an yürek kendine kendisi sahip çıkar. Çünkü kendinden başka ona güzel dokunacak kimse yoktur. O dokunuş, derinlerden hissettirir kendini. En azından yalnız değildir. Bir kendisi bir de kendisi…
Öyle bir an gelir ki yürek gözlerini daha iri açar. “Görmem gerekiyor güneşi” Görmeye de başlar, ‘görmem gerekir’ derken… Biraz daha zamanı vardır bilir… Ama pes etmez. Evrenin her yanı güneşin pırıltısı kadar göz kamaştırır. Bunu çok iyi bilir, bir kendi bir de kendi olduğu için… Sonra… “ Güneşi görüyorum. Tam karşımda işte. Tüm evreni aydınlatan benim karşımdaki güneş. O öyle bir ışıltı verir ki onsuz olmaz hiç bir şey. Güneşi görmeyenlere üzülürüm. Göremeyenlere de. Görmek bile istemeyenleri hiç anlayamam. Bir an görememek hiç görememekten daha iyidir. Üstelik güneş kaybolup geri geldiğinde daha derinlere girer. Bulduğumuzda çocuk gibi sevindirir bizi. Görün hepiniz güneşin doğuşunu, güneşi, yaşamı, yaşamın tüm renklerini… Hadi…” Aslında o anda yürek güneşi değil bir taşı görüyordur, karşısında taş ona güzel bir bakış atmıştır, gözü ona takışmıştır. Ama taş bile yüreklice bakıldığında güneş tadı verir, bilene, görebilene…
Herkesin güneşi öyle bir açsın ki gözleriniz sadece pırıltı görsün…
Reyhan Gazel
Cevabınızı duyuyor gibiyim. “HİÇ” Evet, hiçbir şey yapmazsınız, tüm insanlar gibi. Tüm davranışlarımızın çıkış noktalarını belirleyen ve bedeni yönlendiren yürek hissizleşince, yüreksiz neler yapılırsa o yapılır. Yani “HİÇ” Yüreksizce yapılanların “HİÇ” olarak düşünülmesi garip olmasa gerek. En azından benim okurlarıma garip gelmemeli. Hala garip gelen varsa bilin ki, okurum olmamışsınız henüz.
Tüm yaşamımızın var olduğu yüreklerimiz yaşamdan tat almadığında, bedenlerin yaptıkları işe yarar mı? Yüreklerin yorulması bir anda da olmaz. Yürek sabırlıdır, bekler, bekler… Ama istenmeyenlerin üst üste geldiğinde kendinden geçer. Kendi gibi olmaz. Olması gerektiği yerinde durmaz. Bir başka şey olmayı da kendine yediremez. Beklerken yıpranmışlığı yaşadığından takati kalmaz ve güneşin doğduğunu bile görmez. Güneş bile bir şey ifade etmez.
Pırıltı içinde karanlıktadır o anda yürek. Kendine de dönemez. Dönse, kendinin gücü güneşi, kendine göstermeye bile yetmez. O kadar dardadır.
Bir hamle güneşe bakar yürek. Güneşin pırıltını derinlerden görmeye çalışır. Hala kendine gelmeye çabası vardır. Ama pırıltıda bile karanlık görür. Beden bu anda bir sürü işle meşguldür. Yüreklerin olmadığı tüm işlerin içinde didiniyordur. Bir oraya bir buraya… Dokunmayın bedene bildiği gibi yaşasın sevgili okurlar.
Bir süre böyle güneşsiz günleri yaşar yürek. Ne yapsın! Tüm evrene aşık olduğundan güzelliklerin bitmediğini bilerek rahattır aslında. Bir an gelecek ve güneşi görecektir mutlaka. O an yürek kendine kendisi sahip çıkar. Çünkü kendinden başka ona güzel dokunacak kimse yoktur. O dokunuş, derinlerden hissettirir kendini. En azından yalnız değildir. Bir kendisi bir de kendisi…
Öyle bir an gelir ki yürek gözlerini daha iri açar. “Görmem gerekiyor güneşi” Görmeye de başlar, ‘görmem gerekir’ derken… Biraz daha zamanı vardır bilir… Ama pes etmez. Evrenin her yanı güneşin pırıltısı kadar göz kamaştırır. Bunu çok iyi bilir, bir kendi bir de kendi olduğu için… Sonra… “ Güneşi görüyorum. Tam karşımda işte. Tüm evreni aydınlatan benim karşımdaki güneş. O öyle bir ışıltı verir ki onsuz olmaz hiç bir şey. Güneşi görmeyenlere üzülürüm. Göremeyenlere de. Görmek bile istemeyenleri hiç anlayamam. Bir an görememek hiç görememekten daha iyidir. Üstelik güneş kaybolup geri geldiğinde daha derinlere girer. Bulduğumuzda çocuk gibi sevindirir bizi. Görün hepiniz güneşin doğuşunu, güneşi, yaşamı, yaşamın tüm renklerini… Hadi…” Aslında o anda yürek güneşi değil bir taşı görüyordur, karşısında taş ona güzel bir bakış atmıştır, gözü ona takışmıştır. Ama taş bile yüreklice bakıldığında güneş tadı verir, bilene, görebilene…
Herkesin güneşi öyle bir açsın ki gözleriniz sadece pırıltı görsün…
Reyhan Gazel
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
ANLAMAYANLARA NOTLAR Biliyorum. Kimsenin kimseyi duymayı beceremediğini biliyorum. Niye, bilmiyorum. Bilmek bile istemediğimden...
-
MAHKUM Derinlerden gelen dalganın sesiyle irkildi. Etrafına bile bakamadan, bir çırpıda dalganın gidişiyle eski ana dönüşü yaşarken acı du...
-
NAYLONDA ATEŞ SÖNDÜRENLER Küçücük yaşında yaşamın onca ağırlığını yüreğinde hissedenler, büyüdüklerinde tek ayak üzerinde yürüdükleri evr...
-
Prof. Dr. Selahattin Şenol ( 1959--…) YAVRULARIMIZIN BOYNU BÜKÜK KALDI Bugün 23 Nisan neşe doluyor insan…Demek isterdim tüm çocuklar i...