9 Nisan 2010 Cuma

BİZ DE VARIZ

Akıllardan önce yüreklerin konuştuğu anlarda, gözlerimizden inceden bir yaş akar. Bu inceden yaş, akılların tümünün anlayamayacağı derinlikte süzülürken, dilimiz hareket etmez olur. Dil görevini inceden akan yaşa bıraktığından, o anı anlayabilmek / anlatabilmek için ne dillerimiz ne de akıllarımız yeter.

Engelli bir çocuk karşısında tüm insanlar bu durumdayken, engelli çocuklarımızın “biz de varız” diye hala haykırmasını nasıl açıklarız?

Bu kez uzun yıllardır cevaplanamayan, cevaplanmaya çalışılsa bile benim anlayamadığım bir durumun analiziyle karşınızdayım. Bu analiz çok da zor olmayacak, hemen her gün yaşadığımdan…

Engellilik, istenmeyen bir durum olarak aniden yaşantıya girdiğinden bu durumu yaşayan herkesin şok yaşadığını algılayabilmek gerekir. Bu şok durumu aylarca da sürebilir, yıllarca da… Şoktan çıkabilmeyi başaranlar, yeni duruma ilişkin uygun yaşantıyı en iyi şekilde yaşamaya çalışır. Bu zor bir süreçtir. Bu süreci zorlaştıran ise engellinin engeli değil, yaşanan toplumsal sıkıntılardır.

“Akıllardan önce yüreklerin konuştuğu anlarda gözlerinden inceden yaş akanlar” yaşatırlar bu sıkıntıyı. Böyle durumlarda engelliler “keşke gözlerden yaş süzüleceğine dillerden çözüm dökülse” diye söylenmeden edemezler. Ağlayanların engelliye bir hayrı olmadığını anladıklarından…


Duygunun engeli olmaz. Duygu her insanda aynı etkiyi bırakır. İstenmemek, hor görülmek, sürekli acınmak her engellinin ve ailesinin yaşadığı toplumsal sıkıntıların temel kaynağıdır. Oysaki toplumlar tek tip insandan değil, farklıkların bir arada yaşayabilmesinden oluşmaz mı? Ayrışmak, yok sayılmak hiçbir insana yaşatılmamalıdır.

Ötekiler deyip bir kenarda kendi kaderleriyle baş başa bıraktığımız engellilerin, bırakılan kenarda neler yaşadığını düşünmemek öncelikle “ insan” olmaya ihanettir. Evde konuşacak kimsesi olmadığı için ağlayan yavrularımla konuştuğumda, yaşanan ihaneti daha net görmek, yine de onlar için sevgi beklemek çok mu anlamsız?

Dışarıda “ötekileştirilmiş” gençlerin içinde bulunduğu sıkıntılı ruhsal durumları her an gördüğümden, yürekten üzülürüm. Yalnızlıklarını bile yaşamın kendisi diye düşünen gencecik bedenleri… Bir insan merhabasında kabaran yüreklerini yanlarında görmenin, o an aldıkları hazzı onlarla yaşayabilmenin bir sonraki adımını bildiğimden, içim daha büyük acı duyar. Vazife galibi olarak hayır yapmanın sonucunda rahat rahat evlerine dönenleri gördüğümden... Ne vazifesi? Yaşam bu kadar mı basit? Hep aynı insanlarla…

Reyhan Gazel

13 Şubat 2010 Cumartesi

Milyonların Gerçek Öyküsü 1

Kapıdan çıkınca bir başına ama içi milyonlar dolu… Milyonlarca yürek içinden haykırdığı seslerini duyuramadıklarından mı yakınsın, duyanların neyi duyduklarını bilmemesinden mi?

Neyi bilip neyi bilmediğini bile bilmeyen insanların çokluğu karşısında yıkılan milyonlarca yürek…

Daha acısı milyonlarca yürek karşısında, duyumsamama eyleminde bulunmayı kendine borç bilenlere verilecek “kör döğüşü” mücadele karşısında yıkım…

“Ses yok ki duysunlar” mı desek! Yoksa biz de çıkıp mı gitsek! Sanki milyonlarca yürek ses çıkarabilirmiş gibi… Yürekten ses çıkabilirmiş gibi…

Yürek konuşmaz, verir. Neyi istediğini anlayana verir. Yürek, ancak yürekliye verilir. Sesin sese verildiği gibi. Sese yürekle cevap verilmez, verilemez. Yüreğe de sesle… Sese karşı ses, yüreğe karşı yürek…

Arası milyonların gerçek öyküsü…

Aral Gazel

(“Yürek”ten özürlülere ithafla...)

27 Ocak 2010 Çarşamba

YÜREK RİTMİ

Yaşamda bir ileri bir geri, iki ileri bir geri, iki ileri, bir geri… giderken, inişte çıkışı, çıkışta inişi görürken, yüreğimiz aynı yerde kalır mı? Yaşananların karmaşıklığı yürekleri nasıl etkiler?

Beyin kadar yüzeysel yaşamayan yürekler, yaşananlardan aldıklarıyla kendisini ayakta tutmak için ne kadar çabalar? Yüzeyde yaşananları derinlerden gördüğünde ne kadar etkilenir? sorularının yüreklerin yaşadıklarını net açıklayamayacağı açıktır.

Sabahları yatağımızdan kalkarken, “ Günaydın güneş, günaydın yeşil ovalar…” şeklinde güne başlamanın günün getireceklerini etkileyebilme şansı var mı? Huzurlu bir sabahın gecesini, günün garip, kontrolümüz dışındaki yorgunluğuyla karşılamanın yüreklere etkisini de aynı oranda büyük olur. Bedenden önce yüreklerin yorgunluğunu bildiğimizden…

Bir anda hızlanan gündüz telaşını, sevdiğimiz bir arkadaşımızdan gelen huzur dolu bir mesajla duraklattığımızda, yürek de duraklamaz mı? Her şeyi bir kenara bırakarak…Tüm telaşı… Bir anda evimizden gelen ani üzüntü veren haberle yüreğimiz yeniden hararet yaşamaz mı? O anda çalan telefonumuzla karşımızdaki kişiyle sakince konuşmamız gerektiği, her yaşananı bir yana itmez mi? Ya yüreğimizi…

Evden çıkarken, güne ait yapmayı unuttuğumuz bir çalışmayı hatırladığımızda yüreğimiz de sıkışmaz mı? Yetiştiremeyeceğimiz bir çalışma karşısında sıkıntısını sıkışarak göstermez mi? 2 gün sonra gideceğimiz bir toplantıda yapmamız gereken konuşmanın metni de bir anda beynimizden indiğinde, bellekle yürek çarpışmaz mı?

Yolda sıkıntılı yürürken karşılaştığımız güler yüzlü bir komşumuzla iki laf etmenin rahatlığı tüm yüreğimizi sararken, yaşama bir an için de olsa “dur” dememizin yürekteki yansıması nasıl olur?

Yaşananların tümü birbirinden o kadar ayrı ki… Getirdikleri, götürdükleri, verdikleri, aldıklarımız…Beynimizle doğru yere koyabilsek bile yüreğimizde doğru yere koyamadıklarımız…Yüreğin çoğunlukla isyanını bildiğimden rahatım. Konuşurken yürekten yüreğe akan farklı mesajların ağırlığını yaşadığımdan çoğunlukla. Diller yalan söylese de yürekten akışların doğruyu söylediğini düşündüğümden…

Bedenlerimiz dinlense bile yüreklerimizin dinlenebilmesi için belki de ayrı bir çaba göstermemiz gerekiyor. Yorgun yüreklerle üretebilmenin zorluğunu yaşamamak, gerçekten dinlenebilmek için…Yaşama arada bir de olsa ara vererek, yürekleri bir kuşun kanatlarında uçurarak…Nereye giderse oraya gidebilmesini sağlayarak…

Ritimle yaşarken, sürekli farklılıklarla baş etmeye çalışırken, yüreklerin unutulmaması dileğimle…

Reyhan Gazel

8 Kasım 2009 Pazar

Yürekteki Sevgi

Koca koca konaklarda yaşamış, sevgiden, yürekten bir haber olmuş, yüreğin sevgisiz solacağını bile düşünmemiş olanlar, olduğunu düşündüklerimiz, göklerde uçuşan sinekler kadar yaşama giremediniz yine. En azından birilerinin yüreğine konamadınız yeni. Konamayan yüreklerle yaşamaya çalışırken, bilemediniz gerçeği. Nasıl bileceksiniz ki?

Bir otun bile yürekten akan sevgi seliyle alınmasının yaşamdaki karşılığını bilemediniz. Sevgiyi sadece karşı cinste bulduğunuzdan, ya da bulduğunuzu sandığınızdan. Oysa ki, yürekler o kadar geniş ki, sevginin tüm ışıltısı yerli yerinde orada oturuyor. Hiç ayrılmadılar ki. Nasıl ayrılsınlar zaten. Sevgisiz yürek, yüreksiz sevgi olur mu? Sevgi sadece bir kadında ya da adamda olur mu? Olursa ne olur? Söyleyeyim mi? Bence sonuna kadar okuyun. Kendiniz daha iyi bulun, bulduğunuzu yüreğinize yazın.

Tüm yüreklerden uzak yaşayanlar bile yüreklerinde yer edinen sevginin kıymetini bilerek beslerken, sevgiyi sadece başka yüreklerde arayanlar hep olmuştur. Bu şekilde mutsuz yaşamlar hep görülmüştür. Mutsuz yaşamlar sulaşıcı bir hastalık gibi her yana yayılırken, mutsuzluk da yayılmıştır. Üstelik bulaşıcı hastalığın hızından daha hızlı.

Bir ortamda bulunan sevgisiz bir yürek bir anda sevgisiz birkaç yürek, sonra da sevgisiz çok yürek olduğundan, mercek altına alındıklarında tek yürek olmadıklarını görürüz. Tek yürek kalamadıklarını da. Hep bir başkası da olacak kendi yüreklerinin yanında. Olmazsa kıyamet kopar sanki. Kopmaz aslında, ama…

Hep kendisi gibi bilen, düşünen yüreklerin içindeki sevginin peşinde olanlara sitemim yazdırtıyor bunları. Oysa ki, yürekteki sevgi her şeye, herkese verilirse gelişir. Geliştikçe mutluluk saçar, bulaşıcı hastalıktan daha büyük bir hızla üstelik. Her ortama, her yüreğe, her yapılan işe…

Böyle yaşayan yürekler, içindeki sevgi kıpırtısı ile var olurken, olmaya çalışırken, her şeye aşık olabilirler. Her insana, her çiçeğe, her güzelliğe, her böceğe, her…

Her şeye aşık olanların içinde kimseye değişilmeyecek büyük bir sevgi vardır. Bir insandan öte… Yaşama sevgiyle bağlananlardır bu insanlar. Yürekten akanların, yürekten karşılığını bulduklarından daha bir şevkle yaşarlar. Bu öyle bir şevktir ki, hiç bitmeyen, bitemeyecek olan, her şeye rağmen… Gözlerinin önünü görebildiklerinden, yaşamı daha iyi görürler. Ne de güzel görürler!

Bu güzel görüş, her yana dağılır, bir insana da dağılır, sevgiliye… Hem de daha iyi dağılır. Daha bilerek, daha düşünerek, yaşamı daha iyi kavrayarak… Böyle sevgilerin kıymetini anlayabilmek yürek ister. Ama bu yürek, sevgi içerikli bir yürek… Sevdiğinin yanında her an durmak isteyecek kadar darda olmayan bir yürek. Her şeyi sevdiğinden…

Reyhan Gazel

7 Ağustos 2009 Cuma

Gelincikler Solmasın

Sabahın ilk ışıklarıyla uyanan her yan, güzel bir çift göz karşısındaymış gibi umutla güne “selam” derken, hiç bitmemiş, bitemeyecek kadar sıcaklığı olan küçük bir gelincik ortada ama bir başına duraksıyordu. Bu duraksamanın yüzümüzde uyandırdığı geçici güzellik, kaba bir rüzgârın sessiz çığlığı ile yok olurken, insanın daha bir sevesi gelmesin mi? Sanki tüm yaşammış gibi ortada ama bir başına duran gelincik artık hiç gitmeyecek kadar dimdikti. Nereye gitsin ki?

Gidecek yeri olmayanlar iyi bilir. Ortada duraksamaktan başka hiçbir yerde ayakta kalamayacak olan gelincik, gitmek istese bile gittiği yerde yaşayamayacağını, ayakta ölmesini de hiç kimsenin göze alamayacağını iyi biliyordu. Gelincik ölmemeliydi.

Her yan koşturanlarla doluyken ölmemeyi bile kendisine iş edinebilecek kadar zorda olan gelincik için, dimdik durabilmenin zorluğu bir yana, kenardan onu süzenlerin iç geçirmesi de işe yaramıyordu. Bir gün birisi mutlaka kaba bir rüzgâra esir edecekti. Bekliyordu.

Solmaması gereken tüm güzelliklerde olduğu gibi gelincikte de durum hep aynı kaldı. Hep bir başına ama duraksayan duruşu, gözlerin önünden olmasa bile yüreklerin ötesinde hep durdu. Duracaktı da. Nasıl durmasın ki?

Gözlerin önünde olmasa bile, yüreklerin ötesinde kalan gelincik zorda dururken, gözünün önünden ayırmayanlar için bilinmezliklerle dolu sıcaklığın içtenliği hep, her yanı sardı. Nasıl sarmasın ki?

“Gelincikler solmasın! Solarsa yürekler de solar” dercesine akan gözyaşlarına inat, kimseler gelinciğin kaba rüzgâra karşı durabilmesini sağlayamadı. Her bir kaba rüzgâr, derinlerden akıttığı esintiyi gelinciğin tam yüreğine kondururken, düşünmeden estirdi gitti. Nasıl düşünsün ki?

Gelincikler yok oymaya yüz tutarken, serin gelen bir günün ortasında, her yan sıcak ama bir o kadar da kapsayıcı bütünlüğü ile kendinden emindi. Gelincik de kim?

Kim mi?

Gelincik yüreklerimizin içindeki sevgi... Belki de tüm yaşam, olmadı yaşamın orta yeri, yine olmadıysa daha ne diyelim?

Bir şey demeyelim. Ne denebilir ki?

Gelinciğin orta yerde kendinden emin ama sıcacık duruşunu sevgi olarak bilmeyenlere ne denebilir ki?

“Hiç.”

7 Temmuz 2009 Salı

Bizim Sokağın Sakinleri

“Bizim Sokak”, her sokaktan bir başkaydı. İnsanlar sokağın içine girdiklerinde her yer aynı yerinde duruyor gibi görünse de, durmazdı. Her an bir farklılaşma, bir yaşantı değişikliği, bir önceki günden farklı bir olay… Her sokak gibi. Her sokakta yaşananlar, burada da yaşanıyordu. Ama tek farkla; biz o sokağın sakinlerini iyi tanıyorduk.

Günlerden Pazartesi


Gün bir anda ağardığından, gece ne kadar erken gider. Hafta sonu tatili de, geç kalkmalar da, gün içinde sokakta gezmeler de… Gün, yeni bir haftanın, yeni bir başlangıcın sinyalini verse de, yürekler bir önceki günden kalma uyuşukluk halindeydi. Bu uyuşukluk gün ortasına kadar kolay geçmezdi. Günün ilk ışığıyla birlikte, biraz uyuşuk, biraz yorgun yine de umut dolu bir hafta başlıyordu.

Bu haftanın ilk sokak sakini Fatma, erkenden evinden dimdik çıkarken, Kısmet evine yeni dönüyordu. Kısmet uykulu gözlerle Fatma’yı selamlarken esneyerek “günaydın” diyebiliyordu ancak. Gerisi yoktu. Zaten hiç de olamadı. Her zaman Fatma evine girerken, Kısmet evinden çıkıyor ya da tersi oluyordu. Bu hiç değişmiyordu. “Günaydın” la başlayıp “iyi akşamlar” ile biten bir komşuluktu ikisinin komşuluğu. Yine de sıcacık ve yürekliydi. Kısmet evinin yolunu yorgun yorgun alırken, Selin annesinin kucağında bakkaldan ekmek alabilmek için gidiyordu. Yine mutlu mutlu gülerek Kısmet Teyzesine içten bir gülümseme fırlattı. Hep herkese yaptığı gibi.

Kısmet, evinden içeri girdiğinde artık oturacak hali kalmamıştı, hemen yattı. Hem de üzerini çıkaramadan. Sabaha kadar pavyonda şarkı söylediğinden sesi yorgun, bedeni yıpranmış, elleri içkiden titriyordu. Aslında banyoya girerek duş almayı istedi, ancak bedeninin yorgunluğuna yenik düşerek hemen uykuya daldı. Sokağın gürültüsünü bile duyamayacak kadar derin bir uykuya…

Ayşe oğlunun elinden sıkı sıkı tutarak, bir yerlere yetişme telaşındaydı. Hep yaptığı gibi… Yine yeni bir şeyin peşindeydi belli ki. Oğlu ise annesine sürekli bir şeyler soruyordu. Haftanın ilk günü demeden sabahın köründe yine sorularını sıralıyordu. Ayşe ise sakin ama koşar adımlarla oğluna laf yetiştirmeye çalışıyordu. Yavuz, arabasıyla haftalık toplantısı için hızlıca geçerken Ayşe’yi gördü:

“Günaydın Ayşe. Nasılsın?”
“Günaydın Yavuz. İyiyim. Bir iş görüşmem var da geç kaldık oğlumla gidiyoruz.”
“Gel bırakayım seni.”
“Yok sana ters olur. Biz gideriz. Sen işlerinden geri kalma.”
“İyi günler, görüşürüz.”

Halide, sabah kahvaltısı için taze ekmek derdindeydi. Bakkala ekmeğin gelip gelmediğini sorarak, ekmeğini kucaklaması ve hemen evine koşması bakkalı hüzünlendirmeye yetiyordu. Bakkal, Halide’nin bu halini her sabah gördüğünden alışmıştı ancak, Halide’nin kaybettiği eşi yakın arkadaşı olduğundan O’nu her gördüğünde hüzünlenirdi.

Halide hızlı adımlarla haftanın ilk gününün kahvaltısı hazırlama telaşındayken, gözü yine ölen eşinin resmine takıldı. Ağlarken bile yine de kahvaltıyı hep alıştığı saatte hazırlamaya devam ediyordu. O kahvaltı mutlaka aynı saatte hazırlanacaktı. Yoksa ölen eşinin ruhu sızlardı. Buna kendisini alıştırmıştı. Yonca, Halide’nin bu haliyle her sabah alay ederdi:

“Çatlak patlak yus yuvarlak. Karameli… Halide hey duyuyor musun? Kocam öldü kabul et artık. Kimse senden kahvaltı beklemiyor””
“Sen kendi işine bak, şımarık kız.”
“Ne şımarığı Teyzem, senin için diyorum. Gül azıcık ya. Seni bir gün güldüreceğim.”
“Sen işine git diyorum sana. Geç kalıyorsun yine”
“Bana bir şey demiyorlar ki. Yoksa seninle vakit harcar mıyım?”

Halide, hızla kahvaltı hazırlığına devam ediyordu bu konuşmadan sonra da. Haftanın ilk kahvaltısı hep önemliydi eşi için.

Mehmet biraz daha geç giderdi işine sokağın diğer sakinlerinden. Ancak her sabah mutlaka evinden çıkar biraz yürüyerek, bakkaldan gazetelerini, ekmeğini alırdı. Bu arada gördüğü herkese iyi niyetlerini, güzel sözlerini sıralardı. Bunu hiç ihmal etmediğinden sokakta çok sevilirdi.

“Okumuş adam yine de bak herkesle arkadaş. Kimseyi küçümsemiyor.”
“Evet. Çok iyi bir adam. Bir de evlense…”
“Evlenir elbet. Ülke sorunlarından fırsat bulursa”

Harun tek başına yürüyemediğinden her sabah bakkalın çırağı O’na ekmeğini, gazetesini evine kadar götürürdü. Bakkalın çırağı bu gidişten çok memnun olur, sabahları güzel bir sohbetle güne başlamış olurdu. Harun’un güzel konuşması çok mutlu ederdi. Kimse O’nun kadar kendisiyle ilgilenmiyordu. Bakkalın çırağı için öğrenecek o kadar çok şey vardı ki…

Nebahat, bu sokağın sakini olmamasına rağmen tanınırdı. Çünkü çalıştığı evde yıllardır tüm alışverişi kendisi yapardı. Erkenden işe başladığından, öğlene doğru evden çıkarak sokaktakilerle merhabalaşabilirdi. Bunu da severek yapardı. Herkes O’na sokağın sakini muamelesi yaptığından bundan kendisine ciddi pay çıkarırdı. Mutlu olurdu. Sakala girdiğinde, hemen bir iki evle ilgili dedikoduyu ihmal etmezdi.

“Bizim Yavuz Bey yine çok sinirli. Eşiyle kavgalı evden çıktı. Oğlunu odadan çıkaramıyorlar bir türlü. Canım çıkıyor vallahi.”
“Düzelir. Oğlan kötü durumda mutlaka düzelir. Üzerine gitmesinler çocuğun. O da unutur.”
“Yok düzelmiyor bir türlü. Her gün daha kötü durumu. İyice içine kapandı”
“Telaş etme sen kendi işine bak.”
“Zaten onun için dertliyim. İşime bakamıyorum. Evde sıkıntı büyük. Bana da kötü davranıyorlar.”
“Geçer bacım, geçer.”

Nebahat’in günlük dedikodusuyla seslenen ortalık öğlene doğru daha sesli hale gelmeye başlar.

Mehmet için artık işe gitme zamanı gelmiştir. Hafta sonu dinlendiğinden biraz uyuşuk ama yine de dimdik evinden çıkarak yürümeye başlar. Naci hastanede yatan çocuğu için birkaç parça eşya almanın derdinde koşturarak evine girerken Mehmet’le karşılaşırlar:
“Nasıl oldu çocuk?”
“Bilmiyoruz. Bekliyoruz hala.”
“Allah şifa versin, hadi sen işine bak, ben geç kaldım.yapabileceğim bir şey olursa…”
“Biliyorum sağolasın.”

Gaffar, çocukları için ekmek parasının derdinden sokaktakilerle pek iletişime girmezdi. Vakti de yetmezdi ancak eşi herkese görüşür, dertleşirdi:

“Gaffar geçen hafta çok kötüydü. Bu hafta iyi olsa bari. Adam çok yıpranıyor. Üzülüyorum ve korkuyorum. Ya O’na bir şey olursa?”
“Merak etme, sapasağlam adam. Ne olacak.”
“Aslında işi olduğu için şükür ediyorum. Ama yine de işte…”

Bakkal sokağın en önemli iletişim kaynağıydı. Herkes O’nunla bir iki kelam etmeden duramazdı. Çok sevildiğinden herkes her şeyini anlatırdı. Gaffar’ın eşi de haftanın ilk gününe böyle dertleşerek başlamayı ve moral bulmayı dileyerek bakkalla konuşmuştu. Oldu da. Daha mutlu döndü evine.

Akşama doğru yavaş yavaş herkes evinin yolunu tutarak daha hızlı hareket etmeye başladı. Haftanın ilk günü geçmeye başlamıştı, haftaya da alışılmaya… Yine herkes kendi derdine, kendi yüreğine dönmeye başladığında ise hava kararıyordu. Gün bitiyor, umutlar ertesi güne saklanıyordu.

İyi uykular “Bizim Sokak”

18 Nisan 2009 Cumartesi

Şiir Tadında








Bir gün kardelen, çimen, çam ağacı, fil, papatya, deve dikeni, karınca, aslan, gül, kaplan, deve, menekşe, geyik ve kunduz konuşuyorlarmış. “Ne olacak bu memleketin hali? “
Fil kimseye söz hakkı vermek istemiyormuş. Ağır ağır, oturaklı ama akıcı konuşmasıyla
“Düzelir, düzelir, neler gördük bugüne kadar, her şey güzel olacak, sakin olun….” Karınca sürekli araya girerek “Ben de konuşabilir miyim?“ diyormuş. Ama karınca bu, eti ne budu ne kimselerin umurunda değil. Gül hep gülümseyerek dinliyormuş konuşulanları. Geyik bir sözü alsa… Ah alabilse… Sabaha kadar artık Allah ne verdiyse…

Çam ağacı hep ayakta dimdik dinliyormuş memleketin halini. Nasılsa düzelir bakışıyla. Deve dikeni dertli mi dertli… Sanki dünyanın yükü onun sırtında. Kunguz oradan oraya hiperaktif davranışları cümlelerin arasına serpiştirip, ortalıkta ne üdüğü belirsiz şekilde dolaşıyormuş. “Aman bana ne ben işime bakarım” tavırlarıyla. Karınca kardeş hadi sıra sende “Ne ben mi konuşacağım. Durun konuşuyorum. Bir dakka, bir dakka ya durun neydi konuşma konusu ha ekmek kavgası, benim ekmekle sorunum yok zaten hep var, hep de var olacak…” Çimen ise kıpır kıpır, rüzgara kaptırmış kendisini. Aman kimse bozmasın keyfini.

Aslan kükremiş “Ben varken kime kalır memleketin sorununu çözmek. Çözülecek sorunları getirin ben hepsini çözerim. Oturduğum yerde, gerekirse savaşırım da sizler için. Var mı bana cevap verebilecek?“ Rüzgâr titretirken çimen birden dönmüş yüzünü aslana
“Var” Nasıl yani? “ Var cevabım size sayın aslan” “Söyle bakalım” “ Şey bırakın bu işleri bakın rüzgâr ensemizde masaj yapıyor dinleyin güzel sesi. Dinleyin bakın gördünüz mü yaşamak ne kadar güzel, bırakın memleketi önce kendinizi kurtarın.” Papatya desteklemiş çimeni. “Bence de” Yaşamak güzel diyerek çimenle birlikte gözlerini kapatıp dinlemeye başlamış rüzgarın sesini. Kaplan da katılmış onlara, çam ağacı, fil, deve dikeni, gül, deve, geyik, menekşe, karınca, kunduz bile. Ya kardelen!

Kardelen… Güzel kardelen. Karları delecek kadar kendine güvenen. Karların ortasında açacak kadar güçlü, kışın ortasında doğayı mutlu edecek kadar sevgiye aşık, memleketi içten mutlu edecek kadar akıllı, güzeller güzeli kardelen…. “Karakışta gösterir kendini tüm yaşama direnenler, karakışta gösterir kendini tüm yüreği yanıklar, karakışta gösterir kendini tüm sevgiler, karakışta gösterir kendini tüm yürekler, mutluluğa hasret kalanların umududur tüm savaşlar… Oysaki mutluluk içinizde, güven, sevgi, güç kendinizde… Memleket kendi ellerinizde, yüreğinizde. Bırakın konuşmayı, delin karları…”

Haklısın kardelen doğru söze bizden de bir şapka merasimi, sana hediye. Yaşa yaşayabildiğin kadar, yüreğin yettiği kadar, umudu tüm canlılara verene kadar…

Tüm karları delenlere, kardelen de benden hediye… Şiir tadında…

Reyhan Gazel

     ANLAMAYANLARA NOTLAR   Biliyorum. Kimsenin kimseyi duymayı beceremediğini biliyorum. Niye, bilmiyorum. Bilmek bile istemediğimden...