1 Şubat 2009 Pazar

Sevgi töreni







Bir an gelir yürek sesi bile duyulmaz olur. Kulakların duymaması bir tarafa, yürek, ‘yürek’ olduğunu unutur.

Törensel bir düzenekle kendinden çıkan yürek, kendisini bilemeden yaşamaya başlar. Bunu başaran, yürek dışında insana hükmeden bir yapının varlığını anlatır. Beyin, zeka, akıl… üçlemesi. Bu üçleme iş başına geçtiğinde olur olanlar. Yüreğe inat yaşananlar, yürekten sevgiyi söküp atarken, sevginin yerine hiç konmaması gereken üçlemeyi koyar.

Tören başlamıştır artık. Her birlikte aynı şekilde, aynı çizgide, aynı işleyişte… Yaşandığı gibi, bilindiği gibi, istendiği gibi, kabul gördüğü gibi… Gibi, gibi…

Törensel düzenekte yaşanan sevgilerin sıklığı, üçlemenin gücünü anlatıyor gibi görünse de, aslında güçten öte, güçsüzlüğü çağrıştırır. Yürek karşısında işe yaramayacak kadar üstelik. Nasıl yarasın ki?

Gardını alarak bir başına sessizce kenarda tutulan yüreğe ne yapabilir üçleme? Sadece törenden öte…Tören bitince herkes kendi evinde, yüreğiyle baş başa kaldığında üçleme, dörtleme olsa kaç yazar? Üçlemenin hükmü, tören bitimine kadardır.

Yaşantıların içine girdikçe, törensel sevgilerin sıklığını ve istenirliğini gördükçe, sevginin yürekten olmadığı anların, birkaç tören boyu kadar hüküm sürebildiğini bilememek zor olsa gerek. Görülmediğine göre…

Bedeni eline alan üçleme, basit gibi görünen yürekten çıkan küçük bir bakışla devreye girerken, üçleme biter, gider… Nereye? Bize ne?

Yüreklerin sevgiye sahip çıkan kararlılığı, sessiz ve inceden bir çığlığa dönüşürken, üçleme olsa kaç yazar? Tören nasıl olsa bitecektir, hiç bitmeyen tören var mı ki?

Törensel bir düzenekle yaşamaya alışanların, bir gün gelip yüreklerine teslim olduklarında söyleyecek küçük de olsa bir sözün olmayışı da bundandır. Nasıl olsun ki?

Üçlemeyle başlayan sevgilerin sıradanlığı, sıklığıyla paralel gittiğinden, yürek öyle durumlarda ‘yürek’ olduğunu unutmasın da ne yapsın? Unutmasa, üzülecek, gerek var mı, şu kısa yaşamda? Bundan da bize ne? Bize ne mi? Evet bize ne?

Herkes kendi yaşamını yaşar, istediği gibi hem de. Üçleme, dörtleme, beşleme, altılama…. Yüzbinmilyonlama… Balıklama… Hop diye. Bazen doğrudan direkleme… bize ne?

Doğruları bilene ne? Yüreklerini unutanların törenlerinden bize ne? Ama sıklıkla karşımıza çıktığından, bazen bize ne denmez. Her yerde, her an…

Birbirini seviyormuş gibi yapanlar, yaptığını sananlar, yapsa da beceremeyenler, ne yaparsa yapsın sevemeyenler… Üçleme, dörtleme, beşleme, balıklama… Canınız kaçlama istiyorsa… Törensiz yaşayamayanlar, törenlerde varlıklarını bulanlar, yüreklerini unutanlar… Tümünden bize ne? Gerçek sevgiyi bilenlere ne?

Gerçek sevginin yüreklerdeki ağırlığını ve gücünü bilenler, mutludur, her an mutludur. Tören olsun olmasın hem de. Yürekler törende olduğundan belki de.

Sayıyoruz; en çok üçleme yapanlar bir adım öne, yalan yok ama, en az yapanlar yerinde… Aradakiler canı nereye isterse…Şimdi en öndekiler bir adım sağa, marş marş… Aradakiler ister sağa ister sola, geride kalanlar, yerinde kalmaya devam etsin. Tekrar en öndekiler sağdan devam etsin, gidebildikleri kadar. Aradakiler aynen ne yaparsa yapmaya devam etsin, geridekiler yine yerinde…

Geriye kalan bizdendir. Aradakilerden kalan sağlar da bizimdir. Vermeyiz.

21 Ocak 2009 Çarşamba

Yürek Burkan Bir Öykü






Çorum'da yalnız yaşadığı harabe evde yaşam mücadelesi veren 80 yaşındaki Ayşe Yıldız, kendisine uzanacak yardım eli bekliyor.

250 TL gelirinin 150 TL'sini kira verdiğini belirten yaşlı kadın, bazı günler karnını doyurmak için şekerli su yapıp ekmeğini suya bandığını söyledi. Uzun yıllar önce eşinin vefat ettiğini ve yalnız kaldığını anlatan Ayşe nine, hayatta kalma mücadelesi vermeye çalıştığını anlatarak, "Tek çocuğum var onun da durumu benden daha kötü.

Bazen şekerli su bazen ise sabah kahvaltısında içine bir kase yoğurdun içerisine şeker katarak ekmekle yemeye çalışıyorum. Sadece karnımı doyursunlar yeter. Yaşım geçmiş, bu yaştan sonra ben parayı neyleyim, Huzurevine gitmek istemiyorum, şu yalnız dünyamda karnımı doyursunlar, bir de küçük bir soba alsınlar bana yeter" diye konuştu.

Sobayı yakamadığı günlerde soğukta oturduğunu ve battaniyeye sarılarak ısınmaya çalıştığını söyleyen yaşlı kadın, hayırsever vatandaşların kendisine yardım etmesini istedi.

4 Ocak 2009 Pazar

Kendini Çocuğunun Eğitimine Adadı







İzmirli anne, yürüme engelli 10 yaşındaki kızını kucağında okula götürüyor, teneffüste de kucağında bahçeye çıkarıyor..


İzmir'in Tire ilçesine bağlı Boynuyoğun köyünde yaşayan 36 yaşındaki Ayşe Keçeci, kendini, doğuştan yürüme engeli olan kızının eğitimine adadı. Taşımalı sistemle 5 kilometre mesafede bulunan ilçedeki Şehit Ali İhsan Kalmaz İlköğretim Okulu'nda okuyan 10 yaşındaki kızını 5 yıldır her sabah hazırlayıp yağmur çamur demeden kucağında okula taşıyan fedakâr anne, okulda bekliyor ve teneffüste de kızını yine kucağında bahçeye çıkarıyor. Saat 15.00'te dersler bitince de kızını servisle köye geri götürüyor. Eşi Mehmet Keçeci'nin (41) inşaat işçiliği yaptığını ve zar zor geçindiklerini söyleyen fedakâr anne şunları anlatıyor: "Ameliyat ve tedavi masraflarını eşimin sigortası karşılıyor. Ancak okul masraflarını zorlukla karşılıyoruz. Ben de bütün gün kızımı okulda beklemek zorunda kaldığım için çalışamıyorum. Kızıma akülü bir tekerlekli sandalye alınırsa belki daha rahat eder."

İDEALİ İNGİLİZCE ÖĞRETMENLİĞİ
Başarılı bir öğrenci olan Hatice de, öğretmeni ve arkadaşları tarafından da çok seviliyor. İleride İngilizce öğretmeni olmak istediğini belirten küçük kız, "İki kez ameliyat geçirmeme rağmen şimdilik yürüyemiyorum. Ancak doktor amcalar son bir ameliyat geçirdikten sonra ileride yürüyebileceğimi söylüyorlar. Okuluma tek başıma gidemiyorum. Çünkü hiçbir okul yapılırken engelli öğrenciler düşünülmemiş" diye sitem ediyor.

26 Aralık 2008 Cuma

ROBOTİZM




Kültürü profesyonel yaşayabilmenin önemi, dillerde olmasa da yüreklerde bütün hızıyla yaşanırken, kamusal alandan yoksun kalanların, yok sayılanların ve güçsüzlerin, yaşamın içinde var olabilmesi için,duruşunu değiştirmemekte ısrar eden bireylerin sayısı oldukça fazladır.

Kültür endüstrisinin, beklenmediği kadar büyük hızla “değişim” adı altında yüreklere bir tutam soğuk su serperek sunduğu hazır kültür kalıplarında, evlere hatta evlerin içine kadar rahatlıkla girebilmesinin etkisi ve mağdurun tarif edilmesindeki rol, “aynılık” kavramı paralelinde modernlik olarak sunulmaktadır.

Oysa ki, parmaklarımızın izleri bile birbirinden farklıyken, “insan” olarak yaşamda var olma şeklimizin aynı olması beklenir mi? Yaşamımızın aynı olması olabilecek bir şey mi? Paradigmamızın, algılayış durumumuzun, beden durumumuzun… Bu liste uzar.
“İnsan” olarak birbirimizden farklılıklarımızla ilgili düşünülecek, konuşulacak, yazılacak bir durumun varlığının olmadığı bilinirken, bir taraftan birbirimize benzer olmamızın istenmesi de ne? Yaşamda, mahallede, hastanede, postanede…Farklılıklarla yaşamayı bilmediğimizden mi?

Bir kalıptan çıkmış gibi davranmamızın beklenmesi, bir kalıptan çıkmış gibi yürümemizin istenmesi, konuşmamızın istenmesi… Ne kadar anlamlı? Sunulan hazır kalıpların kültür endüstrisinin sonucu olduğunu göremediğimizde, sunulan sistemin içine rahatça girebilmemiz kendimize “uzak duruş” şeklinde belirginleşmeye başlamaktadır.

“Robotizm” i hep düşündüm. Yaşarken, yaşamın içinde yaşamı anlamaya çalışırken…

”Aynılık” kavramıyla birlikte düşündüm. Gözümün önünde bir robot; düşündüm, düşündüm…Sonra insanlara bakınca, yaşamın içinde davranışları irdeleyince yine düşündüm. Aynı davranışları ardı ardına farklı insanlarda görünce, bir kez daha düşündüm. Başka işlerin içindeyken bile hep aklım bu işlerdeydi. Sonra düşündüğümü özetledim; “ROBOTİZM”

Tepkilerin aynılığı beni düşündürttü. Tepkilerin benzerliği üzdü. Yapılanların, yorumların birbirinin devamından öte, tekrarı kızdırdı. İnsanın robotlaşması sıkıntıya soktu. Kalıplarla düşünürken, bireysel ayrılıkların farkında olmamak, olamamak canımı acıttı. “Robotizm” dediğim gizli hastalığın yaygınlaşıyor olması ürküttü.

Değişen şartlar karşısında, toplumca çareler aranarak, uyum sağlamak adı altında bazı tedbirlerin alınmasını, alınmasının istenmesini kabul etmiyor değilim. Ancak, değişen şartlara uyumlulukla birlikte bireysel ayrılıkların göz ardı edilmesiyle, prototip insanın yaratılmasının beklenmesine itirazım var. Prototip insanın yaratılmasıyla, yaşamın orta yerinde farklılıklarıyla yaşamaya çalışan insanların hoşnutsuzluğunu anlayabilmek zor olmasa gerek.

Kültür endüstrisine paralel olarak beliren “ modern insan” modeli, elimizin altına hazır kalıplarla sunulurken, akılcılık ve insan etkinliği çerçevesinde düşünülmesi gereken bireysel ayrılıklar, “Robotizm” ile birlikte tüm yaşama sunulmaktadır. Kültürü profesyonel yaşamak isteyenlerin “ insan” vurgusunu bilerek davranması, “Robotizm”in en büyük düşmanıdır. Benzerliğin “insan” için geçerli olmadığını bilerek, yaşamı, yaşamın içinde, “ insan”ı, “ insan” da görerek…
Bir çok kitapta modern insan özelliklerinden sayılan “zamanla ilgili olmanın, başarı güdüsünün, aile ilişkilerinin zayıflamasının, geleneksel kişinin mistik dindarlığının…” yaşamın içinde “Robotizm”i benimsemeyenlerce reddedilmesi yadırganacak bir durum değildir. Ayrıca, “Robotizm”in modernleşmenin tek boyutlu gelişmesi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

“Robotizm” i belki ilk defa duyuyorsunuz, belki duydunuz, belki içinizden hep geçirdiniz. Bunu bilemem. Ama şunu iyi biliyorum ki, “insanı” kendinizce yorumladığınızda hep tanımladınız, belki neyi tanımladığınızı bile düşünmeden. “Aynılık” temellendirmesi yaparken, benzer eğilimleri düşünmeden uygulayanları görüp kızarken, bireysel ayrılıkları bildiğinizden ve herkesin bilmesini istediğinizden….

“Bir ‘insan’ tüm evrendir yürekten görene. Yürek aldatmaz; anlayabileni… Kandırmaz bir an bile…Yürek ağlamaz, evrenin tümünü bildiğinden. “Ağlama” der usulca gözlere, “ağlama daha görecek güzellikler var bulalım birlikte “ ama gözlere anlatamaz derinlerden akıttığı tüm güzellikleri. Yürek göremez diyenlere inat, yürek en uzağı görendir, bunu böyle bilene… Gördüğünde ise ağlayan gözlere anlatamadıkça, yürek çekilir insanın küçük evreninden. Çekilirken de kapanır kendine öncelikle. Bir daha hiç açılmamacasına.”

Yaşamda hiçbir “yüreğin” yok sayılmaması dileklerimle...

6 Aralık 2008 Cumartesi

"Ötekileştirdiğimiz" İnsanlar







Birkaç gündür oğlum ciddi sıkıntılar yaşıyor ve yaşatıyor. Derdini tam anlatamadığından, tepkilerini çözmek zorunda kalmak kaçınamayacağımız bir gerçek. Çözüyorum şifreleri, ard ardına yerleştirdiğimizde zor olmuyor. Ellerini daha sert ısırıyor, okula giderken üzerini giymemek için direniyor, sürekli birilerini kızdırmak istiyor…

Sıkıntısı var. Üstelik tepki verdiği arkadaşları…Onları çok seviyor ama yanlarına gitmek istemiyor. Neden acaba? Bir çocuk arkadaşlarını hem sevip hem yanlarında olmak istemiyorsa burada ciddi bir iletişim sorunu vardır. Bunu anlayabilmek zor değil.

Anlayabilmek zor olmasa da sorunu çözebilmek kolay değil. Bir çocuğun, bir başka çocukla iletişim şeklini değiştirebilmek kolay değil. Sorun değişmeyince yaşamda yaşanan bu sıkıntı, yaş büyüdükçe daha büyür. Bir süre sonra hiç çözülemez. Ağaç yaşken eğilir…

Yaşamın içinde birbirinden oldukça farklı insanları her zaman rahatlıkla görürüz. Konuşamayan, kilosunda normal dışı durum bulunan, bedeni herkes gibi olmayan…Biz bu insanlara “engelli” der geçeriz. Bizden uzak olsun da, söylemlerini de yanlarında yüreklerimizden geçirerek. Duygunun “engeli” olmayacağını düşünmeden, tıpkı yaşın olmadığı gibi. Duygu her yaşta, her şartta aynı izleri bırakır yüreklerde…

İstenmemek, kabul görmemek kolay baş edilir bir duygu değildir herkes için. Sürekli istenmemek ise görünmeyen engelleri ortaya çıkarır, bilene. Var olan engelin yanında üstelik. Tüm engelliler ve ailelerinin gerçekte yaşadığı gibi. Bir başka engelle de mücadele etmek zorunda kalmak kolay baş edilir değildir.

Ötekiler deyip bir kenara bıraktığımız “insanların” , bırakılan kenarda neler yaşadığını düşünmemek öncelikle “ insan” olmaya ihanettir. Evde konuşacak kimsesi olmadığı için ağlayan yavrularımla konuştuğumda , yaşanan ihaneti daha net görmek, yine de onlar için sevgi beklemek çok mu anlamsız?

Dışarıda “ötekileştirilmiş” gençlerin içinde bulunduğu sıkıntılı ruhsal durumları her an gördüğümden, yürekten üzülürüm. Yalnızlıklarını bile yaşamın kendisi diye düşünen gencecik bedenleri… Bir insan merhabasında kabaran yüreklerini yanlarında görmenin, o an aldıkları hazzı onlarla yaşayabilmenin bir sonraki adımını bildiğimden, içim daha büyük acı duyar. Vazife galibi olarak hayır yapmanın sonucunda rahat rahat evlerine dönmeleri gördüğümden... Ne vazifesi? Yaşam bu kadar mı basit, tek düze? Hep aynı insanlarla…

Merak etmeyin oğlumun sorununu çözebilirim. Yanındayız, hep… Ama her “öteki” çocuk bu kadar şanslı mı? Mücadele etmeyen, edemeyen ailelerinin yanında, arkadaşlarından sürekli uzakta kalabilmek o küçük yüreklerde nasıl yansır bilir misiniz? Ya da düşünebilir misiniz? Düşünmek bile istemeyenler için sözüm, düşünün!… Düşünün ki birilerini de düşündürün. Küçük yavruların, genç bedenlerin “ötekileştirilmesine” izin vermeyin. Onları sokaklarda görebilirseniz tabii ki. Onlar evlerinde, herkesten uzakta…Ama yürekleri hepimizle…Bekliyorlar.

22 Kasım 2008 Cumartesi

Ozan Şahin









Aşağıda yaşamından küçük bir kesit olan Ozan Şahin'in duyguları bulunmaktadır. 30 yaşında, müzisyen bir genç Ozan. Sitesinde video görüntülerinde bestesi de bulunmaktadır. Yürekli bir genci tanımak için biraz zaman ayırmanızı dilerim.




“Size, 1993 yılından bu yana içimde yanan volkandan bahsedeyim…

Ben o zamanlar, 10 yaşındaydım. Babam, Bingöl’de ortak bir operasyona katılmak için görevlendirilmişti. O zaman, babam Elazığ Jandarma Komando Taburu’nun Tabur Komutanıydı. Hatırladığım kadarıyla dört günlük bir operasyona gitmişti… Taburda asker abilerimden çok az kişi görevli olarak kalmış, taburun tamamına yakını operasyona gitmişti... O gün hava bulanık, yağmurlu bir hava görünümündeydi…

Akşam 19:00’a kadar taburda kaldım... Vakit geçmek bilmiyor, operasyondan bir türlü haber gelmiyordu... Ama benim içimde tarifi anlatılmaz ve çok farklı bir sıkıntı vardı. Bu sıkıntıyı içimde taşıyarak 19:15 civarı eve döndüm...

Akşam yemeğimi yeni yemiştik ki, birkaç dakika sonra karşı komşumuz ve oğlu bize oturmaya geldiler... Ardından birer birer, diğer rütbeli eşleri de bizim eve gelmeye başladılar. Bu gayet normal bir şeydi. Çünkü lojmandaki subay aileleri her zaman bir araya gelir, dayanışma içinde sohbetlerini ederler ve birbirlerine destek olurlardı... Ben de yine öyle bir toplanma olduğunu düşünerek içeride arkadaşım ile sohbet ediyordum...

Gece 20:00-20:30 arası annemin bağırmasını duydum... Dürüst olmak gerekirse, yaşlı ve hasta olan anneannemi kaybettiğimizi ve annemin 0’nun haberini aldığını zannettim...Ben inanılmaz bir şok içindeydim…

Çünkü benim bildiğim babam, yılların askeriydi ve 20 yıllık subay kolay kolay ölemezdi...Ama diğer yandan da kafamda ve yüreğimde fırtınalar kopuyordu... Annem odama gelerek, “Oğlum, baban öldü” dedi ve ağlayarak bana sarıldı...Ben hala, ölümü babama konduramıyor, bir türlü inanmak istemiyordum. Annemi teselli etmeye çalışıyor, operasyon bölgesinden haber alınamadığını tekrar tekrar anlatmaya çalışıyordum. Ama annem beni dinlemiyor, sürekli feryat figan ediyordu...O sırada kız ve erkek kardeşimi diğer bir subay eşi olan komşumuz yanlarına alarak evlerine götürdü. O zaman kardeşlerimin birisi 5 birisi henüz 7 yaşındaydı…

O ara lojmandaki evimizde inanılmaz bir telefon trafiği yaşanıyordu.. Bütün gece dua ederek: “Allah"tan babamın tekrar sağ salim evimize dönmesini diledim...” Henüz doymamıştım babamın kokusuna…

Güneş doğmuştu, çok yorgun ve harap bir şekilde yatağıma uzanmış vaziyetteydim. Sabah 9:302da babamın İl Jandarma Komutanlığında görevli olan devresi bir binbaşı odama geldi... Karşıma oturarak hatırımı sordu...Hiç bir cevap vermedim. Vermeye güç bulamadım dudaklarımda...

Ve derin bir nefes alarak, binbaşıya şu soruyu sordum: “babam şehit mi oldu ?”

“Evet, oğlum” dedi...Hiç konuşmadan, 15 dk. boyunca sürekli tavana baktım... Saat 11:00 civarı evimize bir hoca gelerek Kuran’dan ayetler okumaya başladı. . Daha sonra babamın naaşının Elazığ Askeri Hastanesine geldiği söylendi bize… Hastaneye doğru hareket ettik. Babamı son bir defa olsun görmek istedim... Morgda cansız yatıyordu..

Görünce “Baba” diye, bir çığlık attım.. 11:30"da Alaya hareket ederek, babamın Elazığ’dan uğurlanma merasimine katıldım. Babam ve Maraş’lı olan askeri Ahmet NALÇACI aynı operasyonda şehit düşmüşlerdi...

Elimde bir TÜRK bayrağı, önümde ay yıldızlı bayrağa sarılı iki tane tabut. Birinde babam, diğerinde hayatının baharında vatan için canını veren bir abim yatıyordu…

Merasim kıtası babamın askerlerinden seçilmişti... Hepsi beni çok yakından tanıdıkları ve sevdikleri için sessizce bana bakıyorlardı... Ben de onlara donuk gözlerle karşılık veriyordum. Sonra, yavaş yavaş yürüyerek alayın dışına çıktık.. Babamın ve askerinin bayrağa sarılı naaşını iki ayrı araca koydular... Askerinin bayrağa sarılı naşını aynı araba ile memleketi olan Kahramanmaraş’a gönderdiler... Biz de başka bir konvoy ile Elazığ Havalimanına doğru hareket ettik...

O sırada önümüzde yol almakta olan merasim kıtasının otobüsünün arka camı bana bakan askerlerle doluydu.. Camda boşluk göremezdiniz... Biz havaalanına giderken, karşı yönden bizim Tabura ait Land –Rover marka araçlar operasyondan dönüyorlardı.. Ve ben içimde tarif edilemeyecek duygularla o araçların geçişini seyrediyordum…

Havaalanında bizi bir askeri nakliye uçağı bekliyordu. Önce, babamın bayrağa sarılı naaşını uçağa aldılar.. Ardından annem, kardeşlerim, amcam ve ben uçağa bindik... Annem aldığı ilaçların etkisi ile yarı aygın yarı baygın bir vaziyette oturuyordu...

Havalanmadan önce uçuş personeli yanımıza gelerek tek tek başsağlığı dilediler.. Babaannem, büyükbabam, halalarım ve diğer amcalarımla beraber Ankara’ya doğru uçuşa geçtik...

Ankara’ya vardıktan sonra biz subay olan amcamın evine gittik...

O geceyi amcamın evinde feryat figan bir şekilde geçirdik. Gecenin geç saatlerine kadar en küçüğünden en büyüğüne kadar gelen subay ve eş dostun sayısını hatırlayamıyorum bile... Ertesi gün öğle namazını müteakiben babamı Cebeci Şehitliğine defnettik. O günlerde üç ay boyunca amcamın yanında kaldık. Gidip gelen rütbeli subayların ardı arkası kesilmiyor, her gelen bir vaatte bulunuyor ve bir daha gelmiyordu.. Daha sonraları bu durum sadece telefon aramalarıyla sınırlanmaya başladı...Verilen vaatler unutulmuş ne hakkımız olan lojman ayarlanmış, ne de öğretmen olan annemin Ankara da bir okula tayini yapılmıştı...Yaşadığımız bu gibi tatsız olaylardan sonra içimde olan okuma şevki de kırılmıştı...Lise tahsilinden sonra yaklaşık yedi sene kendi odamda kendime ait küçük bir dünya kurdum.. Şu an kaybettiğim yedi senenin ve gidemediğim okulumun hesabını kimden soracağı mı merak ediyorum?..

Babamın şehit olması ve yaşadığımız bu gibi olaylardan sonra annem yaşıtlarına göre çok yıpranmış ve erken yaşlanmış; kardeşlerimse babamı benim anlattığım babamla ilgili olaylar ve hatıralarda kalan fotoğraflardan tanımaya başlamıştı...
Her ne kadar bizimle ilgilenilmese de kimseye kırılmadım, darılmadım, küsmedim..
“Bir şehit çocuğu olmaktan büyük 0nur duyuyorum... Bir Atatürk milliyetçisi olarak babamın Türk tarihine geçen aziz şehitlerimizden biri olması bulunduğum her ortamda alnım ak başım dik bir şekilde ve gururlu bir biçimde davranmamı sağlıyor…


Ozan, şu an Ankara-Bilkent'teki Türk Silahlı Kuvvetleri Bakım ve Rehabilitasyon Merkezi'nde kalıyor. Ankaralı olup da, buraya yolu düşenler sadece bir merhaba demek için bile yanına uğrarsa, Ozan’a moral olur…

www.osahin.com

16 Ekim 2008 Perşembe

Engel Nerede?








Bedende, görüntüde, elde, ayakta, dilde, kulakta… Ne fark eder ki. Engellilik, yaşama ilişkin kendimizden kaynaklanan bir farklılıktır sonuçta. Bu farklılık öyle bir şeydir ki, neredeyse tüm ilişkilerimizi etkiler. Komşumuzla, arkadaşımızla, eşimizle, annemizle… Sürekli birilerinden yardım almak zorunluluğu ilişkilerin de seyrini değiştirir.

Oysa ki, her insan, bir başına yaşayabilmek, istediği anda iletişime girebilmek ister. Yani kendisini, küçük evreninde kendisi istediği gibi var etmek ister. İstediği algıları yaşantısına sokabilmek, istediği değerleri yaşayabilmek… Ancak, yaşama ilişkin sınırlanma durumu 'kendisinden' kaynaklandığında bunu yaşayabilmesi zorlaşır.

Yaşamaya dönük sınırlılıklar ise, tüm ilişkilerinde öndedir. Ellerini kullanamayan bir birey, başkalarının ellerini az da olsa desteğinde görmek durumunda kalır. Yürek acısa da… Bu, her birey için sıkıntılı bir durumu anlatır.

Kimse kimseye bağımlı yaşamaktan mutlu olmaz. Bu durum mutluluk vermez her şeyden önce. Ancak, bu sıkıntılı durum, ellerini kullanamayana ‘el verenlerce’ daha da zorlaşabilir. Bunu yaşamak zorunda kalmanın acısı öyle büyük olur ki.

Özellikle yaşamı daha iyi yaşamaya yönelik hakların talebinde yaşanan yürek acısı daha da büyür. Kırılgan yürekler daha da kırılır, zorlanır. Farklı yaşamak zorunda kalmaya kader denir de, buna kader denir mi? Denmez elbette.

Bu durumunda başlıktaki sorumuza tekrar dönelim: Engel nerede?

Yaşama bakışımızdaki kısıtlılıklar asıl engeli yaratır. Var olan engelle zaten zor olan bir yaşamı daha da zorlaştırır. Bunu yüreklerin anlaması, kabullenmesi zordur.

Engelle doğulabilir, engelli olunabilir ama engel çıkaran bir yaşamda var olmak kolay değildir. Bu zorluğa rağmen yaşamaya çalışmak, üretebilmek ise kendi başına ayrı bir zorluktur. Ama aşılabilir. Daha dimdik durdukça, yaşama daha doğru adımlarla atıldıkça, üretebildikçe…


Yürekleri kendinde olan tüm engellilere selam olsun

     ANLAMAYANLARA NOTLAR   Biliyorum. Kimsenin kimseyi duymayı beceremediğini biliyorum. Niye, bilmiyorum. Bilmek bile istemediğimden...