20 Ocak 2008 Pazar

Bürokraside memleket Havası




Yerliyim yerli olmasına
ilmik ilmik, damar damar
Yerliyim.
Bir dilim Trabzon peyniri
Bir avuç tiftik
Bir çimdik çavdar
Bir tutam şile bezi gibi
Dişimden tırnağıma kadar
Ressamım.
Yurdumun taşından toprağından sürüp gelir nakışlarım
Taşıma toprağıma toz konduranın
Alnını karışlarım.

Bedri Rahmi Eyüboğlu “Yurdumun taşından toprağından sürüp gelir nakışlarım” diyerek memleket sevdasını özetlemiş aslında. Bu güzel, duygu yüklü sözlerin ardından bizlere de yazılanların yürekten yaşanması kalıyor.

Dünya döndükçe aynı noktada durmayan “insan”lar, toplumlar, ülkeler, yaşamlar, kısaca yaşamı var eden her şey de değişiyor. “Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir” söylemiyle tüm felsefesini inşa eden Antik Çağ filozofu Herakleitos’u da haklı çıkartarak üstelik. Evrenin değişiminden her şey nasibini alır. Kıyafetlerimiz, algılarımız, evliliklerimiz, kararlarımız, eğitim biçimimiz, evlerimizin iç donanımı… Özetle aklımıza gelebilecek her şey değişim sürecinde yerini, olması gerektiği kadar mutlaka alır. Bürokrasi erki de.


Son yıllarda Türkiye’de bürokrat yapısının değişimini hep birlikte yaşıyoruz. Memleketin ücra köşelerinden çıkanların, etkili bürokratik kademelere gelebilmesi değişimin sonucudur. Geçmişte bürokraside etkili kademelere gelebilmenin koşullarındaki değişim, memleketin tüm bölgelerindeki insanları bir gün erk sahibi olabilme ihtimali nedeniyle geleceğe ilişkin motive etmektedir. Her hangi bir köyden çıkıp bürokrat olmayı başarmış bir kişi, bugün kendi köyündeki tüm gençlere, çocuklara olumlu bir model olmaktadır. ‘ Ahmet amcanın oğlu genel müdür oldu, ben neden olmayayım’ anlayışı, memleketin tüm köşelerini sarmaktadır.


Kültür çeşitliliğinin gerçek bir mozaik oluştuğu ülkemizde, her bürokratın yetiştiği kültürden aldıklarını, eğitimiyle birleştirerek oluşturduğu sentezin erke taşınması, dünyadaki değişimin yakalanabilmesine önemli katkılarda bulunacaktır. Memleketin en ücra köşelerinde yaşamış ve zor şartlar altında eğitimini tamamlayabilmiş bir bürokratın, yaşadığı zorlukları bireysellikten çıkartıp toplumsallığa dönüştürmesinin katkıları yadsınamaz.

Memleket havasının erke taşınmasının önemi Türkiye geliştikçe daha iyi görülecektir. Altın kaşıkla doğmayan, her bölgeden, her şarttan gelerek erk sahibi olan bürokratlar, kendi yaşadıkları zorlukları kendi elleriyle toplumun bütününü kapsayacak şekilde çözebilmenin hazzını tüm toplumla paylaşacaktır.

Türkiye’nin gerçek sıkıntılarını yerinde görebilenlerin, sıkıntıların giderilmesinde motivasyonu ve bilgisinin önemi büyüktür. Çözüme götüren kaynakların doğru harcanması da en az sıkıntıların kaynağının bilinmesi kadar önemlidir. Yetiştiği koşulların zorluklarını yüreklerinin derinliklerinden hisseden tüm memleket sevdalısı bürokratlar, sıkıntıların tümünü mutlulukla değiştirerek daha yaşanılır bir ülke için kaynakları da etkili kullanma yoluna gidecektir.

Bu değişimin tüm yüreklerde hissedilmesi dileklerimle…

Reyhan Gazel

18 Ocak 2008 Cuma

Başörtüsünü Bu Defa Benden Okuyun




Yıllardır üzerinde konuşmayan, yazmayan kalmadı. Kimileri kimilerini kızarak dinledi, kimileri kimilerini rahatlayarak okudu…Birileri çıktı konuştu, birileri evinde dinledi, sokakta yaşadı, mahalleliden duydu, konuşulanları dinleyenler bazen kızdı, bazen sevindi… Ama hiç yürekleri dinleyen, yüreklerden konuşanı görmedim, duymadım. Ya da bana denk gelmedi.

Başörtüsü deyince sadece aklıma yıllar öncesinden bir görüntü geliyor. Üniversiteye başörtüsü takarak geldiği için alınmayan ve okumak istediği her halinden belli olan bir kızımız, bir anda sinirlerine, yüreğine hakim olamayarak başörtüsünü adeta başından koparttı attı. Haykırdı, sessizliğini yüreğini bozarak ne yaptığını bilmeyerek, eylem derdinde olmadığını da belli ederek hezeyan içine girdi. Bu manzara yıllarca da gözümün önünden gitmeyecek. O an işin vehametini anladım. Bir genç kızın başörtüsünden koparken çektiği ızdırabı, hüznü, sıkıntıyı… ama okumak için tüm bunlardan ne kadar büyük bir yürek yıkımı ile vazgeçebildiğini…

Belki kişisel olarak hiç gündemimde olmamasına rağmen bu davranış bana yıllarca her düşündüğümde durumun başka boyutlarını da gösterdi. Hem yüreğime hem aklıma…Bu iş çözülmeli…”İnsan” ların kendi değerlerini kendilerinin istediği gibi yaşamasına yüreğimden istek duyduğum için, hiç anlayamadığım başörtüsü ile ilgili sıkıntılar herkesin yüreğinde çözülmeli.

İşin içinde kamusal alan olunca kuralların insanlar tarafından konan şekliyle yaşatılmak istenmesine devam kararını verenler, kamusal alanın kurallarının hiç değişmemesi gerektiğine inananlara sözüm; bir kez daha düşünmeleridir. Bu kuralların değişimle birlikte değişim sürecinde, değişmesi mümkün olmaz mı? Bu katı tutum niye?

İnatla iddia ediyorum; hiçbir kadın sadece simge olsun diye kendi görüntüsünü, kılık kıyafetini değiştirmez. Bir kadına istemediği bir şeyi yaptırmak çok zordur, görüntüsüyle ilgili istemediği bir şeyi yaptırmak ise nerdeyse imkansızdır. Eğer görüntü ya da kıyafet seçiminde bir tarz belirleniyorsa bu ancak kadının kendi yüreğindeki değerleriyle ilgilidir. Kendi istediği içindir. Zorla başörtüsü taktırılan bir kadın bir yolunu bulup zorlayanlardan uzaklaşınca illaki kendi istediği görüntüyle dolaşır. Hiçbir kadına zorla saçlarını kapattıramazsınız. Çünkü, başörtülmesi sadece başın örtülmesi değil, yaşantının da şekillenmesidir. Dinsel yaşantının yaşamın orta yerine konmasıdır. Buna karar vermek ve bu karara uygun yaşamaya çalışmak ancak kişinin kendi isteğiyle olabilir. Kendi değerlerini yaşama katmasındaki istek…

Başörtüsünü takmak ya da başörtüsünü çıkartmak bir karardır, her şeyden önce kişisel bir karar. Yaşam tarzını anlatan, çevreye gösteren bir karar… Yaşantılarıyla ilgili kendi değerlerini kapsayan kararları verenler, yaşamdan uzak durmak üzere bu kararı vermemişlerdir. Tam tersine yaşama "kendileri" gibi katılma kararı almışlar, bir duruş sergilemişlerdir. Üstelik, yaşama katılmamanın sadece başörtüsü takmayla sınırlandırılması anlaşılır bir şey değildir.

Kılık kıyafetlerini istediği yaşam tarzına uygun şekillendiren kadınların da toplumda var olmak istemeleri aslında daha kararlı bir duruşu sergilediği için, takdir edilecek bir durumdur, eleştirilmekten öte. Belli bir duruşu, tavrı olan kadınların varlığının yaşama daha katılımcı bir ortam yaratacaklarının açık olarak bilinmesi gerekir. Kendisiyle barışık, kendisinin istediği şekilde giyinebilmenin rahatlığı, kadınların yüreklerini sardığından daha üretken olmaya da başlarlar. Tüm insanlar gibi…Erkek olsun kadın olsun, açık olsun kapalı olsun ne olursa olsun kendisini kendi ürettiği ya da istediği biçimde var edenlerin üretime olumlu katkısı açıktır. Burada tartışılacak bir durum yoktur. Ancak, insanların koyduğu kalıpların yine insanları üzdüğü günümüzde, bunun bile görülemiyor olması ürkütücüdür.

Başörtüsü değil tüm kılık kıyafet seçimlerine saygı duymak, sadece üretimlerine bakarak insanı değerlendirmek zor olmasa gerek.

Bunların ötesinde insanın kendi seçiminden dolayı yaşamdan uzak tutulmaya çalışılması, insan olmaya aykırıdır. Bunu kimsenin kimseye yapmaya hakkı olmamalı. Bir iş yerinde herkes kendisini beyniyle, becerisiyle var edebilmelidir. Kıyafetlerle değerlendirilen ya da kıyafetlerinden dolayı istenmeyen bir kadının yüreğinin ne kadar yara alacağının unutulmaması gerekir. Kendisini kendi istediği şekilde var etmeye çalışan bir kadının istenmemekten öte, daha çok kabul görmesi gerekliliği yüreklerde yerini bulmalıdır.

Sözüm, sadece başörtüsü taktığı için kamudan uzak tutulanlara değil, kendisini var etmeye çalışan, var etme nedeniyle yaşamdan uzak tutulanların tümünedir. Rahat olun. Bir gün sizi yüreğinden anlayabilenler olacaktır. Sizi sadece insan olarak değerlendirip, görüntünüzün üretiminizin değerlendirilmesine olumlu/ olumsuz katkısının olmayacağı günler emin olun gelecektir. Biraz daha sabır… Herkes için daha yaşanılır bir dünya için beklemeye değer. Ama yılmadan…Üretimle var olduğunuzu gösterebilene kadar…

Son sözüm; hiçbir zaman başörtüsü takmayı tercih edenlerden sıkıntı duymadım. Ama başörtüsü taktığı için sıkıntı yaşayanları gördüm, duydum, üzüldüm. Bir felsefeci olarak, insanların yaşantılarını oluştururken kendi değerlerini yaşamak istemelerini anlayabildiğim için... Bir engelli çocuk annesi olarak, yaşamda istenmemenin acısını çok yaşadım, yaşıyorum da. Ama hep sabırla çalıştım, ayakta kaldım. İstenmemek yüreğimi acıtsa da güçlendirdi. Herkes için mutlu, üretim dolu bir yaşam oluşana kadar da güçlü kalacak. Bunun için yüreğim yerinde… Kim hangi şartlarda çalışmak istiyorsa, katılabildiği oranda yaşama katılmalı. Bu yaşam herkesin, her yüreğin mutlu olması için dönmeye devam ederken…


Her şey yüreğinizce olsun…

Reyhan Gazel

17 Ocak 2008 Perşembe

Naylonda Ateş Söndürenler




Küçücük yaşında yaşamın onca ağırlığını yüreğinde hissedenler, büyüdüklerinde tek ayak üzerinde yürüdükleri evrende, o kadar güçlenirler ki naylonda ateş bile söndürebilirler. Naylonu yakmayacaklarını, naylonla birlikte hiçbir şeye zarar vermeyecekleri bilerek…

Bu bilmişlik, yaşamın tüm sıkıntılarına ayak direme şeklinde kendisini gösterse de aslında yaşama, yaşamın içinden küçük ancak anlamlı bir cevap de verir. Bu cevap, tüm yönleriyle kendisini yaşama gösterirken, bir taraftan her şeye rağmen çalışılabileceğinin cevabı olur. Çalışmak için naylonda ateş bile söndürülür dercesine…

Tüm güzelliklerin ard ardına karşımıza geldiği, gelmese de görmemiz gereken evrende, yaşamın ağırlığını bedeninden önce yüreğinde hissedenlerin zaferidir bu. Diken bahçesinde, güllerin güzel kokularını duyabilmek için gerekirse naylonda bile ateş söndürmek… naylonda ateş söndürebilmek… bunu zararsızca başarabilmek…hiç de kolay olmaz.

Yaşamın ağırlığıyla baş edebilmenin kolaylığı olamaz; bunu bilirim. Ama zorluklarla baş edebilmenin getirisini yüreklerde bulduğumuzu daha iyi bilirim. Böyle durumlarda zorluklara karşı durabilmenin, yüreklerin sağlamlığı karşısındaki kolaylığını da bilirim. Altın kaşıkla doğmadığımdan, diğer doğmayanların ateşle dansını görebildiğimden…

Yaşamın her adımında koca koca ateş toplarının olanca hızıyla ortalığa çıkmasını bekleyenler, ateş toplarının üstlerine gelmesini beklemeden ateşi kökünden yok edebilecek kadar engindir. Yaşamı küçücük yaşlarında gerçek yönleriyle görebildiklerinden, yaşamı anlayabildiklerinden, yaşamın bazen ateş gibi yakabildiğini düşünebildiğinden… hazırlıklıdır. Tüm evren karşısında dursa yılmaz savaşçı gibi dimdik…

Sokakta yürürken bile karşısına ani çıkan süratli bir arabanın tekerlek hızını, kendi adımlarıyla orantıya sokup hesaplayanlardır bahsettiklerim. Bu orantının doğruluğu karşılığında alacakları güven duygusunu hiçbir şeye değişmezler.Yeni bir araba macerasına kadar bu böyle sürer diyemeyeceğim. Sadece ani karşılarına çıkanların araba olmadığını bildiğimden…Yaşamın tüm iyi- kötü sürprizlerini görebildiğimden…

Her şeyde kendi yüreklerini var edebilmenin rahatlığı ile davrananlar, korkmazlar. Kuldan, kulun yapacaklarından, yaptıklarından…Naylonda bile ateş söndürebildiklerinden…zarar vermeden… gerekirse, ateşi ellerine alıp söndürebilecek kadar ellerine hakim olabilmeyi yaşayabildiklerinden…. öğrendiklerinden…

Yaşam zor, yaşayabilmek çok zor, yaşamda kendi değerlerimizi yaşamın içine katabilmek daha zor, ellerimizin ateşe değmemesini becermek çok daha zor, var olmak çok daha fazla zor…ama yüreklerimiz ellerimizdeyken her şey kolay… çok kolay…ateşi naylonda söndürmek bile çok daha fazla kolay…

Yine de ateşsiz bir yaşam dileklerimle…

Reyhan Gazel

16 Ocak 2008 Çarşamba

Yarım Yaşam




Evlerin arasındaki insanlar bazen figür olarak yüreklerimizde yerini bulduğunda, derinlerden figürleştirdiğimiz insanların gözlerini ararız. Buluruz da. Bir insandan öte, insanlar göz yığınları halinde etrafımızda gezerken, nereye gezdikleri değil, gezerken gözlerinin nereye baktığı daha çok ilgimizi çeker.

Yüreklerin gerçek yansımasını bulduğumuz gözler, böyle durumlarda ya tamamen kendisini dünyaya kapatmış, kendi yüreğinin içeriden istediği şeyleri görmekte, bazen de sadece etrafa bakmaktadır göremeden. İkinci durumda yürek, kendisine hapsolmuş sessizce beklemektedir, belki de küskün…

Yaşamın içinde bizlere eski olmayan onca yaşantı varken, istediğimizi istediğimiz kadar, istediğimiz biçimde yaşayamamak yüreklerin en zorlandığı durumdur. Bir yakınımızı kaybettiğimizde, çevremizde bizim ağlamamamızın rahatsızlık verdiğini düşündüğümüzde, acımızı içimize gömerken yaşadığımız durum. Çok mutluyken sürekli gülümsememizden sıkıntı duyacaklara karşı, gülümsememizi içimize gömdüğümüz durum…

İçimize gömülümü onca yaşantı, yaşanmamışlık varken, yüreklerimiz kendisini bize yetecek kadar ifade edemezken, gözler ne yapsın? Bir oraya bir buraya sadece bakar, çaresizce…Ya da kendisine dönüp, kendisini başka dünyaların içinde yaşar, sessizce…

Yüreklere soramadan yaşamamızın gözlerdeki karşılığı, figürleştirdiğimiz insanlarda kendisini daha net göstermez mi? Yaşamı daha iyi anlayabilmek için…Yaşama tam katılabilmemiz için…Böyle bir derdimiz varsa, böyle bir derdin varlığından yüreğimiz haberdarsa…

Gökyüzünün altında her şey eski…yürekler eski, gözlerdeki bakış şekli eski… tek yeni olan, bizim bunu ne kadar derinlikte anlayabileceğimiz…böyle bir durumu dert edineceğimiz…ne kadar dert edineceğimiz…

Tüm bu çabalar “insan” da “insan”ı bulma çabasıdır, bilene… Kendimizi bulma çabasıdır düşünene…koca evrendeki yerimizi aramamızdır, görebilene…varlık nedenimizin ortaya çıkışına vesiledir, anlayabilene…tüm bunları gözlerde bulabilmek ayrı bir çabadır, derinlerden bakabilene…

Yarım kalmış her şeyin acısı büyüktür. Yüreğimizin istediği kadar ağlayamamak, yüreğimizin arzuladığı kadar yaşamdan tat alamamak, yüreğimizin arzuladığı kadar gülememek….sevgimizi gösterememek, doğaya, insanlara…yaşama…yarım yaşamı yaşamak zorunda kalmak yorucudur, önce yüreklerde sonra gözlerde yorgunluk olması da bundandır. Evlerin arasında yürürken gözlerin ya sadece etrafını görmesi ya da sadece yüreğin derinlerden göstermek istediğini görmesi bu yüzdendir.

Yarım yaşamlara diğer yarının tamamlanması dileklerimle… İstediğiniz her neyse…

Reyhan Gazel

15 Ocak 2008 Salı

Paradigmanın Hareketi




Bazen bir bakış bile, sayfalarca yazının gücünden daha etkili olur. Eğer bakış yürekten çıkıyorsa tabii. Dillerin yalanı, bakışların yürek yansımasını bastırabilir mi? Yüreklerin gerçek paradigmaları harekete geçirdiğini bildiğimden rahatım…

Paradigmalar ancak dille harekete geçer diyenlere pek aldırmam. Tüm gerçeklerin yüreklerde olduğunu düşünmem buna yol açar. Yüreklerin sadece sözle değil, bakışla bile kendini ortaya koymasıdır anlatmak istediğim.Yaşamın ayrıntılarını göremedikleri, gerçek paradigmaları anlayamadıkları için, bakışları yaşamın orta yerine koymayanlara kızarım. Yaşamı anlayamamanın yaşama getireceği yükleri görebildiğimden kızarım.

Her şey süt liman görünürken bile bir bakışla felaketlerin yaşanması bana bunları yazdırtıyor. Yüreklerin yaşamda olmaması…dillere özenilmesi…yüreklere ‘çekil’ denmesi…Paradigmaların yaşamdaki önemlerinin görülmemesi…

“İnsan” ı “insan” yapan yerin kendini var ettiği, ortaya koyduğu yüreği olduğunu bilerek davranırım. Herkese, her yüreğe…Herkesin de böyle davranmasını istemem başıma iş açsa da vazgeçemem. Çünkü paradigmam kendisini böyle ortaya koyuyor. Her insanın özel ve tek olduğunu bir tez ya da öğreti olduğunu düşünenlere de kızarım. Bunu söyleyen diller yürekten gelen paradigmanın hareketi olmamalı…Bir yerlerde yanlışlık var.

Bir “insan” a lütfeder gibi, kendine ait değerleri vermek üzere, paradigmasını harekete geçirenlere bir çift sözüm var; insan… insan… var olma nedeni yüreği olan varlık…yüreğindekileri yaşatmak için yaşama beyniyle direnen eşsiz varlık…hatta yüreğini bir kenara atarak değerlerini yaşamaya çalışan özel varlık… Bir başarabilse, paradigmasını yüreğinden gelenlerle harekete geçirebilse üretime de geçecek olan akıllı varlık… Bekliyor… nereye kadar…Kendisinin özel olduğunu söyleyenlerin sözleri bitip yürekleri çalışınca mı? Yazık…

Doğarken ya da yaşamın içinde edindiği kendine ait olanları yaşama katabilmenin zorlukları bir yana, yüreğini boş bırakan “insan”, kendisini yaşayamadığında, yüreğinden gelen paradigmasını harekete geçiremediğinde ne olur? “İnsan”… olur mu?

Bu güne kadar hep paradigmayı bilimsel çalışmalarla ya da felsefeyle birlikte duydunuz… Felsefecilerin ancak kendilerinin anlayacağı kavramsal tartışmaların ortasında dinlediniz. Herkes ileri felsefe biliyormuş gibi üstelik. Oysa ki geçim, yaşama… derdinde olanların yüreklerin, yaşama katılmasını istedikleri paradigmaları aklınıza gelmedi. Gelemez de. Bu insanlar yazamıyor, okuyamıyor, dinlenmiyor… Sadece masaya yatırılıp düşünülüyor, konuşuluyor… Konuşamayanların paradigmalarının yok sayılması da bundan. Kulağı duymayan “insan” bir duyabilse…Ama bakış…Bu yüzden bakışlardaki paradigmaların yaşama kattıklarından bahsediyorum.

Engellilerin paradigmalarını anlayacak tüm okuyanlara selam olsun…

Reyhan Gazel

14 Ocak 2008 Pazartesi

Yürekten Dile




Yürekten yüreğe akanların tümünü, yüreklice anlamaya çalışırken, dillerin, dileyenlerin söyledikleri önemsenmez mi? Akan yürek olunca mutlaka önemsenir. Herkes…

Bir yüreği var edebilmek kolay değildir. Yüreği kendisi gibi, kendisinin istediği gibi var edebilmek en büyük zorluktur. Yüreklerin olmadığı işlerin iyi gitmediğini bildiğimden rahatça söylüyorum. Dillerin söylediklerinin, dillerin dilediklerinin yaşamdaki karşılığının diller ve dilenenler olduğunu bildiğimden…

“Seni seviyorum”… “ Ben de seni…” diyen diller, sevgi dilenmeler yürekten olmadığında diğer yüreğe sadece sözle akar, yürekler başka işlerle meşgulken üstelik. Dillerin, dilenenlerin o anda hükmü vardır ama yüreğe ulaşmadığından hemen söner gider…Nereye gittiği bu yazımızın konusu değil , benim konum hiç değil. Yürekleri yüreklerde aradığımdan…

Diller söyler, diler…Ne söylediğini kulaklar duyar ve karşıdaki kulak/kulaklar…Ya gitmesi gereken asıl yer duyar mı? Yürek duymadığında dillerin, dilenenlerin hükmü kalır mı?

Güzelliklerin, yaşanılması beklenenlerin gerçek yerinin yürekler olduğunu bildiğimden, dilleri hiç dinlemem, duysam da. Yüreğim başka yerlerdedir duyarken bile…Yüreğime gitmeyen uçar gider.

Yürekten çıkanların dillerdeki tadı bir başkadır. Dilenenlerin de. Yürekten olan her şey güzeldir, yaşamın tüm güzelliklerinin bulunduğu yer olduğundan yaşamdaki yeri tartışılmaz. Tartışan da yürekten değil dilden tartışır.

“Ağzı olan konuşuyor” lafı tam da aradığım laf aslında. Konuşan sadece ağız dercesine, konuşmak için ağız olması yeterli der gibi…Ama eksik olan yüreklerin dilleri konuşturması, yürekten dilenmesi…

Yürekten yüreğe akanların karşısında kim durabilir ki! Söylenenlere kim hayır diyebilir ki! Hiç görmedim, göreceğimi de sanmıyorum. Yaşamların ancak yürekten aktığını bildiğimden…

Yürekten dile, yüreğinden dinle, konuş… diyen diller haklı mı sizce?

Reyhan Gazel

13 Ocak 2008 Pazar

Bu Sabah Güneş Doğmuyor




Bazı sabahlar güneşin doğmadığını hissederiz. Aslında güneş doğmuş, yaşam yeniden kurulmuş, bulutlar olması gerektiği yerde, insanlar koşturmaya devam ediyordur… ama yüreğimiz güneşi göremeyecek kadar sıkıntıda. Böyle sabahların acı yüzünü yüreklerinizde hissederken neler yaparsınız?

Cevabınızı duyuyor gibiyim. “HİÇ” Evet, hiçbir şey yapmazsınız, tüm insanlar gibi. Tüm davranışlarımızın çıkış noktalarını belirleyen ve bedeni yönlendiren yürek hissizleşince, yüreksiz neler yapılırsa o yapılır. Yani “HİÇ” Yüreksizce yapılanların “HİÇ” olarak düşünülmesi garip olmasa gerek. En azından benim okurlarıma garip gelmemeli. Hala garip gelen varsa bilin ki, okurum olmamışsınız henüz.

Tüm yaşamımızın var olduğu yüreklerimiz yaşamdan tat almadığında, bedenlerin yaptıkları işe yarar mı? Yüreklerin yorulması bir anda da olmaz. Yürek sabırlıdır, bekler, bekler… Ama istenmeyenlerin üst üste geldiğinde kendinden geçer. Kendi gibi olmaz. Olması gerektiği yerinde durmaz. Bir başka şey olmayı da kendine yediremez. Beklerken yıpranmışlığı yaşadığından takati kalmaz ve güneşin doğduğunu bile görmez. Güneş bile bir şey ifade etmez.

Pırıltı içinde karanlıktadır o anda yürek. Kendine de dönemez. Dönse, kendinin gücü güneşi, kendine göstermeye bile yetmez. O kadar dardadır.

Bir hamle güneşe bakar yürek. Güneşin pırıltısını derinlerden görmeye çalışır. Hala kendine gelmeye çabası vardır. Ama pırıltıda bile karanlık görür. Beden bu anda bir sürü işle meşguldür. Yüreklerin olmadığı tüm işlerin içinde didiniyordur. Bir oraya bir buraya…Dokunmayın bedene bildiği gibi yaşasın sevgili okurlar.

Bir süre böyle güneşsiz günleri yaşar yürek. Ne yapsın! Tüm evrene aşık olduğundan güzelliklerin bitmediğini bilerek rahattır aslında. Bir an gelecek ve güneşi görecektir mutlaka. O an yürek kendine kendisi sahip çıkar. Çünkü kendinden başka ona güzel dokunacak kimse yoktur. O dokunuş, derinlerden hissettirir kendini. En azından yalnız değildir. Bir kendisi bir de kendisi…

Öyle bir an gelir ki yürek gözlerini daha iri açar. “Görmem gerekiyor güneşi” Görmeye de başlar, ‘görmem gerekir’ derken… Biraz daha zamanı vardır bilir…Ama pes etmez. Evrenin her yanı güneşin pırıltısı kadar göz kamaştırır. Bunu çok iyi bilir, bir kendi bir de kendi olduğu için…Sonra… “ Güneşi görüyorum. Tam karşımda işte. Tüm evreni aydınlatan benim karşımdaki güneş. O öyle bir ışıltı verir ki onsuz olmaz hiç bir şey. Güneşi görmeyenlere üzülürüm. Göremeyenlere de. Görmek bile istemeyenleri hiç anlayamam. Bir an görememek hiç görememekten daha iyidir. Üstelik güneş kaybolup geri geldiğinde daha derinlere girer. Bulduğumuzda çocuk gibi sevindirir bizi. Görün hepiniz güneşin doğuşunu, güneşi, yaşamı, yaşamın tüm renklerini…Hadi…” Aslında o anda yürek güneşi değil bir taşı görüyordur, karşısında taş ona güzel bir bakış atmıştır, gözü ona takılmıştır. Ama taş bile yüreklice bakıldığında güneş tadı verir, bilene, görebilene…

Herkesin güneşi öyle bir açsın ki gözleriniz sadece pırıltı görsün…

Reyhan Gazel

     ANLAMAYANLARA NOTLAR   Biliyorum. Kimsenin kimseyi duymayı beceremediğini biliyorum. Niye, bilmiyorum. Bilmek bile istemediğimden...