12 Ocak 2008 Cumartesi

Yürekten Akanlar




YÜREKTEN AKANLAR


Bir insanın en mutlu olduğu an, hangi andır? Bir insan, mutluluğunu göğe yükselttiği anda yaşadıklarını nasıl anlatır? İnsan kendini var ettiğini düşündüğü an ne yapıyordur? İnsan gerçek mutluluğunu hangi an yakalar?

En büyük mutlulukların yaşandığı an, gözler nasıl bakar? Gözler bakarken yürek nerededir? Yürek ne zaman ortaya çıkar? Davranışlarımızın içeriyi yüreği ortaya çıkarır mı? Yürekler görülebilir mi? Görülmesi gereken yürek midir? Yürek görülmese ne olur?

Yürekler düşünüldükçe sorular da birer birer dökülür; dilden, yürekten… Dökülmese ne olur? Yürek dökülmese yok mudur? İlla ki dökülmesi mi gerekir? …..

Yüreklerin varlığının yaşamda karşılığını bulması gerçekten zor bir iş. Yüreksizce yaşamaya alıştığımızdan mı ne? Kendimizi görüntümüzle var etmeye alıştığımızdan mı ne? Kurtulamadığımız yüreksiz bakışların etkisi neden azalmaz? Yaşam bu kadar kolay mı? Yaşayabilmek de…

İnsanın en mutlu olduğu anının, yüreklice ortaya çıktığı an olduğunu bilebilmek zor olmasa gerek. Yürekten yapılan tüm yaşam işlerinin, kendimizi var edebilmeye bir adım yaklaştırması mutlu etmez mi? Hem de çok mutlu…Yüreğimizin açığa çıkması bizi yorsa da…dışarıdaki yüreğimizin dış etkilere açıklığı bile canımızı acıtamazken…Asıl canımızın yüreklerde olduğunu bildiğimizden…

Bir insan doğduğu anda değil, yaşayabildiği anda gerçekten “var” olur. Bu öyle bir var oluştur ki, kendini tüm değerleriyle yaşama sunduğu andır. Bu sunuş, yürekten yüreğe güzel bir giriştir, bilene…Bu an insanın mutlu olduğu andır. Kimseleri gözü görmeden, kendi için mutlu olduğu, belki de tek andır. Kalıpların dışında, robotizmden uzak…Kendisi gibi, var oluş nedeni ile…

Yüreklerimizin konuştuğu an, gözlerimiz bir başka derin bakar. Tüm yüreklerin içine rahatça girerek, yürekleri, yüreklerin orta yerinde fethederek… Yüreklerini ortadan deldiren tüm yürekler, buna karşı koyamaz. Teslim…Ama bu teslimiyet zarar vermez. Yürek, hiçbir yüreğe zarar veremez. Yürek rahatlar, rahatlatır…Bu rahatlıkla gözlere gönderilen ışıltı, pırıl pırıl donatır tüm evreni; küçük evrenleri, büyük evreni…

Gözler pırıl pırıl evrenleri gözlerken, yürek olması gerektiği yerde “insandadır” “insanın kendisindedir. Dışarıda olsa bile… Dışarıdaki yüreği korumak, pırıl pırıl bakan gözlerdeki yüreği harekete geçirir. Yürek dokunur diğer yüreğe…Öyle bir dokunuş ki, karşılıklı var olmayı getirir devamında. Yürek ortadayken, kendindeyken güçlenir. Sağlam yürek kendine gelir. Kendi gibi olur, değerleriyle… Hem içindeki hem dışındaki eylemleri yönlendirmek isteyerek.

Eylemlerin yönlendirildiği anlarda yürek kıpır kıpırdır. Kendisini eyleme dökebilmek için sabırsızlanır. Eylemler engellendiğinde ise, en mutlu anlar, en mutsuz anlara dönüşür. Bu böyle gider… Yaşam öyle ya da böyle, öylesine devam eder…Yaşarken ölümü tadarak…

Yaşam tüm yüreklere gülsün…

Reyhan Gazel

11 Ocak 2008 Cuma

"Güzel" Nasıl Yaşar ?






“Ben güzele güzel demem, güzel benim olmayınca” cümlesi ne de güzel özetlemiş tüm yüreğimden geçenleri. Siz de benim gibi düşünüyorsanız ne duruyorsunuz o zaman….

Geçmiş yazılarımı düzenli okuyanlar ne demek istediğimi anladı aslında bu satırları okurken. “Güzel” i nasıl tanımladığını da…Satır aralarında bir kadından bahsetmediğimi bilerek üstelik…

“Güzel” yüreklerdedir, görebilene…Yüreklerin temizliğidir anlayabilene…Temizlik, ruhların saflığıdır hissedebilene…Saflık iyiliğe çıkar düşünene…Düşünen “insan” a kıymet verendir yüreği sağlam olana…”Güzel” yüreği sağlam olandır, bilene…Safça yaşamın içinde var olandır, temiz hislerle kendini kurgulayandır, düşünebilendir yüreklice…

“Güzel”, evrendeki tüm “güzel” lerden haberi olandır. “Güzel” e ulaşmak için yürekleri ağır olandır. Ağır yürekle kıpır kıpır gezendir her yanda, yüreklerin içinde…Yüreklere konmayan “güzel”e “ güzel” demem herkes gibi… Tüm yürekliler gibi…

Bir başkası açken tok uyumayı aklından bile geçirmeyen; “güzel”dir. Sokaklarda gezemeyenlere inat sokaklarda salına salına gezen “ güzel” değildir, olamaz da. Mağdur evinde ağlarken gülebilen hiç değildir. Acılarını yüreğinde, kimselere hissettirmeden yaşayabilendir; “ güzel”

“Güzel”, sabah sıcak yatağından kalktığında ilk aklına “insanlar” için yapacakları gelendir. Yürekten yapılanların iyiliğe çıktığını bildiğinden rahattır. "Kendini" öteleyip, yürekleri sıcacık sarmaya çalışandır. Ötelenen "kendinin", yürekler ısındığında geri geleceğini anlayabildiğinden hep rahattır. Her kötülüğün iyiliğe çıkacağına inanandır, yaratandan ötürü. Yaratanın kötülerle onun adına uğraşacağını bildiğinden huzurludur.

“Güzel” güzelliklerin tümünü yaşayandır. Güzelliklere daha çok yakınlaşabilmek için didinendir. Oturmayan, koşandır, yaşama yetişmek için. Yaşamı ardına alabilendir. “Güzel”, güzel güzel gülendir, herkese…

“Güzel” kalabilmek için hep yenilenendir. Yüreğini sürekli ısıtarak. Isınan yüreğin, sıcaklığını herkesin hissetmesi için…Yakın durur, kaçmaz, sever, sevilir, hep…Uykuda bile…

Herkesi aynı sevendir, ayrım yapmadan… Mağduru daha çok sever, muhtacı kendi bulur. Evinde ağlayanlara yürekten ağlar. Sokaklara daha derinlerden bakar. Gözlerin içine girer, gerçeğin sadece orada olduğunu bilerek…Gözlerden yüreklere iner…Asıl ulaşılacak yer yürektir onun için. Yürekler yalansızdır, bilir…

“Ben güzele güzel demem güzel benim olmayınca” cümlesi artık bir başka değil mi? Bir gün herkesin “güzel” olacağı günler uzakta mı sizce?

Reyhan Gazel

10 Ocak 2008 Perşembe

Allahın Emanetleri




ALLAHIN EMANETLERİ


Daha küçücük yaşımda sokakta bir mağdur görünce yüreğim ılık ılık akardı. Ardından dünyamın kararması ve yemeden içmeden kesilmem de bundandı. Kimseler bilmezdi neden yemediğimi. Çevremin tüm çırpınışları da boşaydı böyle durumlarda. Aç otururdum. Mağdur insanın ruh halini daha iyi anlayabileceğimi, bu şekilde destek olduğumu düşünürdüm.

Yıllar geçtikçe mağdurun tanımı da, durumu da değişmeye başladı yüreğimde. Geçmişte sadece aç ve dilenen insan olarak düşündüğüm mağdur, yerini dilenmeyen, aç da olmayabilen insana bıraktı. Dilenenlerin iş olarak düşündüğünü gördüğümden… Gerçek mağdurun kimseden bir şey isteyemeyeceğini anlayabildiğimden… Sadece açlığın değil bir çok olumsuzluğun mağdur olarak içeriklendirildiğinden…

Mağdur kimsenin mağdurluğunun kültürel etkilerle de şekillendiğini görmek en büyük yıkımdı yüreğimde. Kültürü kısaca yaşam tarzı olarak düşündüğümüzde, insanların kendi yaşam tarzlarında olmayanlarla yaşamı etkilemeye çalıştıklarını düşünmek bile acı verirken …Duygusu tamamen yok sayılarak dışlananların yok sayıldığını görmek, büyüsem de yüreğimi küçücük bir çocuk gibi ağlattı.

Yolda yürürken görülen ekmek parçasının öpülerek taşınması gözlerimi yaşartırken, nimetin en büyüğü olarak düşündüğüm engelli insanların tepilmesi, hor görülmesi daha çok ağlattı yüreğimi. Ekmeğini öpen, engellisi tepen millete bir şey diyememek de.

Mağdurun acısını bir başına yaşamasını tercih edenlerin toplumda söz sahibi olması dağladı geçti…”Gözümün önünden çekil” ifadelerinin gözlerde okunması yaktı. Kendine ait olmayan yaşantıları yok saymayı düşünenlerin varlığı rahatsız etti.

Muhtaçlığı mağdurlukla beraber düşündüğümde, muhtaç olanların mağdur görüntüsünde olmasının beklenmesi üzdü. Mağdurun sadece sokakta dilenenler olmadığını anladığımdan beri içim daha yanık. Muhtacın mağdur görüntüsüne tahammülü olmadığını bildiğimden…Kime muhtaç olabilir ki insan? “İnsan insanın külüne muhtaçtır” nasıl bir “insan” anlayışıdır anlayamam.

Mağdur insanın muhtaç olduğunu görememek en büyük ayıptır. Mağdurun bir insandan bir şey istememesi ise en zor durum. Bekleyip isteyememek... Sadece Allahtan istemek…Kula kulluk yapmamak, kuldan istememek yetmez mi?

Yaşam insanı sınar. Yaşamın içinde sınar. Acımasızca hem de. Her yapılanın karşılığı vardır mutlaka. İyiliğin de, kötülüğün de. Ama niyetleri yaşam kendi içinde sınayamaz. Niyetleri sınayacak sadece Allahtır. Mağduru muhtaç rolünde düşünüp kendini, verici olarak görenleri, gösterenleri niyetlerde buluruz. Niyetleri anlayabilirsek…

Sınanan niyetler ise yaşamda karşımıza çıkar. Kendisini verici gösterenler de alıcı bularak çıkar elbet bir gün.

Aklın ve vicdanın bileşimi olarak yaratılan her insan, bu bileşimi doğru yönetemediğinde yaşanan durumların başlıklarıydı yazdıklarım. Anlayabilene…

Reyhan Gazel

9 Ocak 2008 Çarşamba

5 Dakikanızı Buraya Alayım!




Güldür güldür gelen davulun sesi kulakları tırmalarken, zurnayı duyar mısınız? Arada bir silkinip duymamanız için bir neden var mı? Aralarda kaybolan ama dikkat kesilince duyulan zurna neyi tamamlar? Yokluğu neyi yok eder?

Davullu zurnalı bir açılışın temsil ettiği tarzın sizi ne kadar anlattığını bilemem ama, bildiğim bana çok şey anlatmasıdır.

Kültür karmaşasından sıyrılıp, yaşama kendi iç döngüsüyle bakabilmenin derinliği davulla zurnayla karşılanmayacak kadar farklı görünse de, kendi içindeki ahengini bildiğimiz davul- zurna bileşimi, yaşamı gerçek yüzüyle anlatır. Bir sesli, iki sessiz, iki sesli, üç sessiz, çok sesli, sessiz…Bir ileri iki geri, üç geri, iki ileri…Biri öne çıkarken diğeri kendi halinde, kendi halindeki öndeyken diğeri sadece…Tıpkı tüm yaşam gibi… İnsan gibi… insanlar gibi…

Bir anda başlayan davul sesi tüm yaşamı kaplarken, zurna da ona eşlik ederken herkesi alıp götürür başka diyarlara. Bu dünyadan çıkartıp çok gerilere, çok eskilere… Günümüzün dışına, zamanın gerisine… Bu dünyada duyulan sesler, bugünden çıkartır insanı, geçmişe götürürken… Etrafta kendinden geçerek koşturanlar, davulun zurna ile bileşimini klip çevirir gibi tepkilerle karşılarken, yürekler de kıpır kıpırdır. Davul kıpırdar, yürek oynar. Sonra bedenler…

Zurna aralarda renk katar sisteme. İnceden inceye kendi kendine çalar. Durduğunda dünya durmuş gibi gelir bir anda, yürekleri hareketsiz bıraktırarak. Tekrar sahne aldığında zurna daha çok duyulur olmaya başlar. Hiç bitmesin istenir. Çünkü davul tek başına baş ağrıtmaya başlamıştır artık. Ancak birlikte olduklarında anlam katarlar. Yürekler ikisini duyunca, ahengi hissedince yine kıpır kıpır olur. Bedenler de…

Odaya giren yabancının davul mu zurna mı olduğuna zaman karar verir. Kendi içinde an ve an farklı melodileri herkese göstererek… Herkesin ayrı bir renk olduğunu bildiğinden… Bekler…Kimini öne çıkartırken kimi geride bekler ama sesi, hareketi yok edilmeden. Birden ses öne çıkar inceden ama derin. Sonra alçalan ses yine kendini alçaklardan var etmeye devam eder. Yok olduğunda zaman durur. Renklerden birisinin eksikliği sanki tüm renklerin yok olduğunu anlatır. Odadan dışarı çıkınca başka bir karmaşa göze çarpar. Oradaki ahenk başka davul zurnanın çaldığı melodi gibidir. Başka telden… O da kendi içinde ahenk. Arasına girmek, uyum sağlamak kolay değildir.

Basit bir davul - zurna ilişkisinin tüm yaşamı anlatması kolay anlaşılır bir şey değil. Bunu kabul ediyorum. Ama zor da değil, bunu da siz kabul edin. Davulu kendi içinde değil, zurnayla birlikte düşünmek birlikteliklerin niteliklerini, renkleri oluşturduğunu göstermez mi? Renklerin birisinin yokluğu durumunda, yaşamın eksildiğini anlamak anlaşılır olsa gerek.

Kabul ediyorum, zorladım yürekleri. Yaşamı…Ama siz de kabul edin zorlamak gerek… Daha iyi anlayabilmek, yaşamın içinde var olabilmek için… deneyin… Yaşamın kendi içindeki ahengi derinlerden yakalayabilmek için deneyin. Ne kaybedersiniz ki!

Davullu zurnalı bir yaşam dilerim…Ahenk içinde…
Reyhan Gazel

8 Ocak 2008 Salı

Robotizm




Kültürü profesyonel yaşayabilmenin önemi, dillerde olmasa da yüreklerde bütün hızıyla yaşanırken, kamusal alandan yoksun kalanların, yok sayılanların ve güçsüzlerin, yaşamın içinde var olabilmesi için,duruşunu değiştirmemekte ısrar eden bireylerin sayısı oldukça fazladır.

Kültür endüstrisinin, beklenmediği kadar büyük hızla “değişim” adı altında yüreklere bir tutam soğuk su serperek sunduğu hazır kültür kalıplarında, evlere hatta evlerin içine kadar rahatlıkla girebilmesinin etkisi ve mağdurun tarif edilmesindeki rol, “aynılık” kavramı paralelinde modernlik olarak sunulmaktadır.

Oysa ki, parmaklarımızın izleri bile birbirinden farklıyken, “insan” olarak yaşamda var olma şeklimizin aynı olması beklenir mi? Yaşamımızın aynı olması olabilecek bir şey mi? Paradigmamızın, algılayış durumumuzun, beden durumumuzun… Bu liste uzar.
“İnsan” olarak birbirimizden farklılıklarımızla ilgili düşünülecek, konuşulacak, yazılacak bir durumun varlığının olmadığı bilinirken, bir taraftan birbirimize benzer olmamızın istenmesi de ne? Yaşamda, mahallede, hastanede, postanede…Farklılıklarla yaşamayı bilmediğimizden mi?

Bir kalıptan çıkmış gibi davranmamızın beklenmesi, bir kalıptan çıkmış gibi yürümemizin istenmesi, konuşmamızın istenmesi… Ne kadar anlamlı? Sunulan hazır kalıpların kültür endüstrisinin sonucu olduğunu göremediğimizde, sunulan sistemin içine rahatça girebilmemiz kendimize “uzak duruş” şeklinde belirginleşmeye başlamaktadır.

“Robotizm” i hep düşündüm. Yaşarken, yaşamın içinde yaşamı anlamaya çalışırken…

”Aynılık” kavramıyla birlikte düşündüm. Gözümün önünde bir robot; düşündüm, düşündüm…Sonra insanlara bakınca, yaşamın içinde davranışları irdeleyince yine düşündüm. Aynı davranışları ardı ardına farklı insanlarda görünce, bir kez daha düşündüm. Başka işlerin içindeyken bile hep aklım bu işlerdeydi. Sonra düşündüğümü özetledim; “ROBOTİZM”

Tepkilerin aynılığı beni düşündürttü. Tepkilerin benzerliği üzdü. Yapılanların, yorumların birbirinin devamından öte, tekrarı kızdırdı. İnsanın robotlaşması sıkıntıya soktu. Kalıplarla düşünürken, bireysel ayrılıkların farkında olmamak, olamamak canımı acıttı. “Robotizm” dediğim gizli hastalığın yaygınlaşıyor olması ürküttü.

Değişen şartlar karşısında, toplumca çareler aranarak, uyum sağlamak adı altında bazı tedbirlerin alınmasını, alınmasının istenmesini kabul etmiyor değilim. Ancak, değişen şartlara uyumlulukla birlikte bireysel ayrılıkların göz ardı edilmesiyle, prototip insanın yaratılmasının beklenmesine itirazım var. Prototip insanın yaratılmasıyla, yaşamın orta yerinde farklılıklarıyla yaşamaya çalışan insanların hoşnutsuzluğunu anlayabilmek zor olmasa gerek.

Kültür endüstrisine paralel olarak beliren “ modern insan” modeli, elimizin altına hazır kalıplarla sunulurken, akılcılık ve insan etkinliği çerçevesinde düşünülmesi gereken bireysel ayrılıklar, “Robotizm” ile birlikte tüm yaşama sunulmaktadır. Kültürü profesyonel yaşamak isteyenlerin “ insan” vurgusunu bilerek davranması, “Robotizm”in en büyük düşmanıdır. Benzerliğin “insan” için geçerli olmadığını bilerek, yaşamı, yaşamın içinde, “ insan”ı, “ insan” da görerek…
Bir çok kitapta modern insan özelliklerinden sayılan “zamanla ilgili olmanın, başarı güdüsünün, aile ilişkilerinin zayıflamasının, geleneksel kişinin mistik dindarlığının…” yaşamın içinde “Robotizm”i benimsemeyenlerce reddedilmesi yadırganacak bir durum değildir. Ayrıca, “Robotizm”in modernleşmenin tek boyutlu gelişmesi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

“Robotizm” i belki ilk defa duyuyorsunuz, belki duydunuz, belki içinizden hep geçirdiniz. Bunu bilemem. Ama şunu iyi biliyorum ki, “insanı” kendinizce yorumladığınızda hep tanımladınız, belki neyi tanımladığınızı bile düşünmeden. “Aynılık” temellendirmesi yaparken, benzer eğilimleri düşünmeden uygulayanları görüp kızarken, bireysel ayrılıkları bildiğinizden ve herkesin bilmesini istediğinizden….

“Bir ‘insan’ tüm evrendir yürekten görene. Yürek aldatmaz; anlayabileni… Kandırmaz bir an bile…Yürek ağlamaz, evrenin tümünü bildiğinden. “Ağlama” der usulca gözlere, “ağlama daha görecek güzellikler var bulalım birlikte “ ama gözlere anlatamaz derinlerden akıttığı tüm güzellikleri. Yürek göremez diyenlere inat, yürek en uzağı görendir, bunu böyle bilene… Gördüğünde ise ağlayan gözlere anlatamadıkça, yürek çekilir insanın küçük evreninden. Çekilirken de kapanır kendine öncelikle. Bir daha hiç açılmamacasına.”

Yaşamda hiçbir “yüreğin” yok sayılmaması dileklerimle...

Reyhan Gazel

3 Ocak 2008 Perşembe

Kızgınlığa Kızanlar





KIZGINLIĞA KIZANLAR…


Savrulup giden yılların sızısı ne kadar büyükse, yürek o kadar ağırlaşır. Yüreği ağırlaştıran sızıların baş tacı olan kızgınlıklar, sevgiyi yaşayamayan yüreklerde bulunduğundan yaşamda oldukça sık karşımıza çıkar. Çoğu insanın sevgiyi yaşayamadığını bildiğimden….

Sevgisiz yaşanan yaşamın insanı kızdırdığını, kızgınlığın da kızgınlığı getirdiğini bilmek rahatlatmaz. Kızgınlığın kendi kendine, sevgisiz ortamlarda yetiştiğini bildiğimden…

Kızgınlığın insana ait temel duygulardan birisi olduğunu bilebilmek bile rahatlatmıyor. Her an, her durumda, her yerde karşımıza çıktığını gördüğümden…Beklenmedik anlarda, ansızın…Sevgisiz yaşayan tüm yüreklerde…

Sevgiden kopmuş insanlara hep acırım. Yaşama tüm güzellikleriyle birlikte bakamadıklarından…Kızgınlığın bile yaşamın içinde kızgınlıkla cevap verilemeyecek kadar anlamlı olabileceğini anlayabildiğimden…

Kızgınlığın yürekleri birbirlerinden uzaklaştırması, yaşamın içinde en sık rastlanan durumdur, söylenenlere inat. Oysa ki yaşamda kızgınlık yerindeyse ve sevgi ile karşılığını buluyorsa, yaşamı daha da güzelleştirmez mi? Bize kızana gül uzatmak çok mu zor?

Kızarız, kızana…Her kızan gerçekten kızıyormuş gibi…İnsana sevgisizliği veriyormuş gibi… Sevgiyle yeşeren yüreklerde yaşanmayacağını bilerek, rahatım…

Bir gül kadar kıymeti olmayan yüreklerin, güle gösterilen özen kadar değerli görülmemesi kızdırır, bilirim. Ama kızdırana kızmayı anlayamam. Kızanların bazen iyi duygular içinde olduğunu düşündüğümden… Kızanlara gülümsemenin değerini yaşamın içinde gördüğümden…Kızanları utandırdığını yaşadığımdan…

Sevginin olmadığı her yerde kızanların da, kızana kızanların da, bulunabileceğini bilmek huzur verir. Her kızana kızmamanın büyüklüğünü de aynı zamanda.

Yaşamın içinde her şeyin birbiriyle örtüşen anlamları olduğunu düşünmek rahatlatır. Yaşama bakışı, mutluluğa kavuşmayı…tüm güzellikleri getirdiğini gördüğümden…

Kızgınlığa kızanlara küçük bir hediye…Her kızana kızmamak gerektiğini hatırlatarak… Gerisi size kalmış…

Reyhan Gazel

2 Ocak 2008 Çarşamba

Ölecek Zaman Yok!




ÖLECEK ZAMAN YOK!


Yeni yüzyılın “insan” manzaralarını anlamaya çalışırken, yaşamın içinde beynimizin hatta yüreğimizin en ücra köşesinde yer alan bir ifademizdir; ölecek zaman yok! Hatırlamak bile istemediğimiz bir gerçeğin yaşamımızda duruşunu, bulunuşunu anlatan zamansızlıktan geçiştirilen bir ifade. Benim için de çalışma arkadaşım Şevki Işıklı’dan aldığım bir ifade…

Yıllar önce, çoğu bayandan beklenmeyen derinlikte olan bir bayan arkadaşımla yaşama dair sohbet ederken, ölümü gündemimize almıştık. Ölüme, üstten bir bakış vererek konu edinmiştik. Ölüm kavramının beynimizdeki, yüreğimizdeki yansımasını şu ifadelerde bulmuştuk:

“ Ölüm, ertelenen istekleri, gereksiz koşturmacayı, gerçekleşmemiş beklentileri, yaşam içindeki tüm arzularımızın bir anda yokluğunu, kaybedilmiş umutları…anlatıyor. Mezarlıklar ise, yaşanmamış tüm güzelliklerin, anlamsız sıkıntıların, gereksiz mutsuzlukların gömüldüğü yerleri…üstelik dünya üzerinde sayılamayacak kadar çok olan…”

Bir “insan” ın yok olmasını anlatan ölüm, arkadaşımla sohbette yerini yok olan geleceğe, yaşarken gereksiz üzüntülerle geçen zamana bırakmıştı. Yaşama dair beklentilerin hiç bitmediğini bildiğimizden de devamında, “ölecek zaman yok!” şeklinde yerini bulmuştu. Yaşamda bitmeyecek gibi gelen zamanın bitişini anlatan “ölüm”, yok olmaktan öte, yüreklerin yaşarken de yok olabildiğini, yok sayılabildiğini, ertelenen isteklerle yorulduğunu, sızladığını anlatmıştı.

Aradan geçen yıllar, çok değişiklikleri getirse de ölümle ilgili yüreğimdeki yansımaları değiştiremedi. Halen mezarlıklarda gömülü olanların, bedenler olmadığını düşünürüm. Yaşarken yüreklere gömülenlerin olduğunu bildiğimden…Yürekte gömülü olanların içten içe bedenleri sardığını düşündüğümden…Hatta yaşarken büyük telaş içinde, ardımızda bıraktığımız olanca beklentiyi gerçekleştirememenin sıkıntısının ağırlığını anlayabildiğimden…

Öyle ki koşturmacanın, telaşın içinde, ölümü sadece bedenlerin yok olması diye geçiştirirken, yüreğimizin yaşayıp yaşamadığını düşünmeyen bizler, ölmeye bile zamanımızın olmadığını rahatlıkla ifade ederiz. Çünkü yaşarken, yaşamın içinde en büyük gerçek olan ölüm, yaşantılara giremeyecek kadar zamansız bulunur. Özetle o kadar zamanımız dardır ki, “ölecek zaman yoktur! Sanki yüreklerimiz gerçekten yaşıyormuş gibi, üstelik yaşarken…

Bir gün gelir, yüzleşiriz gerçekle. Yakınımızı toprağa verirken, kendimizin ani büyük hastalıklarında, bir cenaze töreninde…O an zaman durur, düşünürüz. Ne yapıyorum? gerçekten yaşıyor muyum?, yüreğim ne durumda?, ölmem için uygun zaman değil, daha evimin taksitleri bitmedi….Tabii…Sonra , ya sonra… tekrar koşmaya devam…Nereye koştuğumuzu, ne için koştuğumuzu düşünmeden… Yine yüreğimizin istediklerini yapabileceklerimizi yapmadan… Bir sonraki cenaze törenine kadar böyle sürer.

Yüreklerin düşünülmediği yaşamların, gerçek yaşamayı anlatmadığını bildiğimden bu kadar rahatım. Bu yüzden diyorum ki; “ ölüm, ertelenen istekleri, gereksiz koşturmacayı, gerçekleşmemiş beklentileri, yaşam içindeki tüm arzularımızın bir anda yokluğunu, kaybedilmiş umutları…anlatıyor.” Yaşamın içinde gerçekleşebilecekken, ertelenmiş, gerçekleşememiş her şeye sımsıkı sarılmamızın gerekliliği de bundandır. Gerçekten “ölebilmek” için…

Öldüğümüzde “ zamanı yoktu ölmek için yine de öldü” denmemesi, “öldü ama yaşamın içinde hala var“ denmesi için.

Benden bu kadar! Yine de herkese Allah’tan uzun ömürler dilerim. Yaşarken “ölmüş” olmamanızı da isteyerek…

Reyhan Gazel

     ANLAMAYANLARA NOTLAR   Biliyorum. Kimsenin kimseyi duymayı beceremediğini biliyorum. Niye, bilmiyorum. Bilmek bile istemediğimden...