<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282</id><updated>2012-01-18T16:05:14.076-08:00</updated><title type='text'>"YÜREK FELSEFESİ" RAYİHA</title><subtitle type='html'>Yürek hissedilir, yürekten yüreğe akış da...</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://reyhangazel.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><link rel='next' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default?start-index=101&amp;max-results=100'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>256</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-2875364858191773758</id><published>2012-01-18T16:04:00.000-08:00</published><updated>2012-01-18T16:05:14.083-08:00</updated><title type='text'>Sevgi Dedikleri</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-P4-CuKEp6Pw/TxdeNARDv9I/AAAAAAAAA2g/aowiqDZX_gw/s1600/imagesCA3GANS2.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 225px; height: 225px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-P4-CuKEp6Pw/TxdeNARDv9I/AAAAAAAAA2g/aowiqDZX_gw/s320/imagesCA3GANS2.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5699127430963511250" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Bir kuşun gözleriyle yaşamı görmenin güzelliğini bilenler, yaşamın insanı darda bırakacak güçte olmadığının da farkına varırlar. Geçmişin, boşa geçmişliğinin de üzüntüsüyle, yaşama karşı nasıl durulacağını bilmenin, geç de olsa yaşama katılışını keyifle izleyerek… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Sevgi dediğimiz şey, belki de yaşama küçük bir kuşun gözleriyle görebilmenin hafifletilmiş tadını almaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu öyle bir hafifliktir ki, yaşamın olanca ağırlığı karşısında küçük bir kuş yüreğiyle ama her şeyin üzerinde… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu öyle bir hafifliktir ki, küçük bir kuşa belki de imrenerek, onun gibi usulca yanaşarak, aniden kaçışı da anlatır, sıkça yapamayacağımız bir güzellikte…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu öyle bir hafifliktir ki, her şeye rağmen dimdik durabilmeyi, yüreğin içine koyduğu küçük ama derin bir hissi de yaşatarak…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu öyle bir hafifliktir ki, en ağır eşyayı bile kaldırırken, tüm ağırlığın yüreğin dışına verilmesini anlatır… Can acıtmadan…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu öyle bir hafifliktir ki, yürekli bir bakışın tüm sırlarını anlatan küçük bir kuştan öğrenilecek onca güzelliği söyletir… Rahatlatarak…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu öyle bir hafifliktir ki, tenimizin üzerine konan bir sinekten bile, yaşama dair epeyce bir nasihat verebilecek kadar derinlikleri anlatır… Doğaya aşık ederek…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu öyle bir hafifliktir ki, küçük bir kuşun kanatlarının kıpırtısını derinlerden yaşayarak, yaşama büyük bir rüzgarla savrulmasını getirir. Her yürekliye…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu öyle bir hafifliktir ki, küçük bir kuşun yaşamdan kaçışını değil, uzaktan yüreklice bakabilmenin tadını verir. Her kuş görene…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu öyle bir hafifliktir ki, bir kuşun gözlerinden bile, yaşamı yine yaşamın içinden bir bakışla sakince anlayabilmeyi getirir. Her bakışta… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu öyle bir hafifliktir ki, küçük bir kuşun gözleriyle görebildiği tüm yürekleri sevebilmeyi anlatır. Kendi yüreğinin dışındaki yürekleri de görerek…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu öyle bir hafifliktir ki, yaşama yukarıdan ama kapsayıcı bir olgunlukla katılabilmeyi sağlar. Her yüreksize inat…  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Küçük bir kuşun gözlerinde yaşamı görebilmenin tadını alanlar bir daha mutsuz olmazlar. Küçük bir kuştan öğrendikleri yaşama bakışı hiç unutmazlar. Çünkü mutluluğu tadanlar bir daha mutsuzluğa meyil etmezler. Nasıl etsinler ki? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Yaşamın tüm genişliklerini küçük bir kuşun gözleri kıvamıyla görebilenler, tüm yaşamı keşfedebildiklerinden, yürekleri onca güzelliğin içinde ışıl ışıldır. Başka nasıl olsun ki? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Küçük bir kuşun gözlerini bile görebilenler yaşamı görebildiklerinden, her şeyin farkındadırlar. Bu fark etme durumunda, yüreklice ortaya çıkabildikleri an yüreksizleri de çağırırlar. Ama yüreklerini, küçük bir kuşun gözlerinin içine hapsedemeyecek kadar tanımayanlar, yüreklerinin ışıltısına da engel olurlar. Sahipsiz bırakırlar. Bir başına yaşamasını isterler. Oysaki, tüm yürekler birbirine hasret gözlerle, kaçmadan, beklemeyi bilerek yaşamayı özlerler. Bu yaşama şeklini ararlar, bulduklarında mutlu da olurlar. Nasıl olmasınlar ki? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Sevgi denilen, küçük bir kuşun gözlerinde bulunan mıdır? O gözlerdeki ışıltıyı görebilmek midir? Işıltının arkasından bakabilmek midir? Başka olabilir mi? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Yaşamda küçük bir kuşun gözlerine hiç bakmayanların çoğunluğunu azaltmanın yolları… Bakabilene…&lt;br /&gt;Reyhan Gazel&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-2875364858191773758?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/2875364858191773758'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/2875364858191773758'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2012/01/sevgi-dedikleri.html' title='Sevgi Dedikleri'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-P4-CuKEp6Pw/TxdeNARDv9I/AAAAAAAAA2g/aowiqDZX_gw/s72-c/imagesCA3GANS2.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-5665854252483799246</id><published>2012-01-09T13:41:00.000-08:00</published><updated>2012-01-09T13:42:44.965-08:00</updated><title type='text'>Öykümde Acı Var!</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-YH4gg415HrE/TwtfTx3v_fI/AAAAAAAAA2U/O04uRpTzcYc/s1600/a%25C4%259Flayan.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 106px; height: 141px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-YH4gg415HrE/TwtfTx3v_fI/AAAAAAAAA2U/O04uRpTzcYc/s320/a%25C4%259Flayan.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5695750947149446642" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öykülerinde acı olanları düşlerim hep. Bu düş bazen, içinin gözyaşı olduğu bir öykü üzerine kurulurken bazen de gülümsetir. Acının ötesinden gelen beklenmeyen durumların güzelliği gülümsetir çoğunlukla. Arada bir de, insanı yaşamın içinde daha sıkı var eden direnç getirisi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşamı, yaşamın içinde kavrayabilmek her zaman hepimiz için kolay olmaz. Bu yüzden her daraldığımızda kendimizi gökyüzünün derinliğine bırakmak, o derinlikte yok olmadan gökyüzünde yaşıyormuş hissini yüreğimize yaşatmak gerekir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendisini gökyüzünde, derinlikler içinde bulan yürek hafifletir yaşama ilişkin yargıları. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gökyüzünden bakılan pencerede geniş düzlüklerin yanında engebeli boşluklar da daha iyi görünür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gökyüzünden yaşama derin bakışta her şey o kadar küçülür ki… Yürek o kadar hafifler ki… O zaman yeryüzü, gerçek duruşuna geçerek yaşama ilişkin sıkı, sağlam duruşu yürekte bulur öncelikle. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyküsünde acı olanların kendisini hep yeryüzüne sıkıştırmasını anlayamam bu nedenle. Oysaki gökyüzü tüm acıların yok olduğu, boşlukların doldurulduğu, güzelliklerin daha net göründüğü bulutları yüreğe yerleştirir.   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öykülerinde acı bulduklarım hep serinletir aslında. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşamın kızgın çöllerinde gezinmeyi alışkanlık edindiğimizden mi ne? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir insanın acısını hafifletmek için gökyüzünün serinleten etkisinden yararlanmak ne güzeldir.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabın başlığına bakıp yazılarımda acı arayanlara, “gökyüzünü” daha ilk satırlarda hatırlatmak da serinletici etkinin varlığının baştan kabulü olmaz mı?  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bana bu yazıyı yaşam yazdırttı. Acılarımla baş başa yaşarken kurtulma çabalarım, acılardan kurtulmaya çalışırken girdiğim derinlikler, acılardan çıkarken karşılaştığım insanlar, olaylar, durumlar… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yüzden acı olan her şey bana çok yakın. Aynı yaşamın yakınımda olması gibi. Çünkü yaşamın içindeyim. Acı olmayan bir yaşamı hiç görmediğimden herkesin acısı benim acım gibi. Kurtulma isteği de benim düşünsel mesaim… Nedenini söylesem ne dersiniz bilmem ama. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanki yaşama amacım. Acılar ve kurtuluş öyküleri… Acıdan kaçış öyküleri, acıyla yaşamaya alışma öyküleri… Kısaca dram içinde ayakta kalma mücadelesi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu duruşum beni yorsa da tüm yorgunlara ithaf etme isteğim beni dinlendiriyor.  &lt;br /&gt;Reyhan Gazel&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-5665854252483799246?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/5665854252483799246'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/5665854252483799246'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2012/01/oykumde-ac-var.html' title='Öykümde Acı Var!'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-YH4gg415HrE/TwtfTx3v_fI/AAAAAAAAA2U/O04uRpTzcYc/s72-c/a%25C4%259Flayan.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-7039992201030800877</id><published>2012-01-05T16:59:00.000-08:00</published><updated>2012-01-05T17:02:02.301-08:00</updated><title type='text'>‘İnsan’sa Anlar</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-1zWzGBsAnGo/TwZHv2ssNRI/AAAAAAAAA2I/luSzmIR3YhM/s1600/d%25C3%25BC%25C5%259F%25C3%25BCnen%2Bkad%25C4%25B1n.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 82px; height: 98px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-1zWzGBsAnGo/TwZHv2ssNRI/AAAAAAAAA2I/luSzmIR3YhM/s320/d%25C3%25BC%25C5%259F%25C3%25BCnen%2Bkad%25C4%25B1n.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5694317666318955794" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilgiyi&lt;br /&gt;Sevgiyi&lt;br /&gt;Temenniyi&lt;br /&gt;Seveni&lt;br /&gt;Yüreği&lt;br /&gt;Canlıyı&lt;br /&gt;Heyecanlıyı&lt;br /&gt;Mutluyu&lt;br /&gt;Keşfi&lt;br /&gt;Kederi&lt;br /&gt;Sezgiyi&lt;br /&gt;Duyguyu&lt;br /&gt;Aklı&lt;br /&gt;Mutsuzu&lt;br /&gt;İyiyi&lt;br /&gt;Sevilmeyeni&lt;br /&gt;Hüznü&lt;br /&gt;Çiçeği&lt;br /&gt;Hayvanı&lt;br /&gt;Yaşamı&lt;br /&gt;Yolları&lt;br /&gt;Ölümü&lt;br /&gt;Kitapları&lt;br /&gt;Hisleri&lt;br /&gt;Aşkı&lt;br /&gt;Metaneti&lt;br /&gt;Savaşı&lt;br /&gt;Hırsı&lt;br /&gt;Telaşı&lt;br /&gt;Güzeli&lt;br /&gt;Basiti&lt;br /&gt;Acıyı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Boşuna kendinizi kandırmayın; sürekli yaptığınız şey neyse siz osunuz." (Aristotales)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Reyhan Gazel&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-7039992201030800877?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/7039992201030800877'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/7039992201030800877'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2012/01/insansa-anlar.html' title='‘İnsan’sa Anlar'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-1zWzGBsAnGo/TwZHv2ssNRI/AAAAAAAAA2I/luSzmIR3YhM/s72-c/d%25C3%25BC%25C5%259F%25C3%25BCnen%2Bkad%25C4%25B1n.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-6803630017061019528</id><published>2012-01-01T13:31:00.000-08:00</published><updated>2012-01-01T13:32:59.437-08:00</updated><title type='text'>Sevsem mi?</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-cJz8b28AqCg/TwDRBC58A6I/AAAAAAAAA18/3okm_9DJRdA/s1600/tablo.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 127px; height: 150px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-cJz8b28AqCg/TwDRBC58A6I/AAAAAAAAA18/3okm_9DJRdA/s320/tablo.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5692779744886260642" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gökleri uçuk kaçık akıl, biraz da yalnızlık sarsa, bulutların içinden bir çift güzel göz baksa, bir sen kalsan, bir ben… Bir de gökyüzünün renkleri… Yine de sever miyim? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cıvıl cıvıl öten güzel kuşların yürek kıpırtısı her yanda dolaşsa, akrebim hiç bitmeyecek gibi gelen tırmanışı gözümün önünden aksa, bir de otlar serpilse… Yine de sever miyim? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pembe güllerin arasından küçük bir kelebek uçsa, uçarken de her yana neşe saçsa, gece olunca baykuşların sesini duysam… Yine de sever miyim? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ortada dolaşan kirpi gibi her yanı gezsem, küçük bir ceylan misali atlayıp dursam, inekler süt verirken kenarda beklesem… Bir ben, yine bir ben kalsak… Yine de sever miyim? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir şirin köpeciğin koşturmasını uzaktan izlesek, bulutlar dağılırken şöyle bir gezinsek, çiseleyen yağmurun altında beklesek… Yine de sever miyim? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnceden akan yağmurun altında uyuyakalsam, göklerde uğuldayan kent gürültüsünü inceden duysam, bir sen, bir de yine sen kalsan… Yine de sever miyim? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şeyi sevip bir seni sevmesem, seni sevip hiçbir şeyi sevmesem, bir başıma oradan oraya koşsam, almadı bir daha koşsam… Yine de sever miyim? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ufukta beliren küçük bir kızın gözlerindeki mutluluğu görsem, sinek misali her yana konsam, yaşamın en güzel gününü hiç düşünmesem… Yine de sever miyim? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölümün ardından gülümsesem, ölenin ardından acı çeksem, kaybolup gidenin yakasına yapışsam, bir biz, bir de yine biz kalsak… Yine de sever miyim? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapıların önündeki ayakkabıları kenara koyarken seni unutsam, unuttuğumun sen olduğunu hiç hatırlamasam, her masalda annemi düşünsem… Yine de sever miyim? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine de sevmeye devam etsem, severken hep gülsem, sevmeyi sevsem, seveni sevsem, sevse de bilmeyeni düşünsem, bilmeden seveni anlasam, düşünüp ne düşündüğünü bilemeyeni bekletsem, her yandaki kuşların sesini dinlesem, kuşları dinlerken üzülmesem, böcekleri gülerek kovsam, sevgiyi bilmeyeni anlayamasam… Yine de sever miyim? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gökleri, göklerin altındakileri, göklerin çok uzağındakileri, göklerin yerini bile bilmeyeni, bilse de söyleyemeyeni, yaşamı yaşayamayanı, yaşamları bilemeyenleri… Allah’a havale etsem… Yine de sever miyim? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Reyhan Gazel&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-6803630017061019528?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/6803630017061019528'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/6803630017061019528'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2012/01/sevsem-mi.html' title='Sevsem mi?'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-cJz8b28AqCg/TwDRBC58A6I/AAAAAAAAA18/3okm_9DJRdA/s72-c/tablo.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-6052572102592315375</id><published>2011-12-27T17:16:00.000-08:00</published><updated>2011-12-27T17:17:51.130-08:00</updated><title type='text'>Gelincikler Solmasın</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-LpHZLsWi38o/TvpuOTFMaLI/AAAAAAAAA1w/8MqbWXXFU2Q/s1600/Kad%25C4%25B1n3.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 103px; height: 130px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-LpHZLsWi38o/TvpuOTFMaLI/AAAAAAAAA1w/8MqbWXXFU2Q/s320/Kad%25C4%25B1n3.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5690982271055325362" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabahın ilk ışıklarıyla uyanan her yan, güzel bir çift göz karşısındaymış gibi umutla güne “selam” derken, hiç bitmemiş, bitemeyecek kadar sıcaklığı olan küçük bir gelincik ortada ama bir başına duraksıyordu. Bu duraksamanın yüzümüzde uyandırdığı geçici güzellik, kaba bir rüzgârın sessiz çığlığı ile yok olurken, insanın daha bir sevesi gelmesin mi? Sanki tüm yaşammış gibi ortada ama bir başına duran gelincik artık hiç gitmeyecek kadar dimdikti. Nereye gitsin ki? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gidecek yeri olmayanlar iyi bilir. Ortada duraksamaktan başka hiçbir yerde ayakta kalamayacak olan gelincik, gitmek istese bile gittiği yerde yaşayamayacağını, ayakta ölmesini de hiç kimsenin göze alamayacağını iyi biliyordu. Gelincik ölmemeliydi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yer yan koşturanlarla doluyken ölmemeyi bile kendisine iş edinebilecek kadar zorda olan gelincik için, dimdik durabilmenin zorluğu bir yana, kenardan onu süzenlerin iç geçirmesi de işe yaramıyordu. Bir gün birisi mutlaka kaba bir rüzgâra esir edecekti. Bekliyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Solmaması gereken tüm güzelliklerde olduğu gibi gelincikte de durum hep aynı kaldı. Hep bir başına ama duraksayan duruşu, gözlerin önünden olmasa bile yüreklerin ötesinde hep durdu.  Duracaktı da. Nasıl durmasın ki? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözlerin önünde olmasa bile, yüreklerin ötesinde kalan gelincik zorda dururken, gözünün önünden ayırmayanlar için bilinmezliklerle dolu sıcaklığın içtenliği, her yanı sardı. Nasıl sarmasın ki? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Gelincikler solmasın! Solarsa yürekler de solar” dercesine akan gözyaşlarına inat, kimseler gelinciğin kaba rüzgâra karşı durabilmesini sağlayamadı. Her bir kaba rüzgâr, derinlerden akıttığı esintiyi gelinciğin tam yüreğine kondururken, düşünmeden estirdi gitti. Nasıl düşünsün ki? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelincikler yok olmaya yüz tutarken, serin gelen bir günün ortasında, her yanı sıcak ama bir o kadar da kapsayıcı bütünlüğü ile kendinden emindi. Gelincik de kim? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kim mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelincik yüreklerimizin içindeki sevgi... Belki de tüm yaşam, olmadı yaşamın orta yeri, yine olmadıysa daha ne diyelim? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir şey demeyelim. Ne denebilir ki? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelinciğin orta yerde kendinden emin ama sıcacık duruşunu sevgi olarak bilmeyenlere ne denebilir ki? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hiç.” &lt;br /&gt;"Mutsuzluk aniden gelmez, onu hazırlayan nedenler vardır." (Balzac)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Reyhan Gazel&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-6052572102592315375?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/6052572102592315375'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/6052572102592315375'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2011/12/gelincikler-solmasn.html' title='Gelincikler Solmasın'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-LpHZLsWi38o/TvpuOTFMaLI/AAAAAAAAA1w/8MqbWXXFU2Q/s72-c/Kad%25C4%25B1n3.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-3838524037353637344</id><published>2011-12-22T15:40:00.000-08:00</published><updated>2011-12-22T15:41:49.881-08:00</updated><title type='text'>AĞIR YÜREKLER</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-QB1I1Y4iZfM/TvPANqduyZI/AAAAAAAAA1k/E44Y1EmNlq0/s1600/fren%2Bkad%25C4%25B1n.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 98px; height: 146px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-QB1I1Y4iZfM/TvPANqduyZI/AAAAAAAAA1k/E44Y1EmNlq0/s320/fren%2Bkad%25C4%25B1n.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5689102095268891026" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugünlerde iç huzursuzlukla birlikte dış etkilerle daha bir ağır olduk. Öyle bir hale geldik ki, artık yüreklerimiz yerinden kalkamayacak kadar kilo aldı. Hantallaştı, içimize sığmıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gencecik bedenlerin, yüreklerin daha yaşamın kendi rengiyle tanışamadan yitip gitmesi, neden gittiğinin ifade edilememesi, geriye bıraktıkları… Gölgemizden korkar halde yaşamaya çalışmamız… Ne oluyor bile diyemeden ayakta kalmaya çabalamamız…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir haller oldu yine. Gökyüzü yeryüzüne yaklaştığında yaşanan acı tabloyu hissederek ayakta kalmanın yorgunluğu mudur nedir? Birilerinin küçük oyuncular üzerinde yaptıkları büyük tezgâhları bilerek ama “bilmeden” yaşamaya çalışmanın ağırlığı da ardında… Ağırız çok ağır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüreklerin kendi hüznü bir tarafa bir de başka yüreklerin hüznünü yaşamaya çalışmanın ağırlığı bu. Bu öyle bir ağırlık ki, hiçbir şey yapamadan bakabilmenin bile ağır geldiği bir durum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuşlar, böcekler, çiçekler derken belki de unuttuğumuz başka yaşamların ağırlığı çöktü yine. Hem de hepimizin üzerine. Hiç kalkmayacakmış gibi derinlerden… İtiyoruz gitmiyor, tıpkı kâbus dolu rüyaların diş gıcırdattıran gerilimi gibi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölüm acıdır, herkes için acı. Kimsenin ölümü kimseyi sevindirmez. Bunu bilirim. Ama bazı ölümlerin acısını bile anlatamayız. Nedensiz, gerekçesiz… Ne kendimize ne yakınlarına. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağır yürekler daha da ağırlaşırken bir de yaşamın kendi içindeki rutin ağırlıklar bazen çekilmez gibi geliyor insana. Ama çekiliyor. Her başa gelen, her yaşanan, her yürek acısı çekiliyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biraz üzülerek, biraz sevinerek, biraz ağırlaşarak, biraz hafifleyerek yine de yaşamak güzel. Ağır yüreklerle yaşamaya çalışmak yine de inatla ayakta kalabilmek güzel. Gencecik bedenlerin arkasından huzur duaları edebilmek güzel. Dua edebilmeye şükretmek daha da güzel. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geriye kalan hüzünle birlikte acının getirdiği sıkıntı olsa da, daha da ağırlaşan yüreklerle hafiflemiş gibi çabalamak güzel. Her isimsiz kahramanın ardından dua ederek yaşayabilmek onların yüreklerine ölümden sonra bile konabilmenin tadını alabilmek güzel.&lt;br /&gt;Reyhan Gazel&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-3838524037353637344?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/3838524037353637344'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/3838524037353637344'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2011/12/agir-yurekler.html' title='AĞIR YÜREKLER'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-QB1I1Y4iZfM/TvPANqduyZI/AAAAAAAAA1k/E44Y1EmNlq0/s72-c/fren%2Bkad%25C4%25B1n.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-675808106779643753</id><published>2011-12-17T16:33:00.001-08:00</published><updated>2011-12-17T16:34:19.157-08:00</updated><title type='text'>Göğe Çıkan Yürek</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-Ghw_Nxm7qjQ/Tu01BNdSNvI/AAAAAAAAA1Y/VykN11le1-0/s1600/bayan.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 108px; height: 150px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-Ghw_Nxm7qjQ/Tu01BNdSNvI/AAAAAAAAA1Y/VykN11le1-0/s320/bayan.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5687260199347435250" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Yeryüzüne hâkim bir tepeden, usulca göğe yükselen tüm yüreklerin içindeki derin acıları nasıl anlatabiliriz? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Yeryüzünü inceden süzerek kendisini yerçekimine karşı koyamadan üfleten, üflettiği anda da yok olmaya yüz tutan yürek, yeryüzünü kendi cennetine çevirirken ne de mutluydu kim bilir? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Mutlulukla yaşamı bir tutanlara küçük bir göz kırparak şimdi daha da mutluyum demesin de ne desin? En azından yeryüzünden uzakta. Geldiği yerde, gelmemek için direndiği, gelmeye istekli olduktan sonra da şaştığı yerde. Şaşarak alışmaya çalıştığı her mekânda. Biraz şaşkın, belki de üzgün, ama geldiği yeri bilerek… Yeryüzünü anlayarak geçirdiği anların tümünü, en derin noktadan hissederken, göğe çıkmamak ister mi? İstemez elbette. Mutluluğa hasret yeryüzünden çıkmak mutlu edecektir artık. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; En azından yüreği özgürdür. Ayakları yeryüzüne bassa da. &lt;br /&gt;Kuşlar gibi, küçücük ama rahat. &lt;br /&gt;Her şeyin üzerinde ama en yakınında. &lt;br /&gt;İstediği anda uçarken ayaklarının yerde olduğunu bilmek de güzel. &lt;br /&gt;Bunu herkesin bilmesine gerek görmeden. &lt;br /&gt;Nasılsa değişemeyeceklere ne dese yine her şey aynı. Niye desin ki? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Kendisini küçük bir kuşun kanatlarında hissedenlere dostluktu yazdıklarım. &lt;br /&gt;Yalnızlığı paylaşan, kötü günü iyi yapan bir dostluk. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha ne olsun? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bazı kuşlar diğerlerinden daha yüksekten uçar." Friedrich Nietzsche&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Reyhan Gazel&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-675808106779643753?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/675808106779643753'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/675808106779643753'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2011/12/goge-ckan-yurek.html' title='Göğe Çıkan Yürek'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-Ghw_Nxm7qjQ/Tu01BNdSNvI/AAAAAAAAA1Y/VykN11le1-0/s72-c/bayan.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-6599640730552055487</id><published>2011-12-16T15:34:00.000-08:00</published><updated>2011-12-16T15:36:58.800-08:00</updated><title type='text'>Yeryüzü Dinle: Buradayım!</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-Eny_UPtUKBE/TuvWFchPUPI/AAAAAAAAA1M/rNmj1FFfE6c/s1600/EYES.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 128px; height: 96px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-Eny_UPtUKBE/TuvWFchPUPI/AAAAAAAAA1M/rNmj1FFfE6c/s320/EYES.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5686874343528681714" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gökyüzünden inerken huzursuz, korku dolu ve heyecanlı olanlar, iner inmez üzerlerine inen bir cesaret güdüsüyle yola koyulurlar. Yeryüzünü gökyüzü ile yakınlaştırabileceklerinden kuşku duymayarak… Gökyüzünden gelmiş olmanın doyumsuz sonsuzluğu ile işlerinin kolay olacağını sanırlar. Hadi canım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yola çıkarken yanlarında getirdikleri güzel duyguları henüz içlerine konmuş korku seliyle birleştirerek, başarılı olacaklarını bir an bile unutmazlar. Korkunun kattığı güçle, daha da hırsla yaşayabileceklerinden kuşku duymadan yaşayabilmenin tadını bildiklerinden, rahat davranırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeryüzünün tüm kâhinlerine uzaktan bir bakış atarak, “buradayım” demeleri de bundandır. Ama garip bir şekilde heyecanlarının kaybolmaya başladığını anladıklarında, başlangıçtaki umutları serinlemeye başlar. Bu serinleme bildikleri bir serinleme de değildir. Anlayamadan, bilemeden gerçekleşen ve kontrol dışında oluşan cinsten bir serinleme. Sanki duygu seli yerini duygusuzluğun seline bırakmış gibidir. Neler oluyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neler oluyor bile diyemeden yaşanan bir duygusuzluk seli, serinlemenin devamıyla birlikte gökyüzünü bile unutturmaya başlar. Artık, yeryüzünde başına bir haller gelenlerin, “dur” diyebilecek gerçeklere ulaşması gerekmektedir. Ama gerçek o kadar çoktur ki. İşin içinden çıkabilmesi için öncelikle gökyüzünü unutması şarttır. Yeryüzünde yaşayabilmesi için gökyüzünün bulunduğu yeri bile hatırlamayacak kadar uğraş vermesi önemli hale gelmiştir. Kendini de unutacak mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İner inmez duygu seliyle yaşamaya başlayan tüm yürekler, duygusuzluk seli karşısında ne oluyor bile diyemeden ardı ardına düşüncelere dalmaya başlar. Bu düşünceler yakasını bırakamayacak kadar önemlidir artık. Bir anda kendinden çıkmaya başlamasının bir nedenini bulma çabasına girişmiştir bir kere.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendinden çıkan, kendini tanıyamayan yürek, gökyüzünü arada bir hatırlamaya çalışsa da, önündeki “kendilik” sorununu aşamadığından, anlayamadığından zora girer. Bu zorluk duygusuzluk selinin yarattığını ve aniden yaşama girişini anlatan bir zorluktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne uyku kalır, ne düzen, ne de ‘kendi’. Kendinden çıkan herkesin yaşadığı gibi. &lt;br /&gt;Alışması mı gerekir, alışmaması mı? &lt;br /&gt;Yoksa yeniden çıkmayı denemesi mi? &lt;br /&gt;Gökyüzünü unutan tüm yüreklerin karmaşası şeklinde beliren bu sorular, yüreği yiyip bitirirken, ortada bir süre sonra yenilmiş bir yürek ve nereye baktığı belli olmayan bir çift göz kalır. &lt;br /&gt;Baktığı yerleri bilmediği 'kendi' için gören bir çift göz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gökyüzünden uzakta, yaşamın dışında yürek, gökyüzünü artık unutmaya başlamıştır. Nasıl unutmasın ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hoşlandığınız şeyi elde etmeye bakın, yoksa elde ettiğinizden hoşlanmaya zorlanabilirsiniz" (Shaw)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Reyhan Gazel&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-6599640730552055487?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/6599640730552055487'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/6599640730552055487'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2011/12/yeryuzu-dinle-buradaym.html' title='Yeryüzü Dinle: Buradayım!'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-Eny_UPtUKBE/TuvWFchPUPI/AAAAAAAAA1M/rNmj1FFfE6c/s72-c/EYES.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-5209440858135415842</id><published>2011-12-14T14:15:00.000-08:00</published><updated>2011-12-14T14:18:21.618-08:00</updated><title type='text'>GÖKLERDEN BİR MELEK İNDİ</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-gmRXfg3cWbk/Tukglxc2mXI/AAAAAAAAA00/JgFJWm7fSHA/s1600/oyun.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 112px; height: 114px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-gmRXfg3cWbk/Tukglxc2mXI/AAAAAAAAA00/JgFJWm7fSHA/s320/oyun.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5686111837833566578" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevdi. Bıkmadı yine sevdi. “Kötülükten, sevgisizlikten kimseye hayır gelmez” diyerek sevmeye, her nimete sahip çıkmaya yüreğinden söz verdi. Şükür etmeyi sadece sözle değil, şükür ettiklerini insanlığın hizmetine sunarak rahatladı. Bu öyle bir rahatlamaydı ki, yüzündeki ışıltı her geçen gün arttı. Göklerden bir anda yeryüzüne inmiş bir melek edasıyla, tebessümle, mutlulukla, huzur dolu yaşamını derinlerden bir bakışla herkese sundu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Tüm melekler gökyüzünden inebilir” düşüncesi, yaşamın yeryüzündeki acımasızlığını ilan etse de, yeryüzünde de yüreklerden inen melekler hep olmuştur. Evrenin sonsuzluğunu, yüreğindeki “insan” derinliği ile bütünleştirip, bütünleştirdiği küçük evrenini, tüm küçük evrenlerin hizmetine sunmak tüm meleklerin görevidir. Yeryüzündeki meleklerin… Yüreğinde melek iyiliği, niyeti taşıyanların… Güzel insanların… Huzur dolu yüzlerin…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuşların amansız bir huzur yarışı yaptığı gökyüzünde, yeryüzünde huzur yarışına pek de alışık olunmaması ne acıdır. İnsanlık adına büyük acı… Yeryüzünde, yüreğinde iyilikten başka bir şey taşımayanların varlığını bile bizlere unutturan büyük acı… Yeryüzünde yürekten melek olanların, tüm mağdur yüreklere katkısının büyüklüğünü bilerek, onları korumak, kollamak, daha büyük iyiliklere ulaşması için aracı olmak ne kadar önemlidir, bilir misiniz? Yeryüzünü biraz daha güzelleştirebilmek için çabalamanın, yüreklerdeki karşılığını anlayabilir misiniz? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm yaşanmış acılara, sıkıntılara, kötülerin yüzünün gülmesine inat, yaşamı biraz daha derinlerden, yüreklerin içlerinden görebilmek, gökten inmiş bir melek edasıyla var olmaya çalışmak uzun yıllar çabalamayı gerektirir. Bu öyle bir çaba ki, karşılıksız, sadece yüreklerin zenginleşmesi için verilen bir çaba. Görünmeyen, görünemeyen ancak huzuru hissedilen bir çaba. Gece rahat uyku uyutan bir çaba…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşam herkese, kendince bir şeyler sunarken, yüreklerin yok sayılmasını başarı olarak gösterirken, tüm bunların ötesinde, yüreklice yaşayabilmek kolay olmaz. Gerçek başarının yerinin farklılaştığı bir yaşam…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Farklılıklarla yaşamak, farklılıkları yaşamın kendisi kabul ederek, yaşamı derinlerden görebilmek, yürekleri yürekten konuşturabilmek zordur. Acıları yaşatanlar için… Acı verenler için… Farklılıkları göremeyenler için… İnsanı yüreklice düşünemeyenler için…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gökten inen melek, insanı sever. İnsanı insan olduğu için sever. Mutlulukla sever, gülümser… En büyük nimetin yerini hiçbir şeye kaptırmadan üstelik… Saf bir sevginin beslendiği yüreği taşıyarak… Saflıkla, koşulsuz bir sevginin yerinin yeryüzünde tahtı olmadığını bilerek...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm özel yavrularımıza...&lt;br /&gt;Reyhan Gazel&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-5209440858135415842?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/5209440858135415842'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/5209440858135415842'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2011/12/goklerden-bir-melek-indi.html' title='GÖKLERDEN BİR MELEK İNDİ'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-gmRXfg3cWbk/Tukglxc2mXI/AAAAAAAAA00/JgFJWm7fSHA/s72-c/oyun.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-4828912014794018217</id><published>2011-12-05T16:40:00.000-08:00</published><updated>2011-12-05T16:41:51.347-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-0PFgEPhhw5w/Tt1kq5V2gXI/AAAAAAAAA0o/-j7CuLIIhnc/s1600/Reyhan%2BGazel%2B%2528yeni%2529%2B026.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 213px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-0PFgEPhhw5w/Tt1kq5V2gXI/AAAAAAAAA0o/-j7CuLIIhnc/s320/Reyhan%2BGazel%2B%2528yeni%2529%2B026.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5682808992921190770" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;REYHAN GAZEL&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşaret Kuşlarım&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgiyle bakılan yaşamda, yürekli yaşanan yaşamda, yüreksizleri yok sayan anlayışta hep bir İŞARET KUŞUM devrededir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu “İşaret Kuş”um bazen ağır aksak yürüyen bir gencecik delikanlı, bazen de konuşamayan güzel bir kız çocuğudur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuşları oldum olası severim. Tüm yaşamın üzerinde “herkese selam” edercesine özgürlüğü anlatır bana. Bu özgür duruş hep cazip gelir. Nasıl gelmesin ki? Gökyüzünü yeryüzü yapan tüm duruşları içinde barındıran “İşaret Kuş” larım gibi… Yeryüzüne gökyüzünü indiren güzellerimdir tümü. Bana yaşama sevinci veren güzeller… Özgürce yaşamayı her an bekleyen umut gözleriyle bakarlar hep yüzüme. Bazıları bunu kolay başarırken bazıları ise hep zorlanırlar… Zorlansalar da karıncanın Kâbe’ye gitme hikâyesinde olduğu gibi özgürlük yolunca “ ölürüm” derler, herkese dedirtirler. Yavaş ama emin adımları herkese cazip gelir. Yeryüzünde gökyüzünü görebilen herkese… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İşaret Kuş”larım, yaşamı bildikleri gibi yaşarlar. Bilmediklerini pek düşünmezler. Hatta çoğu zaman bilmek bile istemezler. Dönüp bakmazlar. İşareti gösterirken herkese, neyi gösterdiklerini görebilenlerle paylaşmaktan geri duramazlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuş gibi özgür, yaşamı güzellikleriyle herkese gösterme derdinde olan “İşaret Kuş” larımı hiç bilmeyenler de var. Görmeyenler, burunlarının dibinde bile olsalar anlayamayanlar… Yaşamında, yüreğinde “ İşaret Kuş”u olmayanlardır bu insanlar. Onlara ilişmeyin. Bırakın dursunlar kenarda. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama “işaret Kuş”u olmayanlar “işaret Kuş” larıyla ilgili fikir belirtiyorlarsa o zaman yandık. Zaten hep yanıyoruz. Allah “İşaret Kuş” larını korusun bu insanlardan. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İşaret Kuş” unu görmeyenler…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşamın içinde tüm güzellikleriyle herkese iyiliği, güzelliği, sevgiyi, dürüstlüğü, yalansız yaşamı, insanlığı, yürekliliği, temizliği, saflığı… Anlatan “İşaret Kuş” larımı bugüne kadar görmeyenlere, görüp de görmek istemeyenlere, hep gördüğü halde kafasını çevirip işaret edemeyenlerle uğraşmalarına hatta kendisini işaret edici zannedenlere çok kızgınım.  İlişmeyin demem bundan. Zamanı gelince herkese ilişiriz ama “İşaret Kuş” larım işaret ettiği zamandır o zaman. Bırakın dursunlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İşaret Kuş”larını hep görenler…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşamda kendisi olarak yaşamaya çalışan, yaşamaya çalışırken de herkese işaret edecekleri güzellikleri seçip çıkaran ve bu güzellikleri hep gören herkese gösteren “İşaret Kuş” larımla her zaman birlikte olan insanlar da vardır. Bu insanlar gökyüzünü yeryüzüne indiren özgür bir yürekle yaşamayı seçmişlerdir. Bu seçim güzellerimin başarısıdır. Güzellerimi görenlerin seçimidir. Yeryüzünde gökyüzünü beklerden mutlu olmayı seçerken bir taraftan zorlukları da kabullenmişlerdir. Bu zorlukların mutlaka karşılığını alacaklarını bildiklerinden de rahatlardır her zaman. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İşaret Kuş” larımı yok sayanlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İşaret Kuş” larımı yok sayanlar için yaşam boş ama hoştur. Geçici bir hoşluk… Hoşluk geçici olunca gelen boşluk da büyük olur. Bilene… Yeryüzünü, gökyüzüymüş gibi yaşayanlar gökyüzünü yeryüzüne indirmeye çalışmayanlardır aynı zamanda. Çünkü yok sayılan gökyüzünü hiç bilmezler. Varlığını, insana katkılarını, güzellikleri, derinlikleri… Yazık diyelim, onları da geçelim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Güzelin ettiği söz de güzel olur”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İşaret Kuş” larım gökyüzünün güzelliklerini içinde barındırarak, güzeli en güzeli yeryüzüne indirirler. Hatta indirmekle kalmaz, gözümüze sokarlar ama gözü işarette olana… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İşaret Kuş” larımı bilmeyenler, onların güzelliklerini de göremezler, görmeye çalışsalar da… Güzellik yürekle görülür, bunu bile bilmezler. Güzeli görüntüde arayanlara mutluluk gelir mi? İşaret edilebilir mi? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peygamber Efendimiz (SAV) daha güzele ulaşmak için yanında “İşaret Kuşu” bulundurmadı mı? “İşaret Kuş”larıyla kendilerini daha güvende ve iyi hissetmedi mi? Bunu bile göremezler, yok sayarlar… Yürekleri de yok sayarlar. Peygamber Efendimize inat üstelik. Yazık ki ne yazık böyle insanlara. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özürlülerimiz, özel insanlarımız, güzel yavrularımıza müjde;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gün “İşaret Kuş” unu herkes öğrenecek. Herkes işaret edileni görecek, herkes tüm  yüreklere sahip çıkacak. Belki ömürler yetmeyecek ama… Yine de rahat olun. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;NOT: İşaret Kuşu ifadesi güzel insan İlke Öztan’a aittir. Bir gün herkes İlke”yi tanıyacak. O zaman işaret kuşundan tam olarak ne kastettiğim daha iyi anlaşılacak. Biraz daha sabır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgiyle kalın&lt;br /&gt;REYHAN GAZEL- RAYİHA&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-4828912014794018217?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/4828912014794018217'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/4828912014794018217'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2011/12/reyhan-gazel-isaret-kuslarm-sevgiyle.html' title=''/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-0PFgEPhhw5w/Tt1kq5V2gXI/AAAAAAAAA0o/-j7CuLIIhnc/s72-c/Reyhan%2BGazel%2B%2528yeni%2529%2B026.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-2831489568050359389</id><published>2011-11-29T13:40:00.000-08:00</published><updated>2011-11-29T13:41:56.238-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-PKWPxJzFlCE/TtVRaDTOdDI/AAAAAAAAA0Y/ukULKopyFPs/s1600/130168_s%255B1%255D.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 90px; height: 130px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-PKWPxJzFlCE/TtVRaDTOdDI/AAAAAAAAA0Y/ukULKopyFPs/s320/130168_s%255B1%255D.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5680536013002142770" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;RAYİHA ÇIKTI....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında tüm yaşamımız içerimiz ve dışarımız arasındaki derin ilişkiyle oluşmaz mı? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kardelen gibi, karları, karların ortasında usulca açandır; sevgi… Daha ne olsun?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgi dediğimiz şey, belki de yaşamı küçük bir kuşun gözleriyle görebilmenin hafifletilmiş tadını almaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyle bir sevgi istiyorum ki, gökyüzünün tüm yıldızlarını selamlayacak, hepsini ellerime değil, yüreğime konduracak, yüreğime konan yıldızlarla için için dans ettirecek…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle bir sevgi de, akıllardan önce yüreklerin konuştuğu bir sıcaklık, yüreklerden önce akılların konuştuğu bir ustalık…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğada gördüğümüz her şeyi yüreklere katacak bir derinlik, insanları en açık haliyle anlatacak bir akıl, kuşların yüreklerini düşünen bir bilinç…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne diyelim, otu bile gül gibi gösterecek bir bakış, geceyi gün ortası yapacak bir enerji, akşamları sabah yapacak başlangıç, her yanımı güzel insanlarla dolduracak bir hikmet yolculuğu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;REYHAN GAZEL&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-2831489568050359389?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/2831489568050359389'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/2831489568050359389'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2011/11/rayiha-cikti.html' title=''/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-PKWPxJzFlCE/TtVRaDTOdDI/AAAAAAAAA0Y/ukULKopyFPs/s72-c/130168_s%255B1%255D.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-3437663268080844737</id><published>2011-11-23T14:55:00.000-08:00</published><updated>2011-11-23T14:56:52.742-08:00</updated><title type='text'>ÇAĞDAŞ ENTÜİSYONİSTLER’</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-BjIvPK2Qcqw/Ts16LWlWU6I/AAAAAAAAA0M/k5woLdrfQ_E/s1600/CASHH5W9.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 100px; height: 132px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-BjIvPK2Qcqw/Ts16LWlWU6I/AAAAAAAAA0M/k5woLdrfQ_E/s320/CASHH5W9.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5678329040643445666" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;‘&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkesin her şeyi bilmesi bir tarafa, herkes her şeyi hisseder de oldu. Falcılar işsiz kalırsa şaşırmamak gerek. Herkesin eli yüreğinde hissedip duruyor, neyi mi? Yaşamı, kendisinin geleceğini, başkasının ne zaman terfi edeceğini…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşamın içinde bir sezgiciliktir gidiyor son zamanlarda. Bilerek atılan adımların yerini, hissederek atılan adımlar almış. Bilmeden hissedilirmiş gibi. H.Bergson yaşasaydı ne derdi acaba? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bergson, anlayış gücünün gerçeği kavramadaki yetersizliğini kendi düşünce düzeni içinde başka bir yetiyle gidermeye çalışmıştır. Onun "sezgi" adını verdiği bu yeti yapısı gereği kişinin iç evreniyle ilgilidir. Sezgi, içten olanı, özde bulunanı görme anlamındadır. Bilen kişinin en önemli özelliği de kendisinde sezgi denen yetinin bulunmasıdır. Akıl dışa dönüktür, sezgi ise içe yöneliktir. Aklın kavrayamadığı "süre"yi sezgiyle bilme olanağı vardır. Gazali de aklın ötesinde bir gücün bizleri doğruya ulaştırabileceğini anlatıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben filozofların yalancısıyım. Onlar böyle diyor, biz onlardan öğrenip yaşama aktarıyoruz. Ama “çağdaş entüisyonistler” aktarmakla yetinmeyip, yaşama doğrudan ‘bilmeden’ katıyorlar. Yazık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkesin her şeyi bildiğini düşündüğü günümüzde, her şeyin ‘sezilebildiği’ gündemi çok yeni aslında. En azından yaşamda etkinliği yeni. Değişimi onaylamanın belki de en büyük sıkıntısı. Değişiyoruz ama bazen istenmedik yönde… Bilgiden uzak kalarak, bilmeyerek, bilmediğimizi bilmeyerek, bilemeyerek, daha da vahimi bilmeye zaman vermeyerek… Yerine koyulan sezgi, kolaya kaçmanın ötesinde, çoğunlukla yanlışın da yerini sağlamlaştıran bir güç …&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilgiyle dolu bir yaşamda sezgilerin kullanılması anlamlıdır; bilene… Bilginin yanına sezginin güç olarak getirilmesi önemlidir; düşünene… İçe dönerek kendi yüreğimizi de yaşama katabilmemiz gereklidir; anlayabilene…Sezgi yerindeyse, olmalıdır; hissedebilene…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çağdaşlığın ölçütü, bilgiye ulaşabilmekle sınırlandırılırken, bir taraftan bilgiye sadece sezerek ulaşma arzusu pragmatik bir arzudur. Kolay yoldan kendimizi ifade etmenin arzusu. Uğraşmadan, yorulmadan, bilmeden… Sezgilere çevrede inanç varsa tehlikeli de olur. Bilgiye ulaşabilmenin hazzını uzat tutma ihtimaline karşı bir tehlike üstelik. Gelişebilmenin önündeki en büyük tehlike…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilgiye ulaşmada yetersiz olanların sezgiye yönelmesi bana bunları yazdırttı, sadece sezgi ile yaşamaya ve var olmaya çalışanların çokluğu beni kızdırdı, gelecek nesillere bilgiden uzak sadece sezilenlerin bırakılma ihtimali beni gerdi… Çağdaş sezgiciler arttıkça da devam edecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilgilerini sezgiyle süsleyenlere küçük bir hediye… Boşlukları doldurmak da size ödev…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Reyhan Gazel&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-3437663268080844737?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/3437663268080844737'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/3437663268080844737'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2011/11/cagdas-entuisyonistler.html' title='ÇAĞDAŞ ENTÜİSYONİSTLER’'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-BjIvPK2Qcqw/Ts16LWlWU6I/AAAAAAAAA0M/k5woLdrfQ_E/s72-c/CASHH5W9.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-7725310036301288033</id><published>2011-11-15T15:50:00.000-08:00</published><updated>2011-11-15T15:52:44.427-08:00</updated><title type='text'>Hasretlik</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-ho9lf0dCgb4/TsL7Q7CFmkI/AAAAAAAAA0A/Coo-BC6TuWI/s1600/adam.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 99px; height: 132px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-ho9lf0dCgb4/TsL7Q7CFmkI/AAAAAAAAA0A/Coo-BC6TuWI/s320/adam.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5675374748583172674" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçük bir kâşifin dünyayı aramasını &lt;br /&gt;Göklerdeki kuşun büyük solumasını&lt;br /&gt;Yerdeki taşın kendini bilerek yaşamasını&lt;br /&gt;Bir böceğin daha büyük böceği görünce kaçmasını&lt;br /&gt;Bekledim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yerin altındaki suyun, yere çıkmadan önceki sessizliğini anlatırken zorlanmak gibi&lt;br /&gt;Çimenlerin üzerinde debelenen atların, başını yukarıya kaldırırken rahatlaması gibi&lt;br /&gt;Bir bebeğin doğar doğmaz, ağlamaktan öte bağırmasını izleyenlerin mutluluğu gibi&lt;br /&gt;Küçük bir kuşun, yiyecek gördüğünde hemen konmasının ardından ansızın kaçması gibi&lt;br /&gt;Bekledim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Irmakları&lt;br /&gt;Gülleri&lt;br /&gt;Yürekleri&lt;br /&gt;İnsanları&lt;br /&gt;Bekledim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beklemekten yorulmadım&lt;br /&gt;Ağlamaktan bıkmadım&lt;br /&gt;Koşmaktan sıkılmadım&lt;br /&gt;Yürümekten vazgeçmedim&lt;br /&gt;Bekledim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bekleme dediler, bekledim&lt;br /&gt;Gelme dediler, geldim&lt;br /&gt;Gitme dediler, gittim&lt;br /&gt;Durma dediler, durdum&lt;br /&gt;Yine bekledim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyi? &lt;br /&gt;Belki de beklemeyi. &lt;br /&gt;Güzel günleri&lt;br /&gt;Gülümseyen yüzleri&lt;br /&gt;Huzuru&lt;br /&gt;Sevinci&lt;br /&gt;Mutluluğu&lt;br /&gt;Yüreği &lt;br /&gt;İnsanı.           &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Reyhan Gazel&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-7725310036301288033?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/7725310036301288033'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/7725310036301288033'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2011/11/hasretlik.html' title='Hasretlik'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-ho9lf0dCgb4/TsL7Q7CFmkI/AAAAAAAAA0A/Coo-BC6TuWI/s72-c/adam.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-8781021731552776680</id><published>2011-11-11T17:45:00.001-08:00</published><updated>2011-11-11T17:50:10.454-08:00</updated><title type='text'>YAŞAM DEDİKLERİ</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-BAWbqtfarZY/Tr3QuVOeodI/AAAAAAAAAz0/Fpl0MoOhHM4/s1600/Happy.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 72px; height: 127px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-BAWbqtfarZY/Tr3QuVOeodI/AAAAAAAAAz0/Fpl0MoOhHM4/s320/Happy.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5673920599947125202" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-mH-9GE2euGc/Tr3QjLcyviI/AAAAAAAAAzo/mYKexL_C7JU/s1600/yarim.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 119px; height: 111px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-mH-9GE2euGc/Tr3QjLcyviI/AAAAAAAAAzo/mYKexL_C7JU/s320/yarim.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5673920408344247842" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-vi1f3ATotcA/Tr3QTtgTXDI/AAAAAAAAAzc/8rvjTGauoqk/s1600/baan.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 87px; height: 130px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-vi1f3ATotcA/Tr3QTtgTXDI/AAAAAAAAAzc/8rvjTGauoqk/s320/baan.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5673920142607866930" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-s7m1vKW-JPQ/Tr3QOn5tUSI/AAAAAAAAAzQ/SWkUzis5aeg/s1600/d%25C3%25BC%25C5%259F%25C3%25BCnen%2Bkad%25C4%25B1n.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 82px; height: 98px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-s7m1vKW-JPQ/Tr3QOn5tUSI/AAAAAAAAAzQ/SWkUzis5aeg/s320/d%25C3%25BC%25C5%259F%25C3%25BCnen%2Bkad%25C4%25B1n.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5673920055204466978" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-F_rg0L_PYHo/Tr3QIm8ITFI/AAAAAAAAAzE/0wx0NT0wiB8/s1600/oturan%2Bkad%25C4%25B1n.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 105px; height: 120px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-F_rg0L_PYHo/Tr3QIm8ITFI/AAAAAAAAAzE/0wx0NT0wiB8/s320/oturan%2Bkad%25C4%25B1n.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5673919951866973266" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-2qrqUuQ4RLo/Tr3P-pfq8DI/AAAAAAAAAy4/y02wSGYN4W0/s1600/Kad%25C4%25B1n3.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 103px; height: 130px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-2qrqUuQ4RLo/Tr3P-pfq8DI/AAAAAAAAAy4/y02wSGYN4W0/s320/Kad%25C4%25B1n3.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5673919780754223154" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-GBcYtT04IPU/Tr3P2M85JkI/AAAAAAAAAys/XYWC6sEzVfE/s1600/beklemek.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 104px; height: 123px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-GBcYtT04IPU/Tr3P2M85JkI/AAAAAAAAAys/XYWC6sEzVfE/s320/beklemek.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5673919635653207618" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-8781021731552776680?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/8781021731552776680'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/8781021731552776680'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2011/11/yasam-dedikleri.html' title='YAŞAM DEDİKLERİ'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-BAWbqtfarZY/Tr3QuVOeodI/AAAAAAAAAz0/Fpl0MoOhHM4/s72-c/Happy.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-7917834967184471642</id><published>2011-11-09T13:28:00.001-08:00</published><updated>2011-11-09T13:30:30.222-08:00</updated><title type='text'>Öykümde Acı Var!</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-rmq1KKrE1aI/Trrw7qBDyGI/AAAAAAAAAxs/AqRuqXFd1DU/s1600/DSCN0283.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-rmq1KKrE1aI/Trrw7qBDyGI/AAAAAAAAAxs/AqRuqXFd1DU/s320/DSCN0283.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5673111588308240482" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öykülerinde acı olanları düşlerim hep. Bu düş bazen, içinin gözyaşı olduğu bir öykü üzerine kurulurken bazen de gülümsetir. Acının ötesinden gelen beklenmeyen durumların güzelliği gülümsetir çoğunlukla. Arada bir de, insanı yaşamın içinde daha sıkı var eden direnç getirisi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşamı, yaşamın içinde kavrayabilmek her zaman hepimiz için kolay olmaz. Bu yüzden her daraldığımızda kendimizi gökyüzünün derinliğine bırakmak, o derinlikte yok olmadan gökyüzünde yaşıyormuş hissini yüreğimize yaşatmak gerekir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendisini gökyüzünde, derinlikler içinde bulan yürek hafifletir yaşama ilişkin yargıları. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gökyüzünden bakılan pencerede geniş düzlüklerin yanında engebeli boşluklar da daha iyi görünür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gökyüzünden yaşama derin bakışta her şey o kadar küçülür ki… Yürek o kadar hafifler ki… O zaman yeryüzü, gerçek duruşuna geçerek yaşama ilişkin sıkı, sağlam duruşu yürekte bulur öncelikle. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyküsünde acı olanların kendisini hep yeryüzüne sıkıştırmasını anlayamam bu nedenle. Oysaki gökyüzü tüm acıların yok olduğu, boşlukların doldurulduğu, güzelliklerin daha net göründüğü bulutları yüreğe yerleştirir.   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öykülerinde acı bulduklarım hep serinletir aslında. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşamın kızgın çöllerinde gezinmeyi alışkanlık edindiğimizden mi ne? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir insanın acısını hafifletmek için gökyüzünün serinleten etkisinden yararlanmak ne güzeldir.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabın başlığına bakıp yazılarımda acı arayanlara, “gökyüzünü” daha ilk satırlarda hatırlatmak da serinletici etkinin varlığının baştan kabulü olmaz mı?  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kitapta öykü var. Acıların öyküsü… Acılıların öyküleri… Acı çekenlerin yürekleri…&lt;br /&gt;Acılı insanlar… Acıdan kurtulmaya çalışanların yaşamı tutuşları… Tutuş şekilleri… Yaşam var. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bana bu kitabı yaşam yazdırttı. Acılarımla baş başa yaşarken kurtulma çabalarım, acılardan kurtulmaya çalışırken girdiğim derinlikler, acılardan çıkarken karşılaştığım insanlar, olaylar, durumlar… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yüzden acı olan her şey bana çok yakın. Aynı yaşamın yakınımda olması gibi. Çünkü yaşamın içindeyim. Acı olmayan bir yaşamı hiç görmediğimden herkesin acısı benim acım gibi. Kurtulma isteği de benim düşünsel mesaim… Nedenini söylesem ne dersiniz bilmem ama. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanki yaşama amacım. Acılar ve kurtuluş öyküleri… Acıdan kaçış öyküleri, acıyla yaşamaya alışma öyküleri… Kısaca dram içinde ayakta kalma mücadelesi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu duruşum beni yorsa da tüm yorgunlara ithaf etme isteğim beni dinlendiriyor.  &lt;br /&gt;Reyhan Gazel&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-7917834967184471642?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/7917834967184471642'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/7917834967184471642'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2011/11/oykumde-ac-var.html' title='Öykümde Acı Var!'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-rmq1KKrE1aI/Trrw7qBDyGI/AAAAAAAAAxs/AqRuqXFd1DU/s72-c/DSCN0283.JPG' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-6967425298266229978</id><published>2011-11-04T15:47:00.000-07:00</published><updated>2011-11-04T15:50:16.174-07:00</updated><title type='text'>Ressamın Hüznü</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-L6bOYJrAqeI/TrRsHj6rwGI/AAAAAAAAAxQ/FSCUU08Unts/s1600/%25C4%25B0MAGE2.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 124px; height: 81px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-L6bOYJrAqeI/TrRsHj6rwGI/AAAAAAAAAxQ/FSCUU08Unts/s320/%25C4%25B0MAGE2.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5671276707922559074" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Duvarlar eskimiş, taşlar geçmişin ağırlığında, binalar ha çöktü ha çökecek, durgun gökyüzü… Üzerine sinen yorgun yılların izini istemese de taşıyor. Taa derinlerden bir ses, belli belirsiz, sadece mırıltı, ne dendiği anlaşılsa belki duvarlar biraz yenilenecek ama… Gökyüzü açsam mı açmasam mı diyor sessizce tam bir bekleyiş. Ne beklediği hiç bilinmeyen… Kimsenin beklediği de yokmuş gibi gökyüzünü. Uzaklardan bir ses biraz daha anlaşılır geliyor galiba yaprak kıpırdadı. Rüzgârın etkisi olsa gerek. Ama o rüzgâr sadece yaprağı kıpırdatıyor, gökyüzü hala durgun…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Karşıda Ayşe Teyzenin kapısı açılıyor yavaşça. Çıkan Kezban Teyze. Bir şeyler konuşuyorlar yine belli belirsiz, duyulmuyor. Bakkalın önünde emekliye ayrılalı uzun zaman olduğu belli üç yaşlıca adam da konuşuyor aynı anda. Bir de duysak ne konuştuklarını… Ama tahmin edebiliriz; hükümet kurup, bakan atıyor olabilirler. Ya da belediye seçimleri… Çocuklar her yerde aynı; cıvıl cıvıl. Onlar da olmasa yaşam çok uzakta denecek. Ama yaşamın tam ortasındayız çocukların sesleriyle. Neye güldüklerini, koştuklarını bilmemiz, anlamamız mümkün değil. Bizden çok uzak konuşmalar.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Çocuk parkına doğru bir bakalım hazır çocukları düşünmüşken. İşte yaşam burada derken kenarda bir ressamı görüyoruz. Ne çiziyor ki! Çocuk parkının nesi çizilebilir, sadece yaşanır. Ama ressamımız çok ciddi çiziyor. Yüzüne eğilip bakmaya çalışıyoruz. O kadar kapanmış ki göremiyoruz. Bir ara yüzü sanki bize doğru döner gibi oluyor; ağlıyor… Göz bebeklerinin içine hapsettiği yaşları gizleyemiyor. İlginç. Yaşamın olduğu tek yerde ağlayan bir ressam var. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Bu nasıl bir mahalle? Birden sıradanlaşan mahalleye  “çocuk parkında ağlayan ressamdan sonra”  farklı bir gözle bakıyoruz. Yanına gidip sorsak ne der ki. Belki konuşmaz, kızar, susar… En fazla ne yapabilir ki. Yanına gittiğimizde soruyoruz meraklıca “ Neden ağlıyorsun? “ “……. “ Tekrar denemek gerek: “ Neden ağlıyorsun? “ “… “ Konuşmayacak belli ki. Neyse ki dövmedi diye sevinmiyor değiliz. Çaktırmadan baktığımızda ressamın resmini bitirmek üzere olduğunu görüyoruz.. Resminde güzel güzel çocuklar parkın tadını çıkartıyor, koşuyor, gülüyor, çok mutlular… Ama altında kocaman bir başlık dikkatimizi hemen çekiyor. &lt;br /&gt;“ HÜZÜN “ &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Bu ressam galiba akıl hastası diye düşünüyoruz kolayca. Düşündüğümüz doğruymuş gibi aklımızdan cümle de kuruyoruz. “Hastaneden kaçmış ve çocuk parkında ağlayarak, gülen çocukların resmini yapıyor”  Soruyoruz çevredeki insanlara: “Tanıyor musunuz ?“ &lt;br /&gt;“Hayır, bugün ilk defa gördük“  Tekrar yanına gidip bir hamle soruyoruz  “Neden ağlıyorsun?“  “Neden çocuk parkını resmettiğin tabloya hüzün başlığını atıyorsun ?“ “………………”  Mücadeleye devam yılmak yok öğreneceğiz  “Neden gülen çocukları resmettin ve adına hüzün dedin ?“  “……..”&lt;br /&gt;Peki son bir hamle  “Çocuk parkında gülen, oynayan çocuklar neden seni hüzünlendiriyor“ “………”  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Yıldık diyelim. Belli ki ressam konuşmayacak sadece çizecek. Ağlayarak. Ama hüzün gördüğü tabloda çocukları da güldürerek kendi elleriyle… Uzaklaşıyoruz yanından.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her çocuğun mutlu olduğu çocuk parklarında özgürlüğünü yaşayamayan engelli çocukların aileleri adına &lt;br /&gt;Reyhan Gazel&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-6967425298266229978?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/6967425298266229978'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/6967425298266229978'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2011/11/ressamn-huznu.html' title='Ressamın Hüznü'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-L6bOYJrAqeI/TrRsHj6rwGI/AAAAAAAAAxQ/FSCUU08Unts/s72-c/%25C4%25B0MAGE2.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-5840236084873640915</id><published>2011-11-01T16:53:00.000-07:00</published><updated>2011-11-01T16:55:29.318-07:00</updated><title type='text'>KIZGINLIĞA KIZANLAR…</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-mjJDXqfLTpw/TrCG56mxkwI/AAAAAAAAAxE/46SiuGe7aow/s1600/d%25C3%25BC%25C5%259F%25C3%25BCnen%2Bkad%25C4%25B1n.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 82px; height: 98px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-mjJDXqfLTpw/TrCG56mxkwI/AAAAAAAAAxE/46SiuGe7aow/s320/d%25C3%25BC%25C5%259F%25C3%25BCnen%2Bkad%25C4%25B1n.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5670180260402008834" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Savrulup giden yılların sızısı ne kadar büyükse, yürek o kadar ağırlaşır. Yüreği ağırlaştıran sızıların baş tacı olan kızgınlıklar, sevgiyi yaşayamayan yüreklerde bulunduğundan yaşamda oldukça sık karşımıza çıkar. Çoğu insanın sevgiyi yaşayamadığını bildiğimden…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Sevgisiz yaşanan yaşamın insanı kızdırdığını, kızgınlığın da kızgınlığı getirdiğini bilmek rahatlatmaz. Kızgınlığın kendi kendine, sevgisiz ortamlarda yetiştiğini bildiğimden…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Kızgınlığın insana ait temel duygulardan birisi olduğunu bilebilmek bile rahatlatmıyor. Her an, her durumda, her yerde karşımıza çıktığını gördüğümden… Beklenmedik anlarda, ansızın… Sevgisiz yaşayan tüm yüreklerde…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Sevgiden kopmuş insanlara hep acırım. Yaşama tüm güzellikleriyle birlikte bakamadıklarından… Kızgınlığın bile yaşamın içinde kızgınlıkla cevap verilemeyecek kadar anlamlı olabileceğini anlayabildiğimden…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Kızgınlığın yürekleri birbirlerinden uzaklaştırması, yaşamın içinde en sık rastlanan durumdur, söylenenlere inat. Oysaki yaşamda kızgınlık yerindeyse ve sevgi ile karşılığını buluyorsa, yaşamı daha da güzelleştirmez mi? Bize kızana gül uzatmak çok mu zor? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Kızarız, kızana… Her kızan gerçekten kızıyormuş gibi… İnsana sevgisizliği veriyormuş gibi… Sevgiyle yeşeren yüreklerde yaşanmayacağını bilerek, rahatım…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Bir gül kadar kıymeti olmayan yüreklerin, güle gösterilen özen kadar değerli görülmemesi kızdırır, bilirim. Ama kızdırana kızmayı anlayamam. Kızanların bazen iyi duygular içinde olduğunu düşündüğümden… Kızanlara gülümsemenin değerini yaşamın içinde gördüğümden… Kızanları utandırdığını yaşadığımdan…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Sevginin olmadığı her yerde kızanların da, kızana kızanların da, bulunabileceğini bilmek huzur verir. Her kızana kızmamanın büyüklüğünü de aynı zamanda. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Yaşamın içinde her şeyin birbiriyle örtüşen anlamları olduğunu düşünmek rahatlatır. Yaşama bakışı, mutluluğa kavuşmayı… Tüm güzellikleri getirdiğini gördüğümden…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Kızgınlığa kızanlara küçük bir hediye… Her kızana kızmamak gerektiğini hatırlatarak… Gerisi size kalmış…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Reyhan Gazel&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-5840236084873640915?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/5840236084873640915'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/5840236084873640915'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2011/11/kizginliga-kizanlar.html' title='KIZGINLIĞA KIZANLAR…'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-mjJDXqfLTpw/TrCG56mxkwI/AAAAAAAAAxE/46SiuGe7aow/s72-c/d%25C3%25BC%25C5%259F%25C3%25BCnen%2Bkad%25C4%25B1n.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-9161227893235525767</id><published>2011-10-28T15:24:00.000-07:00</published><updated>2011-10-28T15:27:59.884-07:00</updated><title type='text'>DENİZLERİ AŞTA GEL</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-oQ2jSHMf_bk/TqssS0gbVtI/AAAAAAAAAw4/1pXaBvCQpX0/s1600/images9.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 196px; height: 257px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-oQ2jSHMf_bk/TqssS0gbVtI/AAAAAAAAAw4/1pXaBvCQpX0/s320/images9.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5668673257819821778" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllar, yıllar önce bir şarkı vardı; "Denizleri aşta gel kurbanın olam… Kurtar beni buralardan…" 20’li yaşların başlarında ve âşık bir genç kız olarak aşkımı böyle çağırırdım. Çünkü uzaktaydım… Beni sadece onun zorluklara rağmen bulunduğum yerden kurtarabileceğine inanarak, sanki duaymış gibi bu şarkıyı söyler dururdum. Cahillik işte… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; 40’lı yaşlara doğru ise diyorum ki; denizlerdeki dalgalar birbirinin içinden çıkıyor. Biri diğerini kendi içinde var ediyor, biri bir dalganın içinden çıkarken, diğeri farklı boyutta ve şekilde aynı anda var oluyor, tıpkı yaşamın tümü gibi… Dalgalarla mücadele zor… Dalgaları takip edebilmek, kontrol altına alabilmek, her birini gözlemleyip ortaya çıktığı anı yakalayabilmek, tüm dalgaları bir arada görebilmek…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Gökyüzünün altında her şey eski olsa da, her yaşta yaşamın içeriği farklı algılanabiliyor. Her yaşantıda yaşam farklı algılanabiliyor, yaşamda nelerin beynimizde nasıl yansıyacağı değişebiliyor… Yine de her insan kendi evreninde olan bitenleri kendi gördüğü, bildiği şekilde yaşayabiliyor… Sanki tüm dünyadaki insanlar aynı gözle yaşama bakıyormuş gibi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Gerçek yaşamını görebildiği durumlarda sadece insanı yanıltmayan kendisidir. Her şartta, her durumda, her yaşta farklı görebildiği güzellikleri bildiğinden olsa gerek. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Yaşamın tüm değişen durumlarını kendi değişimi gibi algılama eğiliminde olan insan, hatta değişimi kendisinin gerçekleştirdiğine inanıyor. Haksız da değildir böyle düşünenler. “Değişmeyen tek şey değişimdir” diyen Herakleitos’a buradan selam etmek gerek. Yaşama ilişkin bu kavramayı yüzyıllar önce görebildiğinden… Değişimi beyninde yaşayanları ve tüm evreni değişime açık olarak anlayabildiğinden…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Zamanın bile her an değiştiğini bilip de yaşamın önce insanda sonra tüm evrende olmadığını söylemek şaşkınlıktır. Şaşkınca yaşamı izlemektir, müdahalesiz, katılımsız, sessizce… İnsana uygun olmayan bir biçimde… Değişimi ‘öncelikle’ yaşayan bir varlık olan insan olarak hem de…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Değişiyorum, değişiyorsun, değişiyoruz… Her an, her gün, her hafta, her yıl… Ölene kadar, hatta öldükten sonra bile… Bir anda toprağa karışmadığımıza göre… Yok, olmadığımıza göre… Her şartta önce kendi beynimizdeki değişime, sonra yaşamın tüm değişimlerine ayak uydurabilmemiz dileklerimle…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kolaylıklar dilerim&lt;br /&gt;Reyhan Gazel&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-9161227893235525767?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/9161227893235525767'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/9161227893235525767'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2011/10/denizleri-asta-gel.html' title='DENİZLERİ AŞTA GEL'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-oQ2jSHMf_bk/TqssS0gbVtI/AAAAAAAAAw4/1pXaBvCQpX0/s72-c/images9.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-4619557939798168735</id><published>2011-10-27T13:42:00.000-07:00</published><updated>2011-10-27T13:51:44.345-07:00</updated><title type='text'>İRONİ NE KADAR İNSANCIL</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-QqdMRfql0jI/TqnEVTulj6I/AAAAAAAAAws/89w6zkM0iDU/s1600/bilen.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 85px; height: 150px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-QqdMRfql0jI/TqnEVTulj6I/AAAAAAAAAws/89w6zkM0iDU/s320/bilen.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5668277476374450082" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkes biliyor, hem de her şeyi, evrenin sırlarından tutun da, kapı komşusunun evine en son gelen akrabasına kadar. İnsanın ‘bırakın biraz da biz bilelim‘ diyesi geliyor böyle anlarda. Ama fırsat kalırsa…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilenler bilmeyenlere anlatsın, bir bildiğim var o da ne kadar çok şey bilmediğin, biliyorsan anlatsana, bir bilmecem var çocuklar… Hadi sor…”ama sormayayım nasılsa biliyorsunuz”… Sahi bilmediğini bilen var mı? Pek rastlamadım, belki size denk gelmiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşamda herkes bilgi küpü gibi adeta. Kimsenin bilmediği yok gibi. Bilinmeyen kalmamış gibi. Herkes sürekli bilgi edinmek için didiniyormuş gibi… Herkes her şeyi biliyormuş gibi… Her şeyi bilmek mümkünmüş gibi… Bir biz kalmışız bilmediklerini bilen sanki. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilgi edinmek hem kolay hem zordur, bilene… Yaşam telaşında birçok şeyi kenara itip uğraşmak gerek, düşünebilene… Yaşamda kenara itilenlerin sayısı bilgiye ayrılan zamana oranla daha çoksa, "bilen" bilgiye o kadar yaklaşır, anlayabilene… Tersi durumdakilerin pek şansı olmaz, görebilene… Ama bu durum bir tarafa herkes yine de her şeyi bilir, en azından bildiğini söyler. Yakalanmadığı sürece de devam eder, yaşayana…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her yerde herkes her konuda konuşabilir, bildiğini düşündüğünden. Dinleyen de bilmiyorsa sorun da çıkmaz. Karşılıklı bilgi alış verişi kolaydır o zaman. Tersi halinde ‘gerçekten bilenin’ durumu zordur. "Bilenin" işin içinden çıkabilmesi, ironinin ne kadar insancıl olduğu sorusuna verdiği cevapla doğru orantılıdır. O anda kararını vermelidir, geciktikçe karar vermesi zorlaşır, sıkılır, bunalır, gerilir. Bilgiye ulaşmak için verdiği çabanın yanında bir de bilmeyenler karşısında sıkıntısını çekmek, yorar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İroni bazen insancıl da olabilir. Bilmeyeni bilgiye yönelttiği nadir de olsa görülebilir. Denemek gerek. Burada bilmeyenin, ama bildiğini söyleyenin, kişiliği devreye girer. Kendi bildiklerinde ısrarcı ise ironi kavgadan başka sonuç getirmez. En iyisi huzuru kaçırmadan, kafa sallamaktır. Tutar çoğunlukla. Kişi onay görünce rahatlar, etrafına yeniden bilmiş gülücükler sallar, bilen sıkıntıdan ellerini kemirirken hem de. Bu böyle gider.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sokrates yüzyıllar önce söylemiş: “ Bildiğim bir şey var o da hiçbir şey bilmediğim” Aklınla çok yaşa Sokrates. Bilgiye ulaşmanın zorluğu bir tarafa, evrende bilinmesi gereken o kadar çok şey var ki. Bil, bil… Bitmiyor. Bitemez de. Bitse zaten evren de biter. Tüketilemedikçe evrenin kıymetinin artması da bundan. Ama ‘yola erken çıkan yol alır’ yollarda bilgiyi aramaya başlayan da hep kazanır. En azından bilmenin hazzını, bilgiye ulaşmanın güzelliğini…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yüzden K. Jaspers “ Felsefe yolda olmaktır” dememiş midir? Düşünerek yaşama devamı bu kadar güzel sadece bir filozof anlatabilirdi. Düşünmenin bitmezliğini… Bitemezliğini…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yolda olanlara selamlar…&lt;br /&gt;Reyhan Gazel&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-4619557939798168735?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/4619557939798168735'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/4619557939798168735'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2011/10/ironi-ne-kadar-insancil.html' title='İRONİ NE KADAR İNSANCIL'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-QqdMRfql0jI/TqnEVTulj6I/AAAAAAAAAws/89w6zkM0iDU/s72-c/bilen.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-5102572402572016603</id><published>2011-10-26T17:18:00.000-07:00</published><updated>2011-10-26T17:23:04.042-07:00</updated><title type='text'>GÖKKUŞAĞININ ALTINDAKİLER</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-7-dJa0HeF0I/Tqij7DbwxpI/AAAAAAAAAwI/YmSYIqoqNRk/s1600/iki%2Bdost.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 114px; height: 111px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-7-dJa0HeF0I/Tqij7DbwxpI/AAAAAAAAAwI/YmSYIqoqNRk/s320/iki%2Bdost.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5667960365975127698" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her yağmur ardından gökkuşağını getirir. Altından geçmek için insanlar koştursun diye. Gökkuşağının altından geçenlerin tüm dileklerinin kabulünün varsayılmasıdır koşturmacanın nedeni. Gökkuşağını daha yakından görmek için değil.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Oysaki gökkuşağı büyük bir doğa harikasıdır, tüm dileklerin kabulü için altından geçilmek istenmesi onun kendi değerini azaltmaz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Tüm dileklerin kabulü için doğa harikasının altından geçmenin gerekliliği güzel bir aldatmacadır aslında. Bu işi becerebilmenin zorluğu, hatta çoğunlukla imkânsızlığı bir mesaj veriyor olsa gerek. Görebilene…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Tüm dileklerimizin kabülü için sadece doğa harikasının altından geçmenin yetmeyeceği aşıkardır anlayana… Yaşamda hiçbir isteğin çabalamadan gelmediğini, gerçekleşmediğini bilenler için…”Gökkuşağı bul, altından geç ve isteklerine kavuş” düşüncesi gökkuşağı bulmanın zorluğu bir yana, altından geçebilmenin de zorluğunu anlatır. Tüm dileklerimizin gerçekleşebilmesinin zorluğunu anlatırcasına…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Bir şeyi başarabilmek için epeyce uğraşmak gerekir. Ter dökmek, zaman zaman koşturmak, inmek, çıkmak, yorulmamak… Tıpkı gökkuşağının altından geçmek istenirken verilen çaba gibi…Belki bir provadır, yaşamdaki isteklerimizin gerçekleşebilmesini kolaylaştırmak için. Kim bilir? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Doğa yağmurla temizlenirken, sokaklar, çiçekler, kuşlar, ağaçlar, evler, çatılar… Ardından doğanın başına taç takılır. Tertemiz, mis gibi, insana yaşam enerjisi veren renkleriyle. Bu renkler sıradan renkler de değildir, birbiri ardına göze hoş gelen, cıvıl cıvıl, mutluluk veren renklerin birlikteliği. Altından geçmek istemek yürek ister, yüreği olana… O güzelliğe yaklaştıkça gözleri kamaştırdığından… Tıpkı dileklerimize yakınlaştığımızda yaşadığımız gibi… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Doğanın tacı gökkuşağı, bu yazıyı okuyanların başında da olsun isterim…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgiyle kalın&lt;br /&gt;Reyhan Gazel&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-5102572402572016603?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/5102572402572016603'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/5102572402572016603'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2011/10/gokkusaginin-altindakiler.html' title='GÖKKUŞAĞININ ALTINDAKİLER'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-7-dJa0HeF0I/Tqij7DbwxpI/AAAAAAAAAwI/YmSYIqoqNRk/s72-c/iki%2Bdost.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-855410859023992805</id><published>2011-10-25T15:03:00.000-07:00</published><updated>2011-10-25T15:07:13.608-07:00</updated><title type='text'>BU SABAH GÜNEŞ DOĞMUYOR</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-eIZqfXXzSuA/TqczCRFjgcI/AAAAAAAAAv8/4OudReI56Rc/s1600/a%25C4%259Flayan.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 106px; height: 141px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-eIZqfXXzSuA/TqczCRFjgcI/AAAAAAAAAv8/4OudReI56Rc/s320/a%25C4%259Flayan.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5667554770108514754" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı sabahlar güneşin doğmadığını hissederiz. Aslında güneş doğmuş, yaşam yeniden kurulmuş, bulutlar olması gerektiği yerde, insanlar koşturmaya devam ediyordur… Ama yüreğimiz güneşi göremeyecek kadar sıkıntıda. Böyle sabahların acı yüzünü yüreklerinizde hissederken neler yaparsınız? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Cevabınızı duyuyor gibiyim. “HİÇ”  Evet, hiçbir şey yapmazsınız, tüm insanlar gibi. Tüm davranışlarımızın çıkış noktalarını belirleyen ve bedeni yönlendiren yürek hissizleşince, yüreksiz neler yapılırsa o yapılır. Yani “HİÇ” Yüreksizce yapılanların “HİÇ” olarak düşünülmesi garip olmasa gerek. En azından benim okurlarıma garip gelmemeli. Hala garip gelen varsa bilin ki, okurum olmamışsınız henüz.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Tüm yaşamımızın var olduğu yüreklerimiz yaşamdan tat almadığında, bedenlerin yaptıkları işe yarar mı?  Yüreklerin yorulması bir anda da olmaz. Yürek sabırlıdır, bekler, bekler… Ama istenmeyenlerin üst üste geldiğinde kendinden geçer. Kendi gibi olmaz. Olması gerektiği yerinde durmaz. Bir başka şey olmayı da kendine yediremez. Beklerken yıpranmışlığı yaşadığından takati kalmaz ve güneşin doğduğunu bile görmez. Güneş bile bir şey ifade etmez. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Pırıltı içinde karanlıktadır o anda yürek. Kendine de dönemez. Dönse, kendinin gücü güneşi, kendine göstermeye bile yetmez. O kadar dardadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Bir hamle güneşe bakar yürek. Güneşin pırıltını derinlerden görmeye çalışır. Hala kendine gelmeye çabası vardır. Ama pırıltıda bile karanlık görür. Beden bu anda bir sürü işle meşguldür. Yüreklerin olmadığı tüm işlerin içinde didiniyordur. Bir oraya bir buraya… Dokunmayın bedene bildiği gibi yaşasın sevgili okurlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Bir süre böyle güneşsiz günleri yaşar yürek. Ne yapsın! Tüm evrene aşık olduğundan güzelliklerin bitmediğini bilerek rahattır aslında. Bir an gelecek ve güneşi görecektir mutlaka. O an yürek kendine kendisi sahip çıkar. Çünkü kendinden başka ona güzel dokunacak kimse yoktur. O dokunuş, derinlerden hissettirir kendini. En azından yalnız değildir. Bir kendisi bir de kendisi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Öyle bir an gelir ki yürek gözlerini daha iri açar. “Görmem gerekiyor güneşi”  Görmeye de başlar, ‘görmem gerekir’ derken… Biraz daha zamanı vardır bilir… Ama pes etmez. Evrenin her yanı güneşin pırıltısı kadar göz kamaştırır. Bunu çok iyi bilir, bir kendi bir de kendi olduğu için… Sonra… “ Güneşi görüyorum. Tam karşımda işte. Tüm evreni aydınlatan benim karşımdaki güneş. O öyle bir ışıltı verir ki onsuz olmaz hiç bir şey. Güneşi görmeyenlere üzülürüm. Göremeyenlere de. Görmek bile istemeyenleri hiç anlayamam. Bir an görememek hiç görememekten daha iyidir. Üstelik güneş kaybolup geri geldiğinde daha derinlere girer. Bulduğumuzda çocuk gibi sevindirir bizi. Görün hepiniz güneşin doğuşunu, güneşi, yaşamı, yaşamın tüm renklerini… Hadi…”  Aslında o anda yürek güneşi değil bir taşı görüyordur, karşısında taş ona güzel bir bakış atmıştır, gözü ona takışmıştır. Ama taş bile yüreklice bakıldığında güneş tadı verir, bilene, görebilene…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkesin güneşi öyle bir açsın ki gözleriniz sadece pırıltı görsün…&lt;br /&gt;Reyhan Gazel&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-855410859023992805?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/855410859023992805'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/855410859023992805'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2011/10/bu-sabah-gunes-dogmuyor.html' title='BU SABAH GÜNEŞ DOĞMUYOR'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-eIZqfXXzSuA/TqczCRFjgcI/AAAAAAAAAv8/4OudReI56Rc/s72-c/a%25C4%259Flayan.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-1731468193979252763</id><published>2011-10-19T17:39:00.000-07:00</published><updated>2011-10-19T17:42:41.315-07:00</updated><title type='text'>GÜLLERİN İÇİNDEN</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-TSSCIfUfMhk/Tp9uKAUIi1I/AAAAAAAAAvY/NOHPAm7E6dM/s1600/imagesCA59BOPF.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 263px; height: 192px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-TSSCIfUfMhk/Tp9uKAUIi1I/AAAAAAAAAvY/NOHPAm7E6dM/s320/imagesCA59BOPF.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5665367974417566546" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-zNWVipF7hXg/Tp9uCsBo64I/AAAAAAAAAvM/4jh-6xUJy_s/s1600/imagesCA1355BC.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 184px; height: 274px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-zNWVipF7hXg/Tp9uCsBo64I/AAAAAAAAAvM/4jh-6xUJy_s/s320/imagesCA1355BC.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5665367848712203138" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karakışta olduğu kadar güzün de gülleri düşünmek bir başkadır. Yapraklar dökülürken, gökyüzü yeryüzüne “yaklaşsam mı?” diye sorarken ne güzeldir güllerin yürekteki yansıması. Bilirim. Yeryüzünde gül yokken düşünerek mutlu olmayı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşüncede var olan bir gülün yürekteki yansıması, o kadar incedendir ki… Küçük evrenleri sıcacık yapan… Karakışı unutturan cinsten adeta. Yüreklere baharı getiren… Bir gülü düşünmek bile yeter tüm bunlar için. Gülün her şeye gülümseyen yüzü evreni ısıtırken, güller yaptığı büyüklükten habersiz öylece yerinde durur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gülü düşünmek… Düşüncede bir gül var etmek… Gülü yürekte var sayarak yaşamaya çalışmak… Her gülde yaşamı görmek…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karakışta bile gülü düşünmekten ötesi olabilir mi? Mutlulukla, huzurla, kendinden emin, rahatça… Küçük bir gülün koca doğada yapayalnız huzurlu bakışını anlatır gibi… Tüm evrene bir başına karşı koyar gibi… Düşünmeyi deneyin…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bahar geldiğinden her yer yenilenirken, gül yürekten öte, gözlerimizde de açmaya başlar. Gözümüzün gördüğü her yerde. Her an yanı başımızda. Görebildiğimizde tabii. Gözlerin gülleri bile görememesi ne zordur…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kırılma, üzülme, zorlama, görebilenlerle yoldaş, göremeyenlerle arkadaş… Gerisi… Dahası… Yok. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Usulca eğilip: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ Ey küçük yürek! Ey koca beden! Ne bekliyorsun dahası için. Dahası yok, olmayacak. Görebilmek için yüreklice yaşamak gerek her daim. Yüreği yerinde olmayanlara inat, daha bir inat, yaşamak gerek. Küçük yüreklerdeki koca evren, küçük evrendeki koca yürek… Ne duruyorsun daha… Beni gör artık, her yerde, her şeyde…” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diyen küçük bir güle kim ne diyebilir ki. Karşı durulur mu bu güzel sözlere… Yaşama güllerle katılmak için… İsteyenlere tabii…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Reyhan Gazel&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-1731468193979252763?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/1731468193979252763'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/1731468193979252763'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2011/10/gullerin-icinden.html' title='GÜLLERİN İÇİNDEN'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-TSSCIfUfMhk/Tp9uKAUIi1I/AAAAAAAAAvY/NOHPAm7E6dM/s72-c/imagesCA59BOPF.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-2517322017013181367</id><published>2011-10-16T14:21:00.001-07:00</published><updated>2011-10-16T14:30:46.361-07:00</updated><title type='text'>Geçmez Bu Günler</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-MVbsl_LF4q8/TptMCArAVsI/AAAAAAAAAvA/XKfOwvj4tNY/s1600/gen%25C3%25A7%2Bkad%25C4%25B1n.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 124px; height: 129px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-MVbsl_LF4q8/TptMCArAVsI/AAAAAAAAAvA/XKfOwvj4tNY/s320/gen%25C3%25A7%2Bkad%25C4%25B1n.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5664204553772357314" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gökyüzünün ve yeryüzünün birbirine yaklaşmasını özlemişim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hem de hiç bitmeyecek bir ahenkle dans ederken bulutlar; Mavi, beyaz, gri… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arada bir damlalar, bazen iri, bazen minnacık, bazen de tepeleme… Üzerimize yağarken bile o kadar güzeller ki. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gökyüzü belli ki yeryüzünü çok özlemiş yine. Kavuşmalarını izlemek mutluluk pekiştiriyor; Sevgiyle, ilgiyle, güzellikle…Yüreklerimizin içindeki güzellikleri çevremizde görebilmek öyle bir mutluluk ki… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biliyordum yüreklerin aslında karşımızda olduğunu… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her zaman yüreğimiz ellerimizde yaşarken, arada bir içimizde sakladıklarımızı yakınımızda, dışarıda görebilmek gülümsetiyor. Yaşam gülümsetiyor, yaşayabilmek mutluluk veriyor… Sevdiğimizin ellerini gökyüzünden yeryüzüne inen yağmur damlaları gibi serinletici etkiyle yaşayabilmek öyle güzel ki… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arabaların insanı ürküten sesleri bile duyulmaz oluyor böyle anlarda. Böyle anlar ya çok olsa?Ne iyi olurdu değil mi? Hep yüreğimizi dışarıda da görebilsek. Görüyoruz, görmüyorlar, görebilirler…Görmeseler olmaz, o zaman yaşam gülümsetmez. Gülümsemeyen yüzlerde rayihalar saçılmaz, saçılamaz. Varsa saçılan güzel kokularımız etrafı donatamaz. Nasıl donatsın ki? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Minicik bir bebeğin mis cennet kokusunu duymadan yaşayabilmek ne acıdır. Yolda karşılaştığımız bebeğin mis kokusunu bile bilemeden yanından öylesine geçmek, yüreğimizin içindeki cennet kokusunu dışarıda göremeden yaşamaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Acı vermesi bundan. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sineklerin acil çıkışı arayan kıpırtıları karşısında bile gülümseyebilenler, yüreğini dışarıda da görebilenlerdir. Yaşamı, yaşam gibi, karmaşıklığını bile gülümseyerek karşılayabilmek zor olsa da mutluluktur, gülümsettiğinden…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her daim mutluluk arayanlara son sözümüzü söyleyelim: İçinize ve dışarıya gülümseyin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Reyhan Gazel&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-2517322017013181367?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/2517322017013181367'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/2517322017013181367'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2011/10/gecmez-bu-gunler.html' title='Geçmez Bu Günler'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-MVbsl_LF4q8/TptMCArAVsI/AAAAAAAAAvA/XKfOwvj4tNY/s72-c/gen%25C3%25A7%2Bkad%25C4%25B1n.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-357047698529257381</id><published>2011-10-04T16:09:00.001-07:00</published><updated>2011-10-04T16:12:07.872-07:00</updated><title type='text'>Bence Anlamlı</title><content type='html'>Gökyüzünü düşünürken bir anda yeryüzünde helak olduk. Savrulduk, yılmadık, yine savrulduk, zaten yılamayız da. Yıldığımızda elimizden kim tutar demeden ayakta kalmaya çalışmanın zorluğunu yaşadık. Bu ne zordur bilir misiniz? Gökyüzünü beklerken telaşa düştük. Yorulduk, yılmadık, yine yorulduk, zaten yılamayız da.Yorulduğumuzda kim elimizden tutar bile diyemedik. Kimse yoksa el de yok, biliriz. Bu ne zordur bilir misiniz? Gökyüzünü düşlerken gökyüzünü göremez hale geldik. Yıkıldık, yılmadık, yine yıkıldık, zaten yılamayız da. Yıkıldığımızda kimse kaldırmadı. Kaldıracak kimse olmaz, biliriz. Bu ne zordur bilir misiniz? Gökyüzünü istedik bir anda gökyüzü kayboldu. Sarsıldık, yine yılmadık, yine sarsıldık, zaten yılamayız da.Sarsıldığımızda sıcak bir gülüş aradık. Kimse yoktu, olmasını istedik. Bu ne zordur bilir misiniz? Gökyüzünü beklemeyi bıraktık, istemeyi, düşlemeyi, beklemeyi… Her şeyi. Çünkü bizim adımıza birileri düşlüyor, gözlüyor, bekliyor, istiyor… Bununla yetindik. Arada birkaç iyi insanı bulduk, belki de aramayı unuttuğunuzdan birilerini kaçırdık. Biz bu yorgunlukla yaşarken hüzünlendik, üzüldük, dualarla ayakta kaldık. Tek dostumuz, tek çaremiz Allah’a sığındık. Bu sefer bulduk. Yıkılmayı durdurduk, düşlerimize geri döndük.Aral Gazel adına annesi olarak yazdık. Aral kim derseniz; Allah’ın bize en güzel emanetlerinden… Tıpkı;  Samet, Güz, Furkan, Tolga, Ecem, Ceyda, Ahmet, Ali, Ayşe… Sedat, Hasan, Asiye, Fatma, Harun, Mesut, Ayça, Tuğba, Hüsna, Metin, Kader, İrem, Sevda, Mahmut, Beril, Güliz, Betül, Hande, Yasemin, Selim,………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………Gürbüz, Hale, Yalçın, Damla, Büşra, Kemal, ……………………………………………………………..Çoşkun, Hüseyin,………………. Şeyma……………………………………………………………………Reyhan Gazel&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-357047698529257381?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/357047698529257381'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/357047698529257381'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2011/10/bence-anlaml.html' title='Bence Anlamlı'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-1918662960421070437</id><published>2011-09-04T15:27:00.001-07:00</published><updated>2011-09-04T15:30:55.768-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-tvm6JTPzhw4/TmP8Euk2tII/AAAAAAAAAuQ/YN7xK1yycCc/s1600/resim%2Bkad%25C4%25B1n.jpg" imageanchor="1" style="clear:left; float:left;margin-right:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="95" width="125" src="http://2.bp.blogspot.com/-tvm6JTPzhw4/TmP8Euk2tII/AAAAAAAAAuQ/YN7xK1yycCc/s320/resim%2Bkad%25C4%25B1n.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Öyküler, Öykülerimiz…Bazen bir kır çiçeğinin yanı başında, bazen de usulca esen bir rüzgârın karşısında düşünürüz yaşamı. Düşünürken geçmişte bıraktıklarımızın aslında her an bizimle olduğunu iyi biliriz. Geçmişi bırakamayız, bırakmayız…Öykülerimizde bizi en çok acılar düşündürür. Sevinçlerimizin en üst noktada bulunduğu anların dışında…Ya en mutlu olduğumuz anlar ya da acı veren anların tümü yüreğimizde kalıcı etki bırakır. Bunu iyi biliriz.Acıdan kaçış olmayacağı konusu her an bizi düşündürtürken çıkış noktalarını her an çözümleriyle bile aklımızda bulundurmak işimize gelir. İşimize gelir de gelmesine işimize geleni yapmak zor gelir çoğu zaman. Ölecek zamanı bile bulamazken yüreğimizi acılardan uzaklaştırmak için vakit yoktur. Oysaki-	Yürek ilgi bekler-	Yürek sevgi bekler-	Yürek arınmak ister-	Yürek belki de yalnız kalmak ister-	Yürek güçlü kalabilmeyi özler-	Yürek yüreklice, “yürek” gibi yaşamak ister-	Yürek, “yürek” olduğunu unutmamak ister-	Yürek güzellik ister-	Yürek hoşluk ister-	Yürek sahibinin güvenli elini bekler. Nasıl mı?Basit: Yüreğimizi kendi ellerimize alalım.  Reyhan Gazel&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-1918662960421070437?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/1918662960421070437'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/1918662960421070437'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2011/09/oykuler-oykulerimiz-bazen-bir-kr.html' title=''/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-tvm6JTPzhw4/TmP8Euk2tII/AAAAAAAAAuQ/YN7xK1yycCc/s72-c/resim%2Bkad%25C4%25B1n.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-255305748396728311</id><published>2011-07-14T14:57:00.000-07:00</published><updated>2011-07-14T14:59:57.760-07:00</updated><title type='text'>ŞEHİT ÇOCUĞUNUN GÖZLERİNE HİÇ BAKTINIZ MI?</title><content type='html'>Solgun bahçenin içinde bir kuytuda durup usulca etrafa bakıp ne olduğunu anlamaya çalışan bir şehit çocuğunu, babasının Türk Bayrağına sarılı tabutun içinde olduğuna kim inandırabilir? Sarılmayı, ayrı geçirdiği günleri hızlıca konuşmayı küçücük yüreğinde hayal ederken üstelik. Hıçkıra hıçkıra ağlayan tüm akrabalarının, bağırarak etrafa lanet yağdıranların orta yerinde masum, tek başına, sessizce yaşanan yıkılmış umutların yalansız gözlerine bakabilir misiniz? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Bir şehidin henüz doğmuş bir bebeğinin lügatına “baba” sözcüğü nasıl girebilir? Bir yerlerde bu sözcüğü öğrendiğinde onda olmadığı nasıl anlatılır? Neden olmadığını kim anlatabilir? Anlatılsa bile anlatılanın ondaki yansıması nasıl olur? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Çocuklar masumdur. Kötülüğün ne olduğunu bile bilmezler. Öğretemezsiniz. Ama daha dilleri kötülük kelimesini bile bilmezken, yürekleri kendilerine yapılan büyük kötülüğü yaşamaya başlar. Dünyada tek varlıkları olan babalarını kötüler ellerinden almışlardır. Hiç tanımadığı kötüler için kızarlar içlerinden, neye, kime kızdıklarını bilemeden. Anneleri ve tüm akrabaları uzunca bir süre yanında ağlar, ağıtlar yakarlar kötülerin yok olması için. Ama yine bilmezler yok olması gereken kötüler kimler, nelerdir. Tek bildikleri yalnız kaldıklarıdır. Eksik kaldıklarıdır. Hikâyelerini yürekten dinleyecek babalarının artık olmadığıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Gözleri solar gün geçtikçe. Solgun gözlerinin ardında büyük bir kinle. Ya babasını elinden alan kötülerin peşine düşeceklerdir ya da “baba” kelimesini yaşamlarından sileceklerdir. Başka çare bulamazlar. Gün geçtikçe yalnızlıklarını daha da derinlerden hissederek. Yanında “baba” diyen kendi gibi tüm çocuklardan içten içten nefret ederek onlardan ya kaçacak ya da onlara karşı hırçınlaşacaklardır. Sanki tüm babası olan çocuklar onun babasını elinden almış, kötülük yapmışçasına. Arkadaşlarının “kötü” olmadığını anladıklarında yine yalnızdırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Yaşı büyüdükçe eksikliğini daha çok hissettiği babasının Tük Bayrağının sarılı olduğu tabutta olduğunu anlayacaktır ama o anda bile “neden” olduğunu bilemeden. Annesinin de bilmemesi daha yaralayarak küçücük yüreğinden. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Yaralıdır artık o. Kimselere söyleyemediği, anlatamadığı, kimselerin bilmediği, anlayamadığı bir şekilde hem de. Kendisi gibi çok arkadaşı olduğunu bilerek biraz rahatlayacaktır, bir tek o değildir babasından ayrılan. Ama yine de dinmez yürek ağrısı yıllar geçse de. Her şehit haberinde bir kez daha yaşayacaktır solgun bahçenin içindeki o anını. Ne olduğunu anlamaya çalışan küçücük yüreğinin çırpınışını. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Ülke adına her kötü haberde, her yolsuzlukta bir kez daha acısı derinlerden sızacaktır yüreğine. “ Babam bunun için mi yok? “  “Hani babam Ülkemizi korumak için gitmişti? “ &lt;br /&gt;“ Ülkemizde hala kötüler niye var? “ “Babam bu Ülkeyi korusaydı kötüler kalmazdı ama var”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merak etme küçük yavru baban bu Ülkeyi korudu. Kanının son damlasına kadar. O şimdi göklerden bizi izliyor. Kötülük yapanlarla, Ülkemizi üzenlerle hala savaşıyor. Sen rahat ol! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Reyhan Gazel&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-255305748396728311?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/255305748396728311'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/255305748396728311'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2011/07/sehit-cocugunun-gozlerine-hic-baktiniz.html' title='ŞEHİT ÇOCUĞUNUN GÖZLERİNE HİÇ BAKTINIZ MI?'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-4035640112924159649</id><published>2011-02-27T17:16:00.001-08:00</published><updated>2011-02-27T17:16:22.696-08:00</updated><title type='text'>BİLEN, BİLİNEN, BİLDİĞİMİZ</title><content type='html'>Yaşam; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilenin, bilinenin ve bildiğimizin etrafında dönmez mi? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Uzun uğraşlar sonucunda bindiğimiz otobüsün penceresinden bakarken, yaşam daha hoş görünmez mi? Otobüsün neden geç kaldığını bildiğimizden….Bilen olarak, bilinenle ilgilenmek durumunda olduğumuzdan… Trafik karmaşasını gördüğümüzde, yolun gidiş istikametinin de kalabalık olabileceğini düşündüğümüzden…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Hasta bir çocuğun iyileşmesinin ardındaki koşturmanın “insan”ı yorabileceği ihtimalini düşünüp, hasta çocuğu olan arkadaşımıza iyi niyetler göstermez miyiz? Bilen olarak, bilinene bildiklerimizi akıtarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Yaşamın orta yerinde yaşananların tümünü görüp, değerlendirip, yargıda bulunmaz yımız? Göremediklerimizle ilgili, yargıda bulunmaktan kaçınmak ise gerçek tutumumuz olmaz mı?  En azından olması gereken… Ya da gördüklerimizin aslında gerçeği yansıtmayabileceğini bilerek, yargılamalardan kaçınmamız gerekmez mi? Bilen olarak kendimizi ortaya koyarak, bilinene bildiğimiz şekilde yaklaşmaz mıyız? Doğru/yanlış demeden… Ya da dememiz gerekirken…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Gökkuşağının tüm renklerini beynimizde düşünüp, yüreğimizdeki hafifletici etkisini hissetmez miyiz? Gökkuşağını konu edinip, kendimizde doğa harikası gökkuşağını bile değerlendirme yetisinde bulmaz mıyız? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Bilenlerin kendisini de bir gün bilinen yapıp, bildiğimiz şekle dönüştürmez miyiz? Dedikodu şekline… Bildiğimiz şeylerin bu şekilde ortaya çıktığını söylemeye gerek yoktur umarım. Neyi ne kadar bildiğimizi düşünmeden…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Bilen olarak, tüm evreni karşımıza da alırız yaşam döndükçe. Yaşamın döngüsüne ayak uydurmak ister gibi. Her an değişebilen bilinenlerle üstelik. Bilinende değişimin olabileceğini bilerek… Bilinen bazen küçük bir kuş olurken, bir anda evimizin koltuklarına dönüşür. Kılıflarının değişmesi gerektiğini bildiğimizden. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Yazı da bilinen durumunda karşımıza çıkar zaman zaman. Bilenler olarak emekleri bir çırpıda “bu nasıl yazı ?” diye yırtıp atarak. Emeklere ihanet ederek…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Emeklerin ağırlığının, yargıların, bildiklerimizin yeniden gözden geçirilmesi dileklerimle… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Reyhan Gazel&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-4035640112924159649?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/4035640112924159649'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/4035640112924159649'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2011/02/bilen-bilinen-bildigimiz.html' title='BİLEN, BİLİNEN, BİLDİĞİMİZ'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-586092586638758670</id><published>2011-02-22T14:42:00.000-08:00</published><updated>2011-02-22T14:44:06.442-08:00</updated><title type='text'>Sultan</title><content type='html'>Tarihte pek çok farklı anlamda kullanılmış olan İslamî bir sıfattır. Sözcük olarak "güç", "otorite", "yönetici" anlamlarına gelir. Genelde bağımsızlığını ilan eden İslam hükümdarları tarafından kullanılmıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsmi Sultan olanlara ayrı bir anlam yüklerim sözcük anlamı nedeniyle. Her insan isminin güzelliklerini de yaşama yansıtır mantığıyla. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sultan’ı da bu duygularla tanıdım. İçindeki güzellikleri anlayabilmem için düşünsel mesaim başladığında aklım, “güç”, “otorite”, “yönetici” kelimelerinin Sultan’daki karşılığını bulmaya başlamıştı çoktan.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sultan’ın Bendeki İlk Günü&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yemyeşil kırların her yanı sardığı, minicik güzel kuşların öttüğü bir köy değildi Sultan’ı ilk kez gördüğüm köy. Yeşilin tonlarını ancak kıyafetlerde bulduğumuz, güzelliklerin yeşilden de bağımsız olabildiğini anladığımız, gri tonların ağırlıkta olduğu bir köydü Sultan’ın Köyü. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Köyün ortasından dere de akmıyordu. Şırıl şırıl suların etrafında turlayan genç kızlar da yoktu. Kırsal bir alandı Sultan’ın köyü. İnsanların yüzlerini sadece bir düğünde gülerken gördüm o köyde. Genelde gergin, huzursuz ve lafların bolca olduğu, eğitim düzeyinin oldukça aşağıda olduğu bir köydü Sultan’ın köyü. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakir bir köydü Sultan’ın köyü. Sadece hayvan besleyerek geçiniyordu köy halkı. Bazıları gündüz şehirde çalışarak ekmek getirebiliyordu evine. Durgun, yorgun, kurak bir köydü Sultan’ın köyü. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sultan’ın köyünde devlete ait tek yapı bir okuldu. Zili olmayan, bahçesi bakımsız, lojmanı darmadağınık, farelerin çirit attığı bir köy okulu. Bu okulda yılların ihmali hemen göze çarpıyordu. Gelenler okulla ilgilenmeyince köy halkı da ilgilenmemişti. Biraz parası olan çocuğunu şehre gönderdiğinden kalan fakir çocukların aileleri de ancak karınlarını doyurma çabasında olduğunda köyün okulu terkedilmiş bir binayı andırıyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysaki Sultan’ın köyünün okulunda can vardı, hayat vardı… Eğitim vardı. Ama ihmale uğramış bir eğitim ortamı…  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine de o okul Sultan’ın en büyük düşüydü. O okuldan içeri girebilmeyi o kadar istemişti ki. Ama okula alınması, sınıfta arkadaşlarıyla birlikte oturması bile mümkün görülmemişti. Böyle bir şeyin varlığı bile insanı güldürüyordu. Sultan ve okul…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sultan ve okul bir araya gelmeyen iki kavram gibiydi köy halkı için. İhmal edilmiş, yok sayılmış bir okulu Sultan’a ait görmemiş insanlardı köy halkı. Tüm çocukların bir şekilde eğitim görmesi gereken okulda eğitim görmesinin ihtimali bile güldürürken köy halkını, Sultan hep için için okuldan içeri girebilmeyi, ders görebilmeyi çok istiyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okula ilk gittiğim gün beni kapıda sadece Sultan karşıladı. Bana sıcacık bir “Merhaba” dediğinde gurbet ortamında psikolojik durgunluğum bir anda dağıldı.  Kendime geldim bir anda. Çünkü “Sultan’ın merhabası” içimde tarifi kolay olan bir coşkuyu getirdi bir anda. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Merhaba&lt;br /&gt;- Merhaba&lt;br /&gt;- Sen öğretmen misin?&lt;br /&gt;- Evet, yeni geldim buraya. &lt;br /&gt;- Biliyom. Ders yapacan mı?&lt;br /&gt;- Elbette. Onun için buradayım.&lt;br /&gt;- Beni de alacan mı?&lt;br /&gt;- Elbette. &lt;br /&gt;- Gerçek mi?&lt;br /&gt;- Niye şaşırdın?&lt;br /&gt;- (gülerek) seni öpeyim gel&lt;br /&gt;- Öp &lt;br /&gt;- Seni sevdim öğretmen&lt;br /&gt;- Ben de seni&lt;br /&gt;- Adım Sultan benim.&lt;br /&gt;- Memnun oldum Sultan. Yoldan geldim. Bana çay demler misin?&lt;br /&gt;- Gel ablama diyim. Hadi gel öğretmen, gel&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sultan bir anda ait olma hissini yaşatırken, mutluluğu, mutluluk çığlıkları halen kulağımda yankılanıyor. Kolumdan tutup beni evlerine götürdüğünde o kadar mutluydu ki. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sultan zihinsel engelli bir genç kızdı. Hiç okula gitmemiş ama hep okulun kapısında okula gireceği günü beklemişti belli ki. Yeni öğretmenin okula geleceğini duyduğunda, her yeni öğretmende yaşadığı umudu yine yeşertmişti yüreğinde. Bu defa başarmıştı. Okula girebileceğini söyleyen bir öğretmen yanındaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O öğretmeni öpebiliyordu. Evine de götürebilmişti. Herkese hava atarak hem de. Öğretmen, Sultan’ın evindeydi. Sultan için bundan büyük mutluluk olur mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sultan’ı ilk gördüğümde içimi ısıtan güzelliği, yüreğinin temizliği, yaşamın içinde, tüm sıkıntılara rağmen içimi o kadar ısıtmıştı ki. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O gün Sultan’la arkadaş olduk. Yaşı yaşıma yakındı belli ki. İkimiz de yaşamın daha ortasına gelmeden bir araya gelebilmiştik. Genç bir öğretmen için böyle yürekli bir sevgi ne büyük nimettir; bilene.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çaylar içilirken Sultan’ın ablası söylenmeye başladı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bu Sultan var ya bu Sultan… Okulun kapısını bekçi gibi bekler. Evden kaçar gider hep. Neyse ki okuldan başka yere gitmedi hiç. Aslında bir kere derse alsalardı bu kadar inat etmezdi.&lt;br /&gt;- Hiç okula gitmedi mi Sultan?&lt;br /&gt;- Gitmedi. Almadılar. Annem, babam da ölünce benim başıma kaldı. Alıp başını gidiyor. Yoruldum peşinde koşturmaktan. Neyse okulun bir yerlerinden çıkıp geliyor.&lt;br /&gt;- Okuma yazma öğrenebilir aslında Sultan. Niye almadılar ki okula?&lt;br /&gt;- Almadılar işte. Ne bileyim. Biz de pek peşini koşturmadık. Biz de öğretmedik. Öyle yaşıyor işte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sultan’ın ablasının son sözü bir anda içimi dağladı. “ Öylesine yaşıyor işte” … Bahsettiği bir insan. Engelli olsa ne fark eder ki. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evden ayrılırken Sultan’ın boynuma sarılması, yüzümü severek öpmesi halen içimi burkar. Yıllardır beklediği öğretmene kavuşmasının mutluluğu ile yaptığı gülümseme dolu mimiklerini herkesin görmesi gerekir diye düşünürüm hep. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sultan ertesi gün için ders sözünü alınca beni bıraktı. Yoksa sanırım aylarca kolumdan tutarak beni evde hapsedebilirdi. O kadar inatçıydı okula girebilmek için.  Sabah için sözleşerek ayrıldım evlerinden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Acı var mı?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşamdan bahsedip acıdan bahsetmemek olmaz. Yaşamın her anında üstelik. Her yerinde, her köyünde, her evinde, her mahallesinde, şehrinde…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Acıların bir insan gülümsemesiyle dağıldığını bilirim. Dağılabildiğini hep görürüm. Gördüm de. Sultan da gördüğüm gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sultan’ı yıllarca acıya boğan “derse girme” arzusu sadece bir “ evet” le dağılıp gitmişti. Bir “evet” için yıllarca kapıda beklemişti Sultan. Yaşıtlarıyla derse girmeyi başaramasa da sonunda başardığını biliyordu Sultan. Artık O’nun da bir dersi olacaktı. O’na gülen, evine gelen bir öğretmeni olmuştu. Sultan’ın yıllarca süren acısı bitmişti. İstediği tek şey, O’na acı veren tek şey sadece “Evet” ile bitmişti. Acının yerini mutluluk, bolca mutluluk almıştı Sultan’ın yaşamında. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;strong&gt;Okulun İlk Günü&lt;/strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okullar açılalı çok olmuştu. Ancak tayin okulun açıldığı gün olmadığından ancak ders başlayabilecekti sultan’ın okulunda. Tüm çocuklar mavi önlükleri ile kıpır kıpır okulun bahçesinde sıraya girerken Sultan da bir kenarda mutluluk çığlıkları içinde bekliyordu derse gireceği anı. Okula girmeden önce yaptığım konuşmayı çıt çıkarmadan dinleyen öğrenciler ve veliler hep birlikte İstiklal Marşını Sultan’ın da katkısıyla okuduğunda artık sınıfa girme zamanı gelmişti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak alışkanlıkları ile yaşamaya alışmış köy halkı için Sultan’ın derse girmesi sessizce ve şaşkınlıkla karşılanıyordu. Sultan ve okul… Bir araya gelmeyen iki kavram.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sultan tüm bakışlara aldırmadan mutluluk çığlıkları atarken yavaş yavaş konuşmalar da başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;_ Öğretmen Hanım bu kız derse mi girecek?&lt;br /&gt;_Evet. &lt;br /&gt;_Nasıl?&lt;br /&gt;_Sultan derse girecek. Hadi bakalım şimdi ders zamanı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkes şaşkın şaşkın derse girme anını izlerken Sultan umursamadan gidip sınıfın en ön sırasına oturdu. O en ön sırayı kendine hak gördüğünden, yılların özlemini bedeniyle dile getirdi. Sultan hep en önde oturmayı hayal etmişti belli ki. &lt;br /&gt;Yirmili yaşlarında olan ve gelişmiş bir bedeni bulunan Sultan’ın en önde oturması diğer çocuklar için haksızlık sayılacağından, Sultan’ı kenara çekip durumu anlattım. Boy farkından dolayı arkada oturmasını çok istediğimi anlattığımda hiç mutluluğu eksilmeden hemen arka sıraya geçti. Arkaya geçerken bile mutluydu Sultan. Sonuçta sınıfa girmeyi başarmıştı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ders başladığında tüm çocuklar önce şaşkın sonra rahat bir durum sergiledi. Aileler kapıda önce telaşlı beklerken sonra bir anda sessizliğe, herkesin kendi işine bakması gerektiği fikrine geri döndü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ders başladı. Rahatça. Herkes yapabileceği oranda işin içine girerek. Herkes bildiğini, bildiği şekilde rahatça gösterme şansını bularak. Sultan da her çocuk gibi önce heyecanlı sonra sessizce dinlemeye, öğrenmeye koyuldu.   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sınıfın düzenini bozan tek bir çocuk vardı. Tabi ki bu çocuk Sultan değildi. Beş yaşında okula gönderilen, birinci sınıfa kaydı yapılan güzel Gülsüm. Bana sürekli teyze diyerek çocukları güldürüyordu Gülsüm. Çünkü henüz erkendi onun için. Ama ailesi para kazanmak zorunda olduğu için Gülsüm’ü okula bırakmıştı. Kaydıyla birlikte. Gülsüm’ün tuvalet ihtiyacında yanıma gelip “ Teyze çişim geldi” deyişini halen hatırlarım. Götürdüm tabi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sultan sessizce dersi dinleyerek katıldı öncesinde. Sonraki derslerde biraz sesi çıkmaya, derse bildiği kadar katılmaya başladı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık zamanı gelmişti günün sonunda. Sultan’a bireysel eğitim gerekiyordu. Ders çıkışları biraz daha mesai harcamam gerekiyordu. Beş sınıf, hatta Gülsüm ve Sultan’la 7 sınıf bir arada bulunduğundan fazla emek, fazla mesai kaçınılmazdı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ders çıkışında Sultan’ı yanıma çağırıp okuma yazma durumuyla ilgili değerlendirme yaptığımda o kadar mutluydu ki Sultan. Fazladan okulda kalması, özel ilgim Sultan’ı herkesten mutlu yapmıştı. Sonuçta ne işim vardı ki eğitimci olarak. İşim eğitmek… Her koşulda, herkese alabileceği kadar eğitim vermek. Bunun için para alıyordum. Paranın hakkını vermem kaçınılmazdı benim için. Üstelik insan olarak görevimdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;strong&gt;&lt;strong&gt;Sonraki Aylar&lt;/strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sınıf özellikle Türkçe dersinde çok başarılıydı. Sonuçta yaşamında köy görmemiş bir felsefe öğretmeninin elinden ancak bu kadarı geliyordu. Hem müdür, hem öğretmen hem hizmetli…  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okula zil takıldığında, ders bitiminde benim sınıfın dışına çıkıp kendi zilimi kendim çaldığımda öğrencilerin yüzü bekleyişteydi. Zil çalmadan kimse yerinden kalkmıyordu. Sultan da. Tüm kurallara uydu Sultan. Arkadaşlarıyla aynı şekilde ödevlerini yaptı, okumayı da öğrenmeye başladı. Yazmada sıkıntısı devam ederken, sınıf başkanı da olmayı başardı. Gülsüm “teyze” demeyi bıraktı. Yapabildiği kadar derslerini çalıştı. Herkes birbirine alıştı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sultan ders başlamadan sınıfın genel kontrollerini yaparak bana hep yardımcı oldu. Mutlu oldu. Yaşama karıştı. Öğrencilik hayallerine kavuştu. Veliler de Sultan’dan korkmayı bırakmıştı zaten. Sultan köyüne kavuştu. Köy halkıyla barıştı. Gerçek insan sevgisini, safça, dürüstçe herkese vermeye başladı. Sultan, Sultan gibi olmaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kolay değil. Sultan olmak. Sultan,  “Güç”, “Otorite”, “Yöneticilik”  demekti. Bunu Sultan biliyordu, sorun başkalarının bilmemesiydi. Başkaları da öğrendi. Sultan’ın köydeki havası, yürüyüşü değişti. Yaşamı düzene girdi. Ablasının dediği gibi “ öylesine yaşamayı” bıraktı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kader ağlarını örmüştü bir kere. Tayinim çıktı. Artık olmam gereken yerde, lisede olmam gerekiyordu. Daha iyi eğitim verebilecek öğretmenlerin köye gelmesi gerekiyordu. Öyle de oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;strong&gt;&lt;strong&gt;Sultan’a Vedam&lt;/strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son günümde köyde vedalaşmam gerekenler çoktu. Herkes alışmıştı bu garip öğretmene. Her türlü hayvandan korkan, yaşamında köy görmemiş, gencecik bir kızla köyün vedalaşması gerekiyordu. Önceleri bir şeye benzetemedikleri genç öğretmen köyde “imece” başlatıp lojmanı normal faresiz bir ev haline getirtirmiş, kütüphane kazandırmıştı okula. Okulun bahçesini ektirmişti çocuklara, ailelere. Okul, ziline kavuşmuştu ilk kez. Okul, okul olmuştu. Aslında sadece köyün delikanlıları değil herkes sevmişti beni. Düğünlerin baş konuğu öğretmen hanım gidiyordu onlar için. Bir daha gelmeyeceğini iyi biliyorlardı. Öyle de oldu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gitme vakti geldiğinde bir anda buruk bir hava esti gökyüzünden. En çok Sultan üzülüyordu. Sultan’ın havası değişmeye başlamıştı çoktan. Rahatça öpebildiği, koluna girip köyde gezdirebildiği, kendisine okuma öğreten öğretmeni gidiyordu Sultan’ın. Acıları yüzünden okunan tüm insanlar gibi doyasıya acısını yaşamak istiyordu belli ki.  Ağlayabilse rahatlayacaktı ama… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Otobüse binerken Sultan’ın otobüsün kapısının önünden ayrılmayışı gözümün önüne her gelişinde yine hüzünlenirim. Otobüs hareket ederken birbirimize tekrar kavuşup sarılmamız herkesi üzdü. Herkese Sultan’ı emanet ederken içim burkuldu yine. Sultan’ın derse girme sözünü alamadım öğretmen başlamadığından. Okul kapanmamalıydı. Ama yapabileceğim bir şey yoktu. Mutluluk Sultan için kısa sürmüştü. Ama mutluluğu öğrenmişti bir kere. Bırakmazdı mutlaka. Allah Sultan’ı korur diye aslında bir tarafım rahattı. Allah’a bir kez daha emanet ettim Sultan’ı içimden. Ailesine de tembih ederek. Köy halkını da. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilemezdim tabi ki yıllar sonra Sultan’ı kendi oğlumda bulacağımı. Hiç aklıma gelmezdi o yıllarda. Şimdi benim Sultan’ım oğlum. Önce Allah’a sonra hepimize emanet yavrum. Yavrularımız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Reyhan Gazel&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-586092586638758670?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/586092586638758670'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/586092586638758670'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2011/02/sultan.html' title='Sultan'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-4607124922007510941</id><published>2011-02-21T14:38:00.001-08:00</published><updated>2011-02-21T14:53:49.223-08:00</updated><title type='text'>GİDENİN ARDINDAN</title><content type='html'>Yüreklerin solduğu akşamın getirdiklerini, başka yüreklerdeki yansımasında yüreklice gördüğümüzde, gidenin ardından ağlayamayız bile. Gözler açılsam mı açılmasam mı dercesine kısık bakarken… Gözlerin görüp görmediği belli bile olmazken… Gözler bazen yerinde fazlaymış gibi dururken… Ağlasak ne olur, ağlamasak ne olur?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gidenin ardından kısık bakışların gideni geri getirmeye yetmeyeceği bilindiğinden, gözleri kıssak ne olur kısmasak ne olur? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yerli yerinde duran dünyaya ait olanların yerine, gideni koyup koymamakta kararsız kalınan anlardır bu anlar. Bu anlarda ağlayamadıktan sonra baksak ne olur bakmasak ne olur? Bakan gözlerle görülemeyenlerin yerine tahayyül bile edilemeyenleri, koysak ne olur koymasak ne olur? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüreklerin solmasının yaşamdaki karşılığını iyi bildiğimizden, yüreklerin öyle anlarda yerinde olmasını bilmek bile bir şey ifade etmezken, yüreklice düşünmenin zorluğunu bilmek, sözlerin ardına sığınmakla bir olur. Sözlerin yüreklerden çıkmadığını düşünerek rahatça…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüreklerin rafa kalktığı anları, yaşasak ne olur yaşamasak ne olur? Yaşamın yüreklerden aktığını bilmek bile bir şey anlatmadıktan sonra…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gidenin ardından yaşamı anlayabilmek zordur. “Ne oldu da gitti” cümlesi anlamını yitirir… Yürekler boşlukta süzülüp gider, sessizce… İsyanın kelimesi bile ağır gelir. Böyle anlarda yürek ne yapsın?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapıların ardında geçen konuşmaların, boşlukta birer saz sesi gibi gelmesi mi bize bunları söyleten? Yüreklerin olmadığı anlarda söylenen sözlerin anlamsızlığı gibi yitip giden acımasızca sızlayan… Acısa ne olur acımasa ne olur?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşamın yüreklerde yaşadığını bildiğimden rahatım… Yüreklerin başka yüreklerle bütün olduğunda yaşadığını düşündüğümden rahatım… Yüreklice yürekleri yaşamak istediğimden rahatım… Böyle olmasa ne olur olsa ne olur? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çiçeklerin kokularının anlamını yitirdiği anlardır bu anlar. Koku hissedilmez olur, burun koklamaz olur, dil susar, yürek susar, arada bir boşlukta saz sesi şeklinde konuşmalar duyulur… Böyle gider. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm göçüp gidenlerin ardındakilere…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Reyhan Gazel&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-4607124922007510941?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/4607124922007510941'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/4607124922007510941'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2011/02/gidenin-ardindan.html' title='GİDENİN ARDINDAN'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-8510013060151328288</id><published>2011-02-17T15:21:00.000-08:00</published><updated>2011-02-17T15:22:12.003-08:00</updated><title type='text'>İNSAN</title><content type='html'>Daha küçücük yaşımda sokakta bir dilenci görünce, yüreğim ılık ılık akardı. Ardından dünyamın kararması ve yemeden içmeden kesilmem de bundandı. Kimseler bilmezdi neden yemediğimi. Çevremin tüm çırpınışları da boşaydı böyle durumlarda. Aç otururdum. Mağdur insanın ruh halini daha iyi anlayabileceğimi, bu şekilde destek olduğumu düşünürdüm. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllar geçtikçe mağdurun tanımı da, durumu da değişmeye başladı yüreğimde. Geçmişte sadece aç ve dilenen insan olarak düşündüğüm mağdur, yerini dilenmeyen, aç da olmayabilen insana bıraktı. Dilenenlerin, dilenmeyi iş olarak düşündüğünü gördüğümden… Gerçek mağdurun kimseden bir şey isteyemeyeceğini anlayabildiğimden… Sadece açlığın değil, bir çok olumsuzluğun mağdurluk olarak içeriklendirildiğinden…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mağdur kimsenin mağdurluğunun, kültürel etkilerle de şekillendiğini görmek en büyük yıkımdı yüreğimde. Kültürü yaşam tarzı olarak düşündüğümden, insanların kendi yaşam tarzlarında olmayanlarla yaşamının etkilenmesi acımı katlarken… Duygusu tamamen yok sayılarak dışlananları görmek, büyüsem de yüreğimi küçücük bir çocuk gibi ağlattı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yolda yürürken görülen ekmek parçasının öpülerek,  kenar bir yere sakince bırakılması gözlerimi yaşartırken, nimetin en büyüğü olarak düşündüğüm insanların tepilmesi, hor görülmesi daha çok ağlattı yüreğimi. Ekmeğini öpen, insanını tepenlere bir şey diyememek de. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mağdurun acısını bir başına yaşamasını tercih edenlerin, mağdurlar adına söz sahibi olması dağladı geçti yüreğimi. ”Gözümün önünden çekil” ifadelerinin gözlerde okunması yaktı. Kendine ait olmayan yaşantıları yok saymayı düşünenlerin varlığı rahatsız etti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhtaçlığı mağdurlukla beraber düşündüğümde, muhtaç olanların mağdur görüntüsünde olmasının beklenmesi üzdü. Mağdurun sadece sokakta dilenenler olmadığını anladığımdan beri… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Yaşamda farklı şekillerde ve içeriklerde mağdur durumuna düşmüş olan insanlar,  yolda yürürken görülüp öpülerek kenara konulan ekmeğin de kendileri gibi nimet olduğunu biliyorlar. Ama ekmeğe gösterilen intizamın kendilerine gösterilememesini anlayamıyorlar. Anlayamazlar da. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bu yazılanlar, sosyal restorasyonun startını veren Sayın Başbakanımız ve tüm ülke yöneticilerimizin yapacakları için, yaşamın oldukça içinde yer alan gerçek zeminlerdir. Sosyal farklılıkların tümüne, fırsat eşitliğini gerçekleştirmeye yönelik atılacak adımlarda, toplumdaki bireysel ayrılıkların kabulüne yönelik olumlu bakış sağlayabilmek, olmazsa olmaz durumlardandır. Sosyal devletin gereği olarak, mağdur kapsamında düşünülen insanlara eşit desteklerin sağlanabilmesinin koşulları, her gün daha belirgin olarak karşımıza çıkmaktadır. Çıkmaya da devam edecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendisini bilinen ya da bilinmeyen nedenlerle yaşamın dışında gören, hisseden, yaşamın özellikle dışına itilenler, gerçekleştirilmeye başlayan sosyal restorasyonun kendilerine kazandıracaklarını beklemektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Sayın Başbakanımızın, sosyal restorasyonla ilgili atacağı adımlar, izleyeceği yollar, sistem kurmadaki hız ve kararlılık durumu önümüzdeki aylarda çokça tartışılacağa benziyor. İnsanla doğrudan ilgili olarak yapılanlara, yapılacaklara uzaktan, yakından ilgili herkesin konuşacağını bildiğimden… Ülke gündemimizin hep böyle oluştuğunu gördüğümden… Sayın Başbakanımızın hep söylediği gibi “ Önce İnsan” ilkesi yine ön plandadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hatta bu satırları yazarken bile, engelli çocuğunu kucağında taşıyamadığı için tuvalete götüremeyen bir anne mutlaka vardır. Herkes gibi sokakta koşup oynamak için ayakkabıya ihtiyaç duyan ayakkabısız bir çocuk, evinin bir köşesinde umut gözlerle bekliyor, yakacak bir şeyi olmadığı için, yerde çocuğuna sarılıp ısıtmaya çalışan bir baba gizli gözyaşı döküyor olabilir. Bunlar, mağdurun ‘gerçek türküsü’ olarak kulaklarda çalınmaya devam ederken, sosyal restorasyona start veren Sayın Başbakanımızın işini zora sokacak engellemeleri anlamak mümkün değil.  Yüreği yaralıların anlaması ise hiç mümkün değil. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;REYHAN GAZEL&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-8510013060151328288?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/8510013060151328288'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/8510013060151328288'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2011/02/insan.html' title='İNSAN'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-4571098096468795809</id><published>2011-02-17T15:09:00.000-08:00</published><updated>2011-02-17T15:16:03.395-08:00</updated><title type='text'>EN UZAĞI GÖRMEK</title><content type='html'>Yeni bir işe giriştiğimde hemen o işin en uzağını görmeye çalışırım. Önce nasıl bir işe başladığımı anladıktan sonra… Bu iş şu an ne durumda, nereye kadar gidebilir, nereden güç alır, nasıl zorluklar çıkartabilir, en çok yarar nasıl sağlanır, kimlerle yapılabilir, duruşum nasıl olmalıdır, işle ilgili kimlerle işbirliğine girebilirim, kimlerden uzak durmak gerekir, hangi pozisyondayım, bu pozisyon kendi hedeflerimle ne kadar örtüşüyor… Daha önemlisi bu iş ana hedeflerime giden yolda mı, değil mi? Belki de bundan daha önemlisi bu işi istiyor muyum, istememe rağmen başarabilir miyim? …Tüm bu sorular 10 dakika içinde aklımdan geçer, cevaplarıyla birlikte. 10 dakika kısa süre değil emin olun. “Kendini bilen” insan için…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kendini bilen” kendisine verilen ya da aldığı tüm işlerle ilgili tasarruflarda bulunabilir. Kendi katkısıyla birlikte… Aradaki bir soruya verilecek en küçük olumsuz cevabın, ileride büyük sorun olarak karşısına çıkacağını bildiğinden… Bunu sadece “işe alınan” bilir. “İşe alan” anlayabilir. O da vakti varsa. Vakit ayırabilirse…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir insanın kendisiyle ilgili en uzağı görebilmesi zor değildir; kendini bilene… Aldığı işi yapabildiğini anlaması en kolayıdır; düşünebilene… Bir insanın kendisi için kendisini düşünmesi en çok kolayıdır; bilene…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysaki yaşam tüm bu yazılanların ötesinde bir yerlerde yaşanıyor olmalı. Değerlerin düşünebilmenin ötesinde yaşandığı, insanların kendisini tanıyamadığı, bir başkasını tanıyamadığı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başarılı insanlar elleri ceplerinde başarılı olmamışlardır. Tüm bu süreçlerden gelerek, yokuşta ter akıtarak ulaşmışlardır. Akıttıkları terin karşılığını görerek, en azından kendileri için doğru yerlerde olduklarını bilerek… Rahatça. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğru yer, en uzağı görebilmekle ilgilidir. Kendimizle ilgili en uzağı görerek… Kendimizi üretimle var edebilmenin güzelliğinin tadını alabilerek… Kimselere “tapınmadan”. Elleri kendi ellerine kenetli, beyni ellerine odaklı, gözleri yaptıklarında… Yaptıklarının devamının nasıl geleceği ise beyninde. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle yaşanan yaşamda yürekler hep rahattır, huzurludur. Kendisini var edebilmenin rahatlığı… İstediği kadar, istediği şekilde… Mutlu, telaşsız… Nereye gittiğini bilerek… Nereden geldiğini unutmadan. Vaz geçilmez olmadığını düşünerek… Vaz geçilmez olmadığını bilenler için gidecekleri yer o kadar yakındır ki, her adımda bir sonraki adımı bildiklerinden… Günahıyla, sevabıyla…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkes akıllıdır; ‘aklı’ olduğunu bildiklerinde, aklın gücünü görebildiklerinde, yüreklerini dinlediklerinde, yüreklerini mutlu edecek şekilde var olduklarını düşündüklerinde. Yaşam ciddi bir oyundur. Evcilik oyunu bir düzmecedir, kurgudur. Gerçek yaşamdan, kurgusu kontrol edilebildiği için farklıdır. Gerçek yaşamda kurguyu oluşturan çok faktör vardır. Kontrol dışı da gelişebilen… En uzağı görürken, kontrol dışı ortaya çıkabilecek süreçlerin öngörülebilmesinin önemi buradadır. En uzak hep aklımızda olunca, görülememesi de o kadar zordur ki…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine de yaşam en uzağı gören, göremeyen herkese gülsün. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Reyhan Gazel&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-4571098096468795809?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/4571098096468795809'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/4571098096468795809'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2011/02/en-uzagi-gormek.html' title='EN UZAĞI GÖRMEK'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-1305071325679063791</id><published>2011-02-12T03:41:00.001-08:00</published><updated>2011-02-12T03:41:54.340-08:00</updated><title type='text'>Sevgili Dostlar</title><content type='html'>Sevgili dostlar,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;büyük umutlarla başladığım Özürlüler İdaresi Başkan Yardımcılığı&lt;br /&gt;görevinden ayrılmış bulunmaktayım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğduğum günden bugüne kadar hep özürlülükle iç içe yaşadığımdan ve&lt;br /&gt;tüm yaşamımı özürlüler ve aileleri için harcamaya kendimce söz&lt;br /&gt;verdiğimden yine özürlülük alanında çalışmalarıma devam edeceğim.&lt;br /&gt;Ancak mevcut yönetimle hedeflerime ulaşmamın mümkün olmadığımı&lt;br /&gt;gördüğümden bu ayrılık benim açımdan da olumlu karşılanmıştır. Sonuçta&lt;br /&gt;özürlülük alanından değil Özürlüler İdaresindeki Başkan Yardımcılığı&lt;br /&gt;görevimden ayrılıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Körler Okulunda kendisini çok uzun yıllar görme özürlülere adayan&lt;br /&gt;Rahmetli Semiha Şengün'ün torunu, görme ve ortopedik özürlü dedelerin&lt;br /&gt;torunu, çok sayıda özürlü akrabası ve özürlü bir çocuğa sahip olan&lt;br /&gt;şahsımın başka türlü davranması zaten beklenemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan sonra özürlülük alanında özgür, akılcı ve özürlülerin gerçek&lt;br /&gt;sorunlarının bilincinde olan yaklaşımımla daha sık bir arada&lt;br /&gt;bulunacağız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başkan Yardımcılığımdan ayrılışım tarafımdan bitiş değil, başlangıç&lt;br /&gt;olarak algılanmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazılarımla, özürlülüğü hem yaşayan hem bilen bilinçli yaklaşımımla,&lt;br /&gt;özürlülükle ilgili kamu oyunu doğru noktalarda yönlendirmelerimle&lt;br /&gt;bundan sonra da özürlüleri ve ailelerini bilinçlendirmeye,&lt;br /&gt;bilgilendirmeye ve yaşam kalitelerini arttıracak yeni çalışmalarımla&lt;br /&gt;kuşatmaya devam edeceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepinize saygılarımı sunuyorum&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Reyhan GAZEL&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-1305071325679063791?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/1305071325679063791'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/1305071325679063791'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2011/02/sevgili-dostlar.html' title='Sevgili Dostlar'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-5171956734804994369</id><published>2011-02-10T18:03:00.000-08:00</published><updated>2011-02-10T18:04:19.174-08:00</updated><title type='text'>Siz Hiç 24 Saatinizi Bir Özürlüyle Geçirdiniz mi?</title><content type='html'>Daha dün gibi kulağımda. 3 özürlü çocuğu olan bir anne dönemin Milli &lt;br /&gt;Eğitim Bakanına seslendi: "Siz hiç 24 saatinizi bir özürlüyle &lt;br /&gt;geçirdiniz mi? Biz her an onlarla birlikteyiz." Tarih 19 Aralık 2002. &lt;br /&gt;SERÇEV 'in kuruluş günü. 9 anneyle amatör ama bilinçli bir yaklaşım. &lt;br /&gt;Serebral Palsili Çocuklar Derneği. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün Dernek büyüdü. Tanındı. Okul, oyun parkı yaptırdı. Daha bir çok &lt;br /&gt;büyük projenin içinde yer aldı. Dernek kurucularının her biri farklı &lt;br /&gt;iş alanlarında çalışmaya devam ederken bir taraftan da topluma &lt;br /&gt;Cerebral Palsy'i anlatmaya devam etti. Ama ilk gün 3 özürlü çocuğu &lt;br /&gt;olan annenin dönemin bakanına söylediği söz hiç unutulmadı. SİZ HİÇ 24 &lt;br /&gt;SAATİNİZİ BİR ÖZÜRLÜYLE GEÇİRDİNİZ Mİ? Dernekte kimler yoktu ki? &lt;br /&gt;Devlet sanatçıları, öğretmenler, iş adamları, gazeteciler... Tüm meslek &lt;br /&gt;guruplarının önemli şahsiyetleri bu annenin cümlesini hep, her yerde &lt;br /&gt;hatırlattı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu annemizin sözü aslında devletin özürlülük politikasını belirlemek &lt;br /&gt;üzere söylenmişti. O dönemin bakanına söylerken aslında tüm dünyaya &lt;br /&gt;haykırılmıştı. Özürlüye rağmen özürlü için hayır... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bu satırları okuyan herkes aşağıdaki sorulara cevap vermeli. &lt;br /&gt;Veremeyenler ise bir özürlüye ya da yakınına sormalı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-       Sokakta yürümeye çalışan ortopedik özürlü bir insan karşıdan gelen &lt;br /&gt;bir insanın bacaklarına bakışından nasıl etkilenir? &lt;br /&gt;-       Tekerlekli sandalyede yolda ilerlemeye çalışan özürlü bir delikanlı &lt;br /&gt;karşısından geçen güzel bir kızın kendisine hiç bakmadan geçmesi &lt;br /&gt;sonucunda hangi duyguları yaşar? &lt;br /&gt;-       Konuşamayan bir genç kız beğendiği bir erkeğe aşkını nasıl ifade eder? &lt;br /&gt;-       Zihinsel özürlü bir çocuğun annesi çocuğunun atipik hareketlerinden &lt;br /&gt;nasıl etkilenir? &lt;br /&gt;-       "Zavallı bir özürlü" ifadesi tüm özürlülerin yüreğinde nasıl bir yara açar? &lt;br /&gt;-       Ortopedik özürlü bir insan tek başınayken evinde tuvaletini nasıl yapabilir? &lt;br /&gt;-       Spastik bir gencin yanında "açlığını biliyor mu" şeklindeki bir &lt;br /&gt;ifade nasıl bir yıkım yaratır? &lt;br /&gt;-       Özürlü bir çocuğun annesi komşusu oğlunu askere gönderirken hangi &lt;br /&gt;duyguları yaşar? &lt;br /&gt;-       Özrüne rağmen yaşam başarısı gösterip üniversite eğitimini zor &lt;br /&gt;şartlarda bitiren bir genç iş başvurusu için gittiğinde " sakat &lt;br /&gt;kadromuz dolu" ifadesi ile neler yaşar? &lt;br /&gt;-       Özürlü bir baba çocuklarına özrüne anlatırken hangi duygu içindedir? &lt;br /&gt;-       Özürlü bir genç kız evlenirken düğün salonunda istenmeyen bakışlarla &lt;br /&gt;nasıl baş edebilir? &lt;br /&gt;-       Özürlü bir çocuk karı koca ilişkisini nasıl etkiler? &lt;br /&gt;-       "Özürlülerin psikoloji bozuk olur"Yaklaşımı ne kadar doğrudur? &lt;br /&gt;-       Özürlü çocuğun annesi iş yerinden çocuğu için izin alırken söylenen &lt;br /&gt;olumsuz sözlerle nasıl baş edebilir? &lt;br /&gt;-       Âşık bir özürlü gencin sevdiği kız başkasıyla evlendirilirken hangi &lt;br /&gt;duyguları yaşar? &lt;br /&gt;-       Özürlü çocuğunu bırakacak yeri olmadığı için çalışamayan bir anne &lt;br /&gt;evinde her sabah neler yaşar? &lt;br /&gt;-       Özürlü çocuğunu rehabilitasyona götürmek için sürekli izin almak &lt;br /&gt;durumunda olan bir baba amirlerinin kötü sözleriyle nasıl baş &lt;br /&gt;edebilir? &lt;br /&gt;-       Zihinsel özürlü bir genç " ne zaman evleneceğim" sözünü her &lt;br /&gt;söylediğinde annesi neler yaşar? &lt;br /&gt;-       Spastik bir genç postüründeki bozukluktam dolayı bir alışveriş &lt;br /&gt;merkezinde kendisinden korkanlara karşı ne demelidir? &lt;br /&gt;-       İşitme özürlü bir baba çocuklarını duymadığında neler yaşar? &lt;br /&gt;-       Görme özürlü bir kadın beğendiği erkeğin tipini hayalinde nasıl canlandırır? &lt;br /&gt;-       İki özürlü insanın evliliğine toplum nasıl bakar? &lt;br /&gt;-       Sadece kafası sıvazlanan özürlüler her kafa sıvazlama olayında hangi &lt;br /&gt;duyguyu yaşar? &lt;br /&gt;-       Sakat ifadesi tüm özürlülerin iç dünyasına nasıl yansır? &lt;br /&gt;-       Apartmanda özürlü bir insanın yaşadığını bile bile rampa &lt;br /&gt;yaptırmayanlara karşı o apartmandaki insan ne tür hisler besler? &lt;br /&gt;-       Annesi sürekli göz yaşı döken bir özürlü çocuk iç dünyasında neler yaşar? &lt;br /&gt;-       Babası ölen bir özürlü çocuk kime sığınır? &lt;br /&gt;-       Hor görülen bir özürlü çocuk güldüğünde aslında gerçekten gülüyor mudur? &lt;br /&gt;-       İbadet etmek isteyen özürlü birey camiye bile giremediğinde hangi &lt;br /&gt;duygu içindedir? &lt;br /&gt;-       Ortopedik özürlü bir anne çocuklarına yemek yapamadığında neler hisseder? &lt;br /&gt;-       Kardeşi özürlü olan bir abla neler yaşar? &lt;br /&gt;-       Spastik bir genç evlenebilir mi? Evlenirse neler yaşar? &lt;br /&gt;-       Bir özürlü birey vatandaş olarak oy kullanma hakkı engellendiğinde &lt;br /&gt;neler yaşar? &lt;br /&gt;-       Cebinde kuruşu olmayan bir özürlü genç canı çikolata almak &lt;br /&gt;istediğinde, alamadığında neler yaşar? &lt;br /&gt;-       Özürlü çocuk babalarının, eşlerine bakışları nasıldır? &lt;br /&gt;-       Herkesin özürlüler hakkında konuşma hakkı varken özürlülerin &lt;br /&gt;dinlenmemesi nelere yol açar? &lt;br /&gt;-       Görme özürlü bir insanın zihinsel özrünün de olduğu düşünülünce iç &lt;br /&gt;dünyası bu durumdan nasıl etkilenir? &lt;br /&gt;-       Özürlü bir gence bakmak zorunda olan bir kardeşi neler yaşar? &lt;br /&gt;-       Özürlü bir insan tuvaletini altına yaptığında kızanlara karşı hangi &lt;br /&gt;duyguları besler? &lt;br /&gt;-       Arkadaşı evlenen bir ortopedik özürlü genç neler yaşar? &lt;br /&gt;-       Zihinsel özürlü bir genç kızın ailesi hangi duygular içindedir? &lt;br /&gt;-       Özürlüler cinsel ihtiyaçlarını nasıl giderir? &lt;br /&gt;-       Tacize maruz kalan zihinsel özürlü genç kız bunun farkına varabilir &lt;br /&gt;mi? Karnı şiştiğinde bunu annesi, babası nasıl karşılar? &lt;br /&gt;-       Zihinsel özürlü kızların fırsatçı erkeklerden neler çektiklerini &lt;br /&gt;biliyor musunuz? &lt;br /&gt;-       Ortopedik özürlü bir genç kızın tacize uğradığında kaçamaması hangi &lt;br /&gt;duyguları yaşatır? &lt;br /&gt;-       Ağır özürlü bir insanın ailesi evine misafiri kolay kolay kabul edebilir mi? &lt;br /&gt;-       Hem parasızlık hem özürlülük nasıl bir sonuç doğurur? &lt;br /&gt;-       Özürlü insanların masraflarının fazlalığını kaç kişi biliyor? &lt;br /&gt;-       Fazla masrafların nerelere ait olduğunu özürlülerin dışında kaç kişi biliyor? &lt;br /&gt;-       Özürlü bir gencin arkadaş sayısı ne kadardır? &lt;br /&gt;-       Apartmanınızda hiç özürlü var mı? &lt;br /&gt;-       Akrabalarınızda hiç özürlü var mı? &lt;br /&gt;-       Birden fazla özürlü çocuğu olan ailelerin durumu nasıldır? &lt;br /&gt;-       Özürlü çocuğu olan bir tiyatrocu sanat çalışmalarını hangi ruh &lt;br /&gt;haletiyle sürdürür? &lt;br /&gt;-       Özürlü bir çocuk istenmediğinde hangi duyguları yaşar? &lt;br /&gt;-       Okula gidemeyen bir özürlü çocuk evde neler yaşar? &lt;br /&gt;-       Cihaz alamadığı için çocuğu yürüyemeyen bir baba neler yaşar? &lt;br /&gt;-       Kaliteli cihaz alamadığında neler yaşar? &lt;br /&gt;-       Köyde bir özürlüye ne derler? &lt;br /&gt;-       Özürlüleri yok sayanlara ne derler? &lt;br /&gt;-       Peygamber Efendimizin özürlülere bakışı nasıldır? &lt;br /&gt;-       .... &lt;br /&gt;-       .............................. &lt;br /&gt;-       ......................... &lt;br /&gt;-       ................................. &lt;br /&gt;-       ...................... &lt;br /&gt;-       ............................................................................. &lt;br /&gt;-       ............................................. &lt;br /&gt;-       ................... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;24 saat yazsam bitmez. Bu konuda o kadar çok soru var ki aklımda! Bu &lt;br /&gt;soruların cevaplarını verebilmek için eğitimli olmaya, üniversite &lt;br /&gt;okumaya, zengin olmaya... Gerek yok. Sadece bir özürlüyle 24 saat &lt;br /&gt;geçirmek yeterlidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi tekrar soruyorum: SİZ HİÇ 24 SAATİNİZİ BİR ÖZÜRLÜYLE GEÇİRDİNİZ Mİ? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Reyhan Gazel&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-5171956734804994369?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/5171956734804994369'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/5171956734804994369'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2011/02/siz-hic-24-saatinizi-bir-ozurluyle.html' title='Siz Hiç 24 Saatinizi Bir Özürlüyle Geçirdiniz mi?'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-8647894818301709758</id><published>2011-02-10T16:56:00.001-08:00</published><updated>2011-02-10T16:56:57.839-08:00</updated><title type='text'>Ötekiler Dedikleri</title><content type='html'>Birkaç gündür oğlum ciddi sıkıntılar yaşıyor ve yaşatıyor. Derdini tam anlatamadığından, tepkilerini çözmek zorunda kalmak kaçınamayacağımız bir gerçek. Çözüyorum şifreleri, ard ardına yerleştirdiğimizde zor olmuyor. Ellerini daha sert ısırıyor, okula giderken üzerini giymemek için direniyor, sürekli birilerini kızdırmak istiyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıkıntısı var. Üstelik tepki verdiği arkadaşları…Onları çok seviyor ama yanlarına gitmek istemiyor. Neden acaba? Bir çocuk arkadaşlarını hem sevip hem yanlarında olmak istemiyorsa burada ciddi bir iletişim sorunu vardır. Bunu anlayabilmek zor değil. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlayabilmek zor olmasa da sorunu çözebilmek kolay değil. Bir çocuğun, bir başka çocukla iletişim şeklini değiştirebilmek kolay değil. Sorun değişmeyince yaşamda yaşanan bu sıkıntı, yaş büyüdükçe daha büyür. Bir süre sonra hiç çözülemez. Ağaç yaşken eğilir…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşamın içinde birbirinden oldukça farklı insanları her zaman rahatlıkla görürüz. Konuşamayan, kilosunda normal dışı durum bulunan, bedeni herkes gibi olmayan…Biz bu insanlara “engelli” der geçeriz. Bizden uzak olsun da, söylemlerini de yanlarında yüreklerimizden geçirerek. Duygunun “engeli” olmayacağını düşünmeden, tıpkı yaşın olmadığı gibi. Duygu her yaşta, her şartta aynı izleri bırakır yüreklerde…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstenmemek, kabul görmemek kolay baş edilir bir duygu değildir herkes için. Sürekli istenmemek ise görünmeyen engelleri ortaya çıkarır; bilene. Var olan engelin yanında üstelik. Tüm engelliler ve ailelerinin gerçekte yaşadığı gibi. Bir başka engelle de mücadele etmek zorunda kalmak kolay baş edilir değildir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ötekiler deyip bir kenara bıraktığımız “insanların”, bırakılan kenarda neler yaşadığını düşünmemek öncelikle “ insan” olmaya ihanettir. Evde konuşacak kimsesi olmadığı için ağlayan yavrularımla konuştuğumda, yaşanan ihaneti daha net görmek, yine de onlar için sevgi beklemek çok mu anlamsız? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dışarıda “ötekileştirilmiş” gençlerin içinde bulunduğu sıkıntılı ruhsal durumları her an gördüğümden, yürekten üzülürüm. Yalnızlıklarını bile yaşamın kendisi diye düşünen gencecik bedenleri… Bir insan merhabasında kabaran yüreklerini yanlarında görmenin, o an aldıkları hazzı onlarla yaşayabilmenin bir sonraki adımını bildiğimden, içim daha büyük acı duyar. Vazife galibi olarak hayır yapmanın sonucunda rahat rahat evlerine dönmeleri gördüğümden... Ne vazifesi? Yaşam bu kadar mı basit, tek düze? Hep aynı insanlarla…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merak etmeyin oğlumun sorununu çözebilirim. Yanındayız, hep… Ama her “öteki” çocuk bu kadar şanslı mı? Mücadele etmeyen, edemeyen ailelerinin yanında, arkadaşlarından sürekli uzakta kalabilmek o küçük yüreklerde nasıl yansır bilir misiniz? Ya da düşünebilir misiniz? Düşünmek bile istemeyenler için sözüm, düşünün!… Düşünün ki birilerini de düşündürün. Küçük yavruların, genç bedenlerin “ötekileştirilmesine” izin vermeyin. Onları sokaklarda görebilirseniz tabii ki. Onlar evlerinde, herkesten uzakta… Ama yürekleri hepimizle… Bekliyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Reyhan Gazel&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-8647894818301709758?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/8647894818301709758'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/8647894818301709758'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2011/02/otekiler-dedikleri.html' title='Ötekiler Dedikleri'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-237114623342713648</id><published>2011-02-09T18:05:00.000-08:00</published><updated>2011-02-09T18:07:48.405-08:00</updated><title type='text'>Sevgi Dedikleri</title><content type='html'>Bir kuşun gözleriyle yaşamı görmenin güzelliğini bilenler, yaşamın insanı darda bırakacak güçte olmadığının da farkına varırlar. Geçmişin, boşa geçmişliğinin de üzüntüsüyle, yaşama karşı nasıl durulacağını bilmenin, geç de olsa yaşama katılışını keyifle izleyerek… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Sevgi dediğimiz şey, belki de yaşamı küçük bir kuşun gözleriyle görebilmenin hafifletilmiş tadını almaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu öyle bir hafifliktir ki, yaşamın olanca ağırlığı karşısında küçük bir kuş yüreğiyle ama her şeyin üzerinde… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu öyle bir hafifliktir ki, küçük bir kuşa belki de imrenerek, onun gibi usulca yanaşarak, aniden kaçışı da anlatır, sıkça yapamayacağımız bir güzellikte…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu öyle bir hafifliktir ki, her şeye rağmen dimdik durabilmeyi, yüreğin içine koyduğu küçük ama derin bir hissi de yaşatarak…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu öyle bir hafifliktir ki, en ağır eşyayı bile kaldırırken, tüm ağırlığın yüreğin dışına verilmesini anlatır… Can acıtmadan…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu öyle bir hafifliktir ki, yürekli bir bakışın tüm sırlarını anlatan küçük bir kuştan öğrenilecek onca güzelliği söyletir… Rahatlatarak…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu öyle bir hafifliktir ki, tenimizin üzerine konan bir sinekten bile, yaşama dair epeyce bir nasihat verebilecek kadar derinlikleri anlatır… Doğaya âşık ederek…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu öyle bir hafifliktir ki, küçük bir kuşun kanatlarının kıpırtısını derinlerden yaşayarak, yaşama büyük bir rüzgârla savrulmasını getirir. Her yürekliye…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu öyle bir hafifliktir ki, küçük bir kuşun yaşamdan kaçışını değil, uzaktan yüreklice bakabilmenin tadını verir. Her kuş görene…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu öyle bir hafifliktir ki, bir kuşun gözlerinden bile, yaşamı yine yaşamın içinden bir bakışla sakince anlayabilmeyi getirir. Her bakışta… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu öyle bir hafifliktir ki, küçük bir kuşun gözleriyle görebildiği tüm yürekleri sevebilmeyi anlatır. Kendi yüreğinin dışındaki yürekleri de görerek…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu öyle bir hafifliktir ki, yaşama yukarıdan ama kapsayıcı bir olgunlukla katılabilmeyi sağlar. Her yüreksize inat…  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Küçük bir kuşun gözlerinde yaşamı görebilmenin tadını alanlar bir daha mutsuz olmazlar. Küçük bir kuştan öğrendikleri yaşama bakışı hiç unutmazlar. Çünkü mutluluğu tadanlar bir daha mutsuzluğa meyil etmezler. Nasıl etsinler ki? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Yaşamın tüm genişliklerini küçük bir kuşun gözleri kıvamıyla görebilenler, tüm yaşamı keşfedebildiklerinden, yürekleri onca güzelliğin içinde ışıl ışıldır. Başka nasıl olsun ki? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Küçük bir kuşun gözlerini bile görebilenler yaşamı görebildiklerinden, her şeyin farkındadırlar. Bu fark etme durumunda, yüreklice ortaya çıkabildikleri an yüreksizleri de çağırırlar. Ama yüreklerini, küçük bir kuşun gözlerinin içine hapsedemeyecek kadar tanımayanlar, yüreklerinin ışıltısına da engel olurlar. Sahipsiz bırakırlar. Bir başına yaşamasını isterler. Oysaki tüm yürekler birbirine hasret gözlerle, kaçmadan, beklemeyi bilerek yaşamayı özlerler. Bu yaşama şeklini ararlar, bulduklarında mutlu da olurlar. Nasıl olmasınlar ki? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Sevgi denilen, küçük bir kuşun gözlerinde bulunan mıdır? O gözlerdeki ışıltıyı görebilmek midir? Işıltının arkasından bakabilmek midir? Başka olabilir mi? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Yaşamda küçük bir kuşun gözlerine hiç bakmayanların çoğunluğunu azaltmanın yolları… Bakabilene…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Reyhan Gazel&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-237114623342713648?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/237114623342713648'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/237114623342713648'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2011/02/sevgi-dedikleri.html' title='Sevgi Dedikleri'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-7904944109900102701</id><published>2011-01-17T05:13:00.001-08:00</published><updated>2011-01-17T05:13:29.206-08:00</updated><title type='text'>Sevgi Yüreğimde</title><content type='html'>Kaldırım şarkılarında bulurum hep yaşamı. Kaldırımın kenarında elinde müzik aletiyle, gözlerini kapatıp, kimseleri düşünmeden bir şeyler mırıldananlara imrenirim. Herkes kendi talaşındayken O, kendini buluyor, kendi içine dönüyor, kendini mutlu ediyor, üzerine de para kazanıyor. Daha ne olsun? O kişilerde farklı bir tat vardır; bilene… Ama bu işi sadece para kazanma sevgisiyle yapıyorsa onu bu yazının konusu yapmam. Yapamam. Derdim para değil. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle insanlara o kadar az rastlanır ki. En son bir kaldırımda bir elinde saz bir elinde çayı olan birisinin gördüğümde bana yaşattığı sevgi için teşekkür bile edemedim. O kadar yürekten okuyordu ki, araya giremedim. Sonra yanaşınca gözlerinin görmediğini anladığımda, içim daha bir ezildi. Çünkü karşımda, kimselere kendisini acındırmadan, yüreğiyle yaşamaya çalışan, bir de üzerine para kazanan birisi vardı. Şarkı söylerken mutluluğu o kadar belliydi ki. Para verilmesi bile umurunda değildi. Sadece geçinmek için bu yolu seçmiş olamazdı. Toplasanız kaç para kazanabilir ki. Soramadık tabii. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanın en mutlu olduğu an, yüreklice ortaya çıktığı an olduğundan, böyle yapılan işlerde sevginin olmaması mümkün olmaz. Mutluluğu sevme, insanlara yüreğini göstererek sevinme, sevindikten sonra mutlu olma, sevinmeyi sevme, kendisinin yapabildiğiyle görünme, yapabildiği işleri iyi yapabildiğini bilme, bunu sevme, sevdiğini sevme… Kısır döngü gibi görünse de, aslında gerçek bir akıl yürütme karşımızda. Neyi niye, yaptığını bilerek sevme… Sevdiğini bilerek bir iş yapma, bunun karşılığında sevilmeyi hak etme, sevildikten sonra sevildiğine sevinme, sevmeye sevme, sevgiye yüreklice ulaşabilme… Tüm bunların yaşamdaki karşılığı büyüktür; düşünebilene… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgilerin yaşamda net karşılıkları olsa da, bulundukları yer, insanın kendi içindedir. Görünmeyen ama hissedilen, görünmekten daha çok katkı yapabilen bir yerde; yürektedir. Yürekte olmayan bir sevginin gerçek sevgi olmayacağını bilerek, yüreğine kuş misali özgürlük vererek sevgiyi bildirme, sevildiğini bildirme, bunları akıl süzgecinden geçirebilme… Ne güzeldir böyle yaşamak. Böyle yaşayabilmek…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yürekten olmayan tüm işlerin yaşamda doğrudan görülememesi, sonuçlarının alınamaması, alındığı düşünülse bile, yaşamın diğer durumlarına olumlu transfer yapılamaması zor olsa gerek. Böyle yaşayabilmek hiç kolay olmasa gerek. Bilmem. Bilenleri tanımadığımdan… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüreklerde yaşanan gerçek sevgilerin, yüreklerin içinde oldukça yer kaplayan akıl süzgecinden rahatça geçebilmesinin istenmesi de bundandır. Belki de az olduğundan… Kim bilir? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Reyhan Gazel&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-7904944109900102701?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/7904944109900102701'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/7904944109900102701'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2011/01/sevgi-yuregimde.html' title='Sevgi Yüreğimde'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-3221965974446897955</id><published>2011-01-17T05:11:00.001-08:00</published><updated>2011-01-17T05:11:45.150-08:00</updated><title type='text'>Serin Bir Yudum</title><content type='html'>Havanın sıcaklığı yüreğimizin en derinlerinde bile hissedilirken, tüm organlarımız sıcaktan hararet yaparken, serin bir suyun kıymetini ne azaltabilir? Hiçbir şey. Soğuk değil, serin bir su… Tüm organları kendine getiren, hafifleten, yüreğimizi sade kıvama dönüştüren serin bir yudum…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soğukluk ile serinlik arasındaki fark, yüreklilik ile yüreksizlik arasındaki fark gibidir; bilene… Soğutan değil, serinleten bir yaşam özleminin içimizde her an bulunduğunu bilerek, bulunması gerektiğini anlayarak, bulunmasını derinlerden isteyerek, hep bunu özleyerek yaşamak gibi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıcaktan bunalan yürekler için kıymeti tarifsiz olan serin bir yudum, tüm yaşamı güzelliklere götürürken, beraberinde koca endamıyla tüm insanları da götürür. Bu endam, serin bir yudumun kıymetini bilenler, yürekten isteyenler için o kadar küçülür ki. Serinleten bir yudumla yaşamanın güzel olduğunu bilenlerdir bu insanlar. Bu koca endamlar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Koca endamların içinde serin bir yudum ile küçücük kalan tüm insanlar, ellerindeki tüm koca işleri serin bir yudumla daha rahat bitirebileceklerini bilirler. Bilirler bilmesine de, serin bir yudum karşısında küçük kalmayı da pek istemezler. Öyle anlarda, kendilerini koca bir endam olarak tekrar yaşama ulaştırırlar. Ne de büyük bir hata yaparlar. Yanılgıyı anladıkları anda, ya iş işten geçmiştir ya da koca koca yaşamaya alışmışlardır. Ne yapsınlar? Yanılgıyı anlayanlar için, küçücük kalmak sonraları zor gelmez. Gelemez. Nasıl gelsin ki? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanılgıyı anlamayanlar için yaşam hep zordur, zor olacaktır, zorluk artacaktır. Nasıl kolay olsun ki? Serin bir yudumun kıymetini bilemeden, nasıl mutlu olunsun ki? Serin bir yuduma yenilmek yakışır mı? Yakışmaz diyenler, başka yazıya lütfen…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgi koca yaşamın içinde serin bir yudum gibi baş köşemizde dururken, bunu küçümseyenlere sitemim var. Nasıl olmasın ki? Koca yaşamın tek yenildiği, küçüldüğü serin bir yudumu anlamayanların mutlu olma şansı var mı? Serin bir yudum karşısında, kendince dimdik duranların ayaklarının ağrımama şansı var mı? Olabilir mi? Serinleten yudumlamayı alamayanların organları bir süre sonra birbiri ile yakınlaşmaz mı? Bu yakınlaşmada, birbirlerinin işlevlerini yok etmezler mi? Evrene karşı durulur mu? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne kadar koca bir endam ile yaşarsak yaşayalım, bir yudum sevgi ile küçülmez miyiz? Bu küçülme, yüreğin küçülmesi olmazken, kendimizi yaşamda doğru yere koymak, kendimizde doğru olanı yaşayabilmek, olmaz mı? Her insanın serin bir yuduma ihtiyacı olmaz mı? Ne kadar koca olursa olsun, yaşam ne kadar koca olursa olsun…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serin bir yuduma ihtiyaç duyulmaz mı? Duyulmazsa nasıl yaşanır, duyulursa, nasıl yaşanmaz? Bilinir mi? Bilinir elbette. Yaşamın içinde, sokaklarda, cinayet bürolarında, okullarda, evlerde, hastanelerde, yollarda, postanelerde, pastahanelerde, kafelerde, plajda, yerde, gökte…….. Her yerde, yaşamın olduğu her anda, her saniyede… Daha ne deyim? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Reyhan Gazel&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-3221965974446897955?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/3221965974446897955'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/3221965974446897955'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2011/01/serin-bir-yudum.html' title='Serin Bir Yudum'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-1724492766352742958</id><published>2011-01-17T05:01:00.000-08:00</published><updated>2011-01-17T05:03:04.950-08:00</updated><title type='text'>Sevgi Dedikleri</title><content type='html'>Bir kuşun gözleriyle yaşamı görmenin güzelliğini bilenler, yaşamın insanı darda bırakacak güçte olmadığının da farkına varırlar. Geçmişin, boşa geçmişliğinin de üzüntüsüyle, yaşama karşı nasıl durulacağını bilmenin, geç de olsa yaşama katılışını keyifle izleyerek… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgi dediğimiz şey, belki de yaşama küçük bir kuşun gözleriyle görebilmenin hafifletilmiş tadını almaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu öyle bir hafifliktir ki, yaşamın olanca ağırlığı karşısında küçük bir kuş yüreğiyle ama her şeyin üzerinde… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu öyle bir hafifliktir ki, küçük bir kuşa belki de imrenerek, onun gibi usulca yanaşarak, aniden kaçışı da anlatır, sıkça yapamayacağımız bir güzellikte…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu öyle bir hafifliktir ki, her şeye rağmen dimdik durabilmeyi, yüreğin içine koyduğu küçük ama derin bir hissi de yaşatarak…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu öyle bir hafifliktir ki, en ağır eşyayı bile kaldırırken, tüm ağırlığın yüreğin dışına verilmesini anlatır… Can acıtmadan…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu öyle bir hafifliktir ki, yürekli bir bakışın tüm sırlarını anlatan küçük bir kuştan öğrenilecek onca güzelliği söyletir… Rahatlatarak…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu öyle bir hafifliktir ki, tenimizin üzerine konan bir sinekten bile, yaşama dair epeyce bir nasihat verebilecek kadar derinlikleri anlatır… Doğaya aşık ederek…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu öyle bir hafifliktir ki, küçük bir kuşun kanatlarının kıpırtısını derinlerden yaşayarak, yaşama büyük bir rüzgarla savrulmasını getirir. Her yürekliye…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu öyle bir hafifliktir ki, küçük bir kuşun yaşamdan kaçışını değil, uzaktan yüreklice bakabilmenin tadını verir. Her kuş görene…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu öyle bir hafifliktir ki, bir kuşun gözlerinden bile, yaşamı yine yaşamın içinden bir bakışla sakince anlayabilmeyi getirir. Her bakışta… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu öyle bir hafifliktir ki, küçük bir kuşun gözleriyle görebildiği tüm yürekleri sevebilmeyi anlatır. Kendi yüreğinin dışındaki yürekleri de görerek…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu öyle bir hafifliktir ki, yaşama yukarıdan ama kapsayıcı bir olgunlukla katılabilmeyi sağlar. Her yüreksize inat… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçük bir kuşun gözlerinde yaşamı görebilmenin tadını alanlar bir daha mutsuz olmazlar. Küçük bir kuştan öğrendikleri yaşama bakışı hiç unutmazlar. Çünkü mutluluğu tadanlar bir daha mutsuzluğa meyil etmezler. Nasıl etsinler ki? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşamın tüm genişliklerini küçük bir kuşun gözleri kıvamıyla görebilenler, tüm yaşamı keşfedebildiklerinden, yürekleri onca güzelliğin içinde ışıl ışıldır. Başka nasıl olsun ki? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçük bir kuşun gözlerini bile görebilenler yaşamı görebildiklerinden, her şeyin farkındadırlar. Bu fark etme durumunda, yüreklice ortaya çıkabildikleri an yüreksizleri de çağırırlar. Ama yüreklerini, küçük bir kuşun gözlerinin içine hapsedemeyecek kadar tanımayanlar, yüreklerinin ışıltısına da engel olurlar. Sahipsiz bırakırlar. Bir başına yaşamasını isterler. Oysa ki, tüm yürekler birbirine hasret gözlerle, kaçmadan, beklemeyi bilerek yaşamayı özlerler. Bu yaşama şeklini ararlar, bulduklarında mutlu da olurlar. Nasıl olmasınlar ki? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgi denilen, küçük bir kuşun gözlerinde bulunan mıdır? O gözlerdeki ışıltıyı görebilmek midir? Işıltının arkasından bakabilmek midir? Başka olabilir mi? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşamda küçük bir kuşun gözlerine hiç bakmayanların çoğunluğunu azaltmanın yolları… Bakabilene… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Reyhan Gazel&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-1724492766352742958?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/1724492766352742958'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/1724492766352742958'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2011/01/sevgi-dedikleri.html' title='Sevgi Dedikleri'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-4392993813688901051</id><published>2011-01-12T13:39:00.001-08:00</published><updated>2011-01-12T13:39:28.205-08:00</updated><title type='text'>İKİ BEDENDE TEK RUH</title><content type='html'>Yüreklerin solduğu akşamı her akşam yaşayan anneleriz biz. Eşimin değimiyle “geceleri için için ağlayan anneler” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tek başına kaldıklarında çoraplarını giyemeyen, suyunu içemeyen, karnını doyuramayan, kızgın yürekler karşısında durgun, yorgun, yürekli, içten, masum, günahsız çocukların anneleriyiz biz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu çocuklar bir anda yaşamlarımıza girdiklerinde yaşamın acımasız yönünü henüz keşfetmemiştik. Geçmişte gördüğümüz acımasızlıkların basit kaldığı anları bu kadar kolay ve sık yaşayacağımızı da bilemezdik. Bilmediklerimizi yaşamak zorunda kalacağımızı hiç bilemezdik. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bildik, öğrendik, gördük. Yaralandık, hüzünlendik, savrulduk, çoştuk, ağladık, güldük ama çocuklarımızın çoraplarını giydirirken muhtaç kalmışlıklarını yüreklerinde gördüğümüzde sadece için için ağladık. Açıktan bile ağlayamadık. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz günahları olmayan, olamayan insanların anneleriyiz. Günahın ne olduğunu bile anlatamayan anneleriz. Nasıl anlatalım ki? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kötü insanların varlığını hiç anlatamadık. Anlatamayız da. Nasıl anlatalım ki? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kötülüğü yaşadıklarında o anlık anlayan, içine dönen ve sadece gözyaşı döken çocuklara kötülüğü kavramsal olarak anlatmamız mümkün mü? Sadece o anki kötülüğü bilirler ve yaşama yine kendi baktıkları gibi bakmaya yani “kötü” olmadan bakmaya devam ederler. Bunu en iyi bizler biliriz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizim çocuklarımız sadece iyi olanı iyi olduğu anda yani mutlu oldukları anda anlarlar. İyiliğin ne olduğunu bilmezler. İyi, bazen bir gülümseme, bazen hediye çikolata, bazen de sırt sıvazlamadır. Hemen mutlu olurlar. Hep o mutlu oldukları anı yaşamak isterler. İyiliği kavramsal olarak anlatamayız. Nasıl anlatalım ki? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anı yaşarlar, anlık mutluluk ya da hüzün yaşarlar. Hiçbir yaşanmışlığın kavramsal devamlılığı yoktur. Anlık mutlu, anlık mutsuz. Küçük şeylerle mutlu, küçük şeylerle mutsuz… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Duyguları geçicidir. Ama bazen saplantı yaptıkları olur bizim çocuklarımızın. Bir insan üst üste 2 kere kötü ya da iyi olursa yani onların değimiyle mutlu eder ya da mutsuz ederse bunu hep saplantı halinde sayıklarlar. O insanların bulunduğu ortama girmek ya da girmemek isterler. Gece bile yapılanı sayıklayacak kadar saplanırlar. İyi kişinin adını, kötü kişinin adını hiç unutmazlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşam hep uç noktalarda yaşanır. Ya iyi ya da kötüdür insan. Günlük yaşamın durağanlığı yoktur. Dinlenme yoktur. Hep hareket vardır. Yürüyemese de gözleriyle hareketlilik yaşarlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlar aslında birer masum yavrudur. Korumaya muhtaç, yaşamı bildiğimiz gibi yaşayamayan çocuklardır. Kaç yaşında olurlarla olsun anneleri için değişmez bir masumlukları vardır. Anneleri de masumu korumaya kendini adamış birer savaşçı. Yaşamın içinde, her şeyin ortasında korumacı bir savaşçı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Reyhan Gazel&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-4392993813688901051?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/4392993813688901051'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/4392993813688901051'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2011/01/iki-bedende-tek-ruh.html' title='İKİ BEDENDE TEK RUH'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-5584341226312706042</id><published>2011-01-05T16:39:00.001-08:00</published><updated>2011-01-06T03:11:11.239-08:00</updated><title type='text'>Siz Hiç 24 Saatinizi Bir Özürlüyle Geçirdiniz mi?</title><content type='html'>Daha dün gibi kulağımda. 3 özürlü çocuğu olan bir anne dönemin Milli Eğitim Bakanına seslendi: “Siz hiç 24 saatinizi bir özürlüyle geçirdiniz mi? Biz her an onlarla birlikteyiz.” Tarih 19 Aralık 2002.  SERÇEV ‘in kuruluş günü. 9 anneyle amatör ama bilinçli bir yaklaşım. Serebral Palsili Çocuklar Derneği. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün Dernek büyüdü. Tanındı. Okul, oyun parkı yaptırdı. Daha bir çok büyük projenin içinde yer aldı. Dernek kurucularının her biri farklı iş alanlarında çalışmaya devam ederken bir taraftan da topluma Cerebral Palsy’i anlatmaya devam etti. Ama ilk gün 3 özürlü çocuğu olan annenin dönemin bakanına söylediği söz hiç unutulmadı. SİZ HİÇ 24 SAATİNİZİ BİR ÖZÜRLÜYLE GEÇİRDİNİZ Mİ? Dernekte kimler yoktu ki? Devlet sanatçıları, öğretmenler, iş adamları, gazeteciler… Tüm meslek gruplarının önemli şahsiyetleri bu annenin cümlesini hep, her yerde hatırlattı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu annemizin sözü aslında devletin özürlülük politikasını belirlemek üzere söylenmişti. O dönemin bakanına söylerken aslında tüm dünyaya haykırılmıştı. Özürlüye rağmen özürlü için hayır… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bu satırları okuyan herkes aşağıdaki sorulara cevap vermeli. Veremeyenler ise bir özürlüye ya da yakınına sormalı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Sokakta yürümeye çalışan ortopedik özürlü bir insan karşıdan gelen bir insanın bacaklarına bakışından nasıl etkilenir? &lt;br /&gt;- Tekerlekli sandalyede yolda ilerlemeye çalışan özürlü bir delikanlı karşısından geçen güzel bir kızın kendisine hiç bakmadan geçmesi sonucunda hangi duyguları yaşar? &lt;br /&gt;- Konuşamayan bir genç kız beğendiği bir erkeğe aşkını nasıl ifade eder?&lt;br /&gt;- Zihinsel özürlü bir çocuğun annesi çocuğunun atipik hareketlerinden nasıl etkilenir?&lt;br /&gt;- “Zavallı bir özürlü” ifadesi tüm özürlülerin yüreğinde nasıl bir yara açar?&lt;br /&gt;- Ortopedik özürlü bir insan tek başınayken evinde tuvaletini nasıl yapabilir?&lt;br /&gt;- Spastik bir gencin yanında “açlığını biliyor mu” şeklindeki bir ifade nasıl bir yıkım yaratır? &lt;br /&gt;- Özürlü bir çocuğun annesi komşusu oğlunu askere gönderirken hangi duyguları yaşar?&lt;br /&gt;- Özrüne rağmen yaşam başarısı gösterip üniversite eğitimini zor şartlarda bitiren bir genç iş başvurusu için gittiğinde “ sakat kadromuz dolu” ifadesi ile neler yaşar?&lt;br /&gt;- Özürlü bir baba çocuklarına özrünü anlatırken hangi duygu içindedir?&lt;br /&gt;- Özürlü bir genç kız evlenirken düğün salonunda istenmeyen bakışlarla nasıl baş edebilir?&lt;br /&gt;- Özürlü bir çocuk karı koca ilişkisini nasıl etkiler?&lt;br /&gt;- “Özürlülerin psikoloji bozuk olur”Yaklaşımı ne kadar doğrudur?&lt;br /&gt;- Özürlü çocuğun annesi iş yerinden çocuğu için izin alırken söylenen olumsuz sözlerle nasıl baş edebilir?&lt;br /&gt;- Âşık bir özürlü gencin sevdiği kız başkasıyla evlendirilirken hangi duyguları yaşar?&lt;br /&gt;- Özürlü çocuğunu bırakacak yeri olmadığı için çalışamayan bir anne evinde her sabah neler yaşar?&lt;br /&gt;- Özürlü çocuğunu rehabilitasyona götürmek için sürekli izin almak durumunda olan bir baba amirlerinin kötü sözleriyle nasıl baş edebilir?&lt;br /&gt;- Zihinsel özürlü bir genç “ ne zaman evleneceğim” sözünü her söylediğinde annesi neler yaşar?&lt;br /&gt;- Spastik bir genç postüründeki bozukluktam dolayı bir alışveriş merkezinde kendisinden korkanlara karşı ne demelidir?&lt;br /&gt;- İşitme özürlü bir baba çocuklarını duymadığında neler yaşar?&lt;br /&gt;- Görme özürlü bir kadın beğendiği erkeğin tipini hayalinde nasıl canlandırır?&lt;br /&gt;- İki özürlü insanın evliliğine toplum nasıl bakar?&lt;br /&gt;- Sadece kafası sıvazlanan özürlüler her kafa sıvazlama olayında hangi duyguyu yaşar?&lt;br /&gt;- Sakat ifadesi tüm özürlülerin iç dünyasına nasıl yansır?&lt;br /&gt;- Apartmanda özürlü bir insanın yaşadığını bile bile rampa yaptırmayanlara karşı o apartmandaki insan ne tür hisler besler?&lt;br /&gt;- Annesi sürekli göz yaşı döken bir özürlü çocuk iç dünyasında neler yaşar?&lt;br /&gt;- Babası ölen bir özürlü çocuk kime sığınır?&lt;br /&gt;- Hor görülen bir özürlü çocuk güldüğünde aslında gerçekten gülüyor mudur?&lt;br /&gt;- İbadet etmek isteyen özürlü birey camiye bile giremediğinde hangi duygu içindedir?&lt;br /&gt;- Ortopedik özürlü bir anne çocuklarına yemek yapamadığında neler hisseder?&lt;br /&gt;- Kardeşi özürlü olan bir abla neler yaşar?&lt;br /&gt;- Spastik bir genç evlenebilir mi? Evlenirse neler yaşar?&lt;br /&gt;- Bir özürlü birey vatandaş olarak oy kullanma hakkı engellendiğinde neler yaşar?&lt;br /&gt;- Cebinde kuruşu olmayan bir özürlü genç canı çikolata almak istediğinde, alamadığında neler yaşar?&lt;br /&gt;- Özürlü çocuk babalarının, eşlerine bakışları nasıldır?&lt;br /&gt;- Herkesin özürlüler hakkında konuşma hakkı varken özürlülerin dinlenmemesi nelere yol açar?&lt;br /&gt;- Görme özürlü bir insanın zihinsel özrünün de olduğu düşünülünce iç dünyası bu durumdan nasıl etkilenir?&lt;br /&gt;- Özürlü bir gence bakmak zorunda olan bir kardeşi neler yaşar?&lt;br /&gt;- Özürlü bir insan tuvaletini altına yaptığında kızanlara karşı hangi duyguları besler?&lt;br /&gt;- Arkadaşı evlenen bir ortopedik özürlü genç neler yaşar?&lt;br /&gt;- Zihinsel özürlü bir genç kızın ailesi hangi duygular içindedir?&lt;br /&gt;- Özürlüler cinsel ihtiyaçlarını nasıl giderir?&lt;br /&gt;- Tacize maruz kalan zihinsel özürlü genç kız bunun farkına varabilir mi? Karnı şiştiğinde bunu annesi, babası nasıl karşılar?&lt;br /&gt;- Zihinsel özürlü kızların fırsatçı erkeklerden neler çektiklerini biliyor musunuz?&lt;br /&gt;- Ortopedik özürlü bir genç kızın tacize uğradığında kaçamaması hangi duyguları yaşatır?&lt;br /&gt;- Ağır özürlü bir insanın ailesi evine misafiri kolay kolay kabul edebilir mi?&lt;br /&gt;- Hem parasızlık hem özürlülük nasıl bir sonuç doğurur?&lt;br /&gt;- Özürlü insanların masraflarının fazlalığını kaç kişi biliyor?&lt;br /&gt;- Fazla masrafların nerelere ait olduğunu özürlülerin dışında kaç kişi biliyor?&lt;br /&gt;- Özürlü bir gencin arkadaş sayısı ne kadardır?&lt;br /&gt;- Apartmanınızda hiç özürlü var mı?&lt;br /&gt;- Akrabalarınızda hiç özürlü var mı?&lt;br /&gt;- Birden fazla özürlü çocuğu olan ailelerin durumu nasıldır?&lt;br /&gt;- Özürlü çocuğu olan bir tiyatrocu sanat çalışmalarını hangi ruh haletiyle sürdürür?&lt;br /&gt;- Özürlü bir çocuk istenmediğinde hangi duyguları yaşar?&lt;br /&gt;- Okula gidemeyen bir özürlü çocuk evde neler yaşar?&lt;br /&gt;- Cihaz alamadığı için çocuğu yürüyemeyen bir baba neler yaşar?&lt;br /&gt;- Kaliteli cihaz alamadığında neler yaşar?&lt;br /&gt;- Köyde bir özürlüye ne derler?&lt;br /&gt;- Özürlüleri yok sayanlara ne derler?&lt;br /&gt;- Peygamber Efendimizin özürlülere bakışı nasıldır? &lt;br /&gt;- ….&lt;br /&gt;- …………………………&lt;br /&gt;- …………………….&lt;br /&gt;- ……………………………&lt;br /&gt;- ………………….&lt;br /&gt;- …………………………………………………………………..&lt;br /&gt;- ………………………………………&lt;br /&gt;- ……………….&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;24 saat vazsam bitmez. Bu konuda o kadar çok soru var ki aklımda! Bu soruların cevaplarını verebilmek için eğitimli olmaya, üniversite okumaya, zengin olmaya… Gerek yok. Sadece bir özürlüyle 24 saat geçirmek yeterlidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi tekrar soruyorum: SİZ HİÇ 24 SAATİNİZİ BİR ÖZÜRLÜYLE GEÇİRDİNİZ Mİ?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Reyhan Gazel&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-5584341226312706042?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/5584341226312706042'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/5584341226312706042'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2011/01/siz-hic-24-saatinizi-bir-ozurluyle.html' title='Siz Hiç 24 Saatinizi Bir Özürlüyle Geçirdiniz mi?'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-6588092831968323030</id><published>2011-01-04T16:25:00.001-08:00</published><updated>2011-01-04T16:25:58.247-08:00</updated><title type='text'>Yine Yeni Yeniden</title><content type='html'>Akşam oluyor, sabah oluyor, sonra yine akşam yine sabah… Yaşam akıyor.  Aktıkça ardımızda bıraktıklarımız birer birer kazınıyor zihinlerle birlikte yüreklere. Yine akşam oldukça biliyoruz ki sabah geliyor, sabah geldikçe ardından akşam oluyor. Ardımızda bıraktıklarımızın iz düşümü yine zihinlerimizin ardında yine yüreklerimizin içinde… Yaşam dedikleri…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her yeni güne yeni umutla/umutlarla başlar gibi olsak da aslında ardımızda bıraktıklarımızın kazınmış iz düşümleri kemiriyor. Kemirdikçe daha da artan enerjiyle birikiyor. Yaşam dedikleri…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimse ardını aslında ardında bırakmıyor, bırakamıyor. Bırakamaz da. Yaşam dedikleri…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilge Hocam de bırakmadı ardında hiçbir şey; Çünkü yazdı. Bedenini toprağa verdi ama düşündüklerini, yaşama ilişkin algısını ardında bırakmadı. Kendisiyle birlikte yaşamaya, yaşam dediklerine katkıda bulunmaya devam etti, ediyor da. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü yazarlar ölmez. Ardında bıraktıklarını peşine sürükler. Sürükletir. Etkili yazar, sürükleyen yazardır. Ardını, ardında bırakmadan yazdığı için üstelik. Ne güzeldir hiç ölmemek. Ölmüş gibi yaparak ardında bıraktıklarıyla yaşam dediklerine karışmak, ebedi olmak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genetik kodlamaların yaşamsal düzenekteki sürekliliği de cabası bu tezimizde aslında. Yazdıkça ölmeyen, ölemeyen, yazmasa da genetik olarak geçen bir durumun yaşamdaki yansımalarını hep görmek…  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mikrokozmosumuzu, makro düzeyde düşünüp yazabilmenin dayanılmaz keyfini tekrar hatırlamak daha da güzel. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiçbir şeyin ardımızda kalmayacağını düşünmek, düşünerek yaşama ilişkin kararları vermek, yaşamak, yaşayabilmek… Tüm mesele sanki burada. Bunu bilenler ve bilmeyenler arasında gidip gelen bir döngü içinde yaşam dedikleri… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağaçlar, kuşlar, böcekler… Ne fark eder ki tüm yaşamı bilerek yaşayabilmek, insanı insanda bularak düşünebilmek, mağduru mağdur olduğu için değil, önce insana ulaşabilmek için sevmek… Yaşamı sevmek, güzeli bilmek, görebilmek zor olmasa gerek. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşünmeyi sevmek, düşünebilmeyi istemek, düşünmeyi bilmek… Sanki diğer mesele de buymuş gibi. Ardımızı, ardımızda bıraktıklarımızı inatla insan olarak sevmek. Belki de en zoru bu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özet soru; ardımız, gerçekten ardımızda mı?  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Reyhan Gazel&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-6588092831968323030?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/6588092831968323030'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/6588092831968323030'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2011/01/yine-yeni-yeniden.html' title='Yine Yeni Yeniden'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-882903937816218777</id><published>2010-12-28T13:36:00.000-08:00</published><updated>2010-12-28T13:37:09.473-08:00</updated><title type='text'>YAŞAYACAKSIN YAVRUM</title><content type='html'>Serçev Yönetim Kurulu Üyesi olan ve aynı zamanda benimde tanıdığım Mehmet GÜRKAN'ın 'Engelli Çocuk Sahibi Özel Babalardan Özel Çocuklarına Mektuplar ANLAT BABA' isimli kitapta da yer alan Yaşayacaksın Yavrum isimli hikayesini sizlerle paylaşıyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YAŞAYACAKSIN YAVRUM &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özel Hastanede, özel imkânlar içinde yapılan doğum uzadıkça uzamış içime bir hüzün çökmüştü. Apar topar çağırdıklarında sen başka renkler içindeydin. Kucağıma verip acilen çocuk hastanesine yetiştirmemi istediler. Anlayamadım. Bir Hastane neden başka bir Hastaneye gönderiyordu. Bir taraftan da senin sağlıklı doğduğuna dair evrak imzalatmaya çalışıyorlardı. Çocuk Hastanesine vardığımızda, doktorlar sakin olmam gerektiğini, yaşama şansının %50 olduğunu ve yaşarsan da engelli olarak hayatına devam edeceğini söylediler. Yaşama şansın %50 imiş. Bense seni yaşatmak istiyordum. Duvarlar değişmeye başlamıştı, bazen mahkeme, bazen hapishane duvarı. Ben dolaşıyorum. Peşimden apartman komşularımız hep birlikte dolaşıyoruz. Annen diğer hastanede kaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yavaş yavaş değişimler geçirmeye başladık. En yakınlarımız gitti. Başka yakınlarımız oldu. En iyi aile dostlarımız, doktorlar oldu. Tuğrul Amcan, Sinan amcan, Şükrü amcan. Zaman zaman soruyorlar. Entel arkadaşlarımız soruyor. Hiç yardım aldın mı? Bu hiç psikiyatra gittin mi demenin kibarcası. Biz de diyemiyoruz yardım almanın seansı 400 ytl. Hayatımız hastanelerde geçerken, bazıları da sormaz mı, hiç doktora götürdünüz mü? Biliyor musun engelini hiç yadırgamadık. Yıllardır annenle ortopedik engellilerle, koruma altındaki çocuklarla tiyatro çalışıyor, görme engelliler için ‘’Konuşan Kitaplar Bölümünü’’ kuruyorduk. Hatta çalıştığımız engelliler senin de engelli doğduğunu duyunca şaşkınlıklarını gizleyememişlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İzmir’de, tedavinin yeterli olamayacağına inanarak evimizi kiraya verip, Ankara’ya geldik. Yeni bir çevre- uyum, Rehabilitasyon Merkezleri araştırmaları, iş yerimize alışma, kendimizi yeniden kabul ettirebilme.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serebral Palsili Çocukların tedavisi çok pahalı ve ömür boyu sürüyor. Terapinin dakikası 1 liraydı. Devlet, bizim maaşımıza %10 zam yaparken, Rehabilitasyon Merkezi senin aylık tedavi ücretine %70 zam yaptığında, Cumhurbaşkanlığı Konutuna doğru ağlayarak yürüdüğümü hatırlıyorum. Güçlü olmamız gerekiyordu. O gücü sen verdin yavrum bize.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Annen, bütün mesleki kariyerini bırakıp, ‘’ben hayatı donduruyorum, eksik bıraktıklarımı sonra yaşayacağım’’, diyerek bütün hayatını sana adadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimi anneler hayatı dondururken, kimi babalar yaşamayı seçti. Bilmiyorum Avrupa’da da böyle mi? Nedense bütün zorlukları annelerimiz çekiyor. Babalar ‘’Bunalımdayım’’, deyip genç bir anneyle yaşamını sürdürürken, bütün cefayı annelerimiz çekiyor yavrum. Elleri öpülesi o anneleri hep sev olur mu? Veysel’in annesi o kadar yoruldu ki; aramızdan melek olup uçtu gitti. Belki kendi kararı, belki sorunlarıyla. Engeller maddi-manevi destek isterler, fedakârlıklar isterler. Annenle ikimiz 10 yıl ayrı yataklarda yattık. Senin annene ihtiyacın vardı. Sinem Teyzen yaşamını sizlere adarken, Seher Teyzen mesleğini bile yapamıyor. Umut’umuzun annesi aishley tedavisinde ısrarlı. Kürşat’ın annesi, Kaan’ın annesi, Alpay’ın annesi, Tolga’nın annesi, binlerce annelerden birkaç tanesi. Biz senin engelini de sevdik yavrum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Spastik kelimesi ile ülkemizi tanıştıran, akraba evliliğine karşı kibarca tavrını koyan sizler için büyük yatırımlar yapan Sabancı Amcanı hiç unutma olur mu? Engeli nedeniyle, çocuğunu bırakıp kaçanlar, alkol gibi sorunlarda çözüm arayanlar, engeli kabul edemeyenler, engelli çocuklarını başka ülkelere kaçıranlar, evlere kapatanlar yalnız köylerde değil yavrum, şehirlerde iş adamları, sanatçılar, bilim adamları da aynı şeyi yapıyorlar. Suç onların değil hepimizin yavrum. Engellilerle ilgili çok güzel yasalar çıktı. Ama her şey yasa ile olmuyor. Hep birlikte düzelteceğiz yavrum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seni bir kere bile aramayan doktorun ve hastane yetkililerini affet olur mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaan’ın babası çocuğunun engeli ortadan kalkacak diye arabasını sattı, arsasını sattı. Paralar bitti, tedaviler bitmedi. Murat engelli hali ile geceleri kâğıt toplamaya devam ediyor. Konuşamayan, yürüyemeyen Yüzüncü Yıl Pazarında akülü arabasıyla eşyalar taşıyan bizim çocuğumuz. Eylül tedavi için geldiği Ankara’da babasından uzak 10 yıl geçirdi. Eylül belki de babasından uzak kalmanın normal olduğunu sanıyordur. Furkan özürsüz olarak okula gelmediği için okuldan kendisine mektup gönderildi. Okullar da Kaynaştırma Eğitimini sağlayamadık. Bireysel Eğitim Programı, Destek Eğitim Programlarını hayata geçiremedik. Yetkililer onur duyarak anlatıyorlar. Bu yıl öğretmenlerimiz 10 gün- 20 gün engelliler konusunda eğitim gördü diye. Biz yıllardır içindeyiz çözemedik de, öğretmenlerimiz 10 günde 20 günde mi çözecek? Sınıflarımız kalabalık. Destek Öğretmen veya ikinci bir öğretmen yardımı olmadan engelli bir öğrencinin eğitimi zor. Servis araçları, merdivenler, tuvaletler bile eğitiminize destek olmuyor. İnanıyorum. Sizden kaçan öğretmenleriniz de, sizleri okula almamak için direnen müdürler de bir gün geriye dönecekler. Hatırlar mısın? Kaç okul gezmiştik seni okula yazdırabilmek için? UNICEF ülkemizde ‘’Haydi Kızlar Okula’’ Kampanyasını başlatırken kendilerine ‘’Haydi Engelliler Okula’’ Kampanyası da yapalım dediğimde bana şöyle demişlerdi. ‘’Türkiye de engellilerin sorunu mu var? Eskiye göre engellilerimiz altın çağını yaşıyor ama yetmiyor. Hangi hizmetleri alabilecekleri, haklarının neler olduğunu bilmiyorlar. Biz senin engelinle, 24 saatimizi seninle geçirirken bile çok uzun yollar alamadığımız zamanlar oldu. Kimsesiz engellilerimiz ne yapmaktadırlar? Gökhan 14. ameliyatına girerken annesi hep onun peşinde ilaçlarını verebilmek için. Gökhan’a ilaçlarını içirdiğinde kanser tedavisi gören kendi bedenini bile unutuyor. Yeter ki Gökhan ilaçlarını içsin. Gökhan kendi Serebral Palsiliği yetmiyormuş gibi başkasının böbreği ile hayatını devam ettiriyor. Esin henüz 11. ameliyatında. Engelli çocuklarından gelir kazanmak isteyen de, onlardan pirim yapmak isteyenler de bizim insanımız. Birilerinin hobi bahçeleri olmamanız için nefesim olduğu sürece mücadele edeceğim. Akülü sandalye vermek istediğimiz bir çocuğumuzun babası sandalyeyi kabul etmediğini paraya ihtiyacı olduğunu söylemişti. Yetenekleriniz ölçüsünde sizleri işe yerleştirdiğimizde çok mutlu olacağız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tatilde, yabancı bir çocuk dilini ve engelini bilemediği için seni dövmeye kalkmış, sen de ne olduğunu anlamadan hiç karşılık bile vermemiştin. Sen dövüşmeyi bilmiyordun. Hiç bilme olur mu? Hep öyle kal.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Engellilerin eğitim ve tedavi sorununu çözemedik yavrum. Hatırlar mısın? Bir merkez giyinmeyi öğreteceğim diye soğuk ve karlı havada seni çırılçıplak soymuş bağırmaların sonucu yetişip seni ellerinden almıştım. Birkaç iyi niyetli bürokratımızla, politikacımızla devam ediyoruz. Hep birlikte, top yekin eğitime ihtiyacımız var. Sizlerin eğitiminde sanatın, müziğin, sosyal faaliyetlerin çok önemli olduğunu anlatamadık. Bu yazdıklarımı anlayabilir misin? Bilmiyorum. Bir görme engelli seni görmeyebilir. Unutma ki o görme engelli, babanın ve annenin uzun çalışmalar sonucu katkılar verdiği ‘’Konuşan kitaplar’’, şimdiki adı ile Sesli Kitaplarla destek eğitimi almışlardır. Bütün anne babalar olarak kaygımız, biz öldükten sonra sizlerin ne olacağı. Hani söylemişlerdi yavrum %50 yaşar diye. Seni ve engellileri yaşatacağız yavrum. O sevgi bizde var, toplumumuzda var. Yeter ki ortaya çıkarabilelim. İyi ki varsın yavrum. İyi ki varsınız…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazan: Mehmet GÜRKAN&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-882903937816218777?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/882903937816218777'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/882903937816218777'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2010/12/yasayacaksin-yavrum.html' title='YAŞAYACAKSIN YAVRUM'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-5010394512726236744</id><published>2010-12-25T17:42:00.001-08:00</published><updated>2010-12-25T17:42:32.436-08:00</updated><title type='text'>SADECE YÜREĞİ GÖRENLER</title><content type='html'>Sadece yüreği görenlere acırız, acımasına da neden acıdığımızı hiç düşünmeden…  Bir insan başka bir insana neden acır? Diye düşünemeden… Birisine acımak kendimizi mi yüceltir? Bilemeden… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Kendimizi yüceltmek için onca başarı örnekleri varken eksikleri olanlara acıyarak yaşamaya çalışmak, yüceldiğini düşünmek… Ne ola ki? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Birisine acıyanlar farkında olarak ya da olmayarak kendisini bir üst sınıfa! koyar. Kendi elleriyle kendisini üste taşır. Kendini taşıdığı üstte gerçekten üstte olduğunu düşünerek yaşamaya çalışması da bundandır. Vah ki ne vah!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Kendisini kendisi olarak değil, başkalarının eksik uzuvlarıyla bir üste yerleştirenlere oldum olası kızarım. Bu kızgınlık geçecek gibi de değil. Allah’ın verdiği eksikliği yine Allah’ın verdiği eksik olmayan yaşamla yer değiştirme isteği, yani, sadece verilenle gerçekleşen yer değişikliği beni kızdırtır. Verilene müdahale olamayacağını bilmeden yapılır bu iş. Bildiğinin düşünülmesi için çıldırtır adeta beni. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Sadece yüreğinin gördüğüyle yaşamaya çalışanlar ne büyük bir lütuftadır bu böyle biline…  Azap değil lütuftur anlayana… Acımak, onun yerine üste tırmanmaya çalışmak ne kabalıktır düşünebilene…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Kendini “kendi” olarak tanımayanların işidir bu garip iş. Bu garip işin hiçbir yerde izi de yoktur aslında. İzi bulabilsem emin olun özür de dilerim vakit geçmeden. Ama yok…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Hep yüreği ile görenler bilir yüreğin asıl konumunu. Derdi yürek olduğundan zorlanmaz da. Asıl olanın verilenlerle isyan etmeden yaşamaya çalışmanın verdiği hazzı göremeyenlere bu sözüm. Bunu bilemeden, anlayamadan, eksiklikleri kendine galip durum olarak düşünüp, üste çıkmaya çalışanlardır bu insanlar. Çıktıklarını düşünerek yaşayanlardır tüm bunu yapanlar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Sadece yüreği görenle, sadece yüreği görmeyen arasındaki yaratılış farkını bilmeyenlere ne desek az. Birine mükâfat ötekine zulüm de değildir aslında. Sadece sabır ve güç sınavıdır. Tıpkı efor testi gibi geçebilen ayakta kalır. Geçemeyen öyle yaşamaya devam eder. Yaralı, yaralı… Ağır aksak…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Sadece yüreği ile görenler o kadar çok şey bilir ki, anlayabilene… Derinlerden inceden bir gözdür yürek onlar için. Dokunur ama dokunduğu ile kalmaz, yaşar… Sadece yaşayarak değil, hissederek, yüreklerin içine konarak… Daha ne deyim ki? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Yürekten yüreğe akışların en çarpıcı örneklerinin yaşandığı sadece yüreği ile görenlere küçük bir selam ileteceğim izninizle. Koca koca yüreklere ulaşabildiğim kadar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Reyhan Gazel&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-5010394512726236744?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/5010394512726236744'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/5010394512726236744'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2010/12/sadece-yuregi-gorenler.html' title='SADECE YÜREĞİ GÖRENLER'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-2713119353342720644</id><published>2010-12-16T15:15:00.001-08:00</published><updated>2010-12-16T15:15:47.271-08:00</updated><title type='text'>Bence Anlamlı</title><content type='html'>Gökyüzünü düşünürken bir anda yeryüzünde helak olduk. Savrulduk, yılmadık, yine savrulduk, zaten yılamayız da. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıldığımızda elimizden kim tutar demeden ayakta kalmaya çalışmanın zorluğunu yaşadık. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ne zordur bilir misiniz? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gökyüzünü beklerken telaşa düştük. Yorulduk, yılmadık, yine yorulduk, zaten yılamayız da.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yorulduğumuzda kim elimizden tutar bile diyemedik. Kimse yoksa el de yok, biliriz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ne zordur bilir misiniz? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gökyüzünü düşlerken gökyüzünü göremez hale geldik. Yıkıldık, yılmadık, yine yıkıldık, zaten yılamayız da. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıkıldığımızda kimse kaldırmadı. Kaldıracak kimse olmaz, biliriz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ne zordur bilir misiniz? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gökyüzünü istedik bir anda gökyüzü kayboldu. Sarsıldık, yine yılmadık, yine sarsıldık, zaten yılamayız da.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sarsıldığımızda sıcak bir gülüş aradık. Kimse yoktu, olmasını istedik. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ne zordur bilir misiniz? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gökyüzünü beklemeyi bıraktık, istemeyi, düşlemeyi, beklemeyi… Her şeyi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü bizim adımıza birileri düşlüyor, gözlüyor, bekliyor, istiyor… Bununla yetindik. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arada birkaç iyi insanı bulduk, belki de aramayı unuttuğunuzdan birilerini kaçırdık. Biz bu yorgunlukla yaşarken hüzünlendik, üzüldük, dualarla ayakta kaldık. Tek dostumuz, tek çaremiz Allah’a sığındık. Bu sefer bulduk. Yıkılmayı durdurduk, düşlerimize geri döndük.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aral Gazel adına annesi olarak yazdık. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aral kim derseniz; Allah’ın bize en güzel emanetlerinden… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tıpkı;  Samet, Güz, Furkan, Tolga, Ecem, Ceyda, Ahmet, Ali, Ayşe… Sedat, Hasan, Asiye, Fatma, Harun, Mesut, Ayça, Tuğba, Hüsna, Metin, Kader, İrem, Sevda, Mahmut, Beril, Güliz, Betül, Hande, Yasemin, Selim,………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………Gürbüz, Hale, Yalçın, Damla, Büşra, Kemal, ……………………………………………………………..Çoşkun, Hüseyin,………………. Şeyma……………………………………………………………………&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Reyhan Gazel&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-2713119353342720644?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/2713119353342720644'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/2713119353342720644'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2010/12/bence-anlaml.html' title='Bence Anlamlı'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-8923349567954706849</id><published>2010-12-12T14:07:00.000-08:00</published><updated>2010-12-12T14:10:24.278-08:00</updated><title type='text'>Sevgi töreni</title><content type='html'>Bir an gelir yürek sesi bile duyulmaz olur. Kulakların duymaması bir tarafa, yürek, ‘yürek’ olduğunu unutur.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Törensel bir düzenekle kendinden çıkan yürek, kendisini bilemeden yaşamaya başlar. Bunu başaran, yürek dışında insana hükmeden bir yapının varlığını anlatır. Beyin, zekâ, akıl… Üçlemesi. Bu üçleme iş başına geçtiğinde olur olanlar. Yüreğe inat yaşananlar, yürekten sevgiyi söküp atarken, sevginin yerine hiç konmaması gereken üçlemeyi koyar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Tören başlamıştır artık. Hep birlikte aynı şekilde, aynı çizgide, aynı işleyişte… Yaşandığı gibi, bilindiği gibi, istendiği gibi, kabul gördüğü gibi… Gibi, gibi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Törensel düzenekte yaşanan sevgilerin sıklığı, üçlemenin gücünü anlatıyor gibi görünse de, aslında güçten öte, güçsüzlüğü çağrıştırır. Yürek karşısında işe yaramayacak kadar üstelik. Nasıl yarasın ki? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Gardını alarak bir başına sessizce kenarda tutulan yüreğe ne yapabilir üçleme? Sadece törenden öte… Tören bitince herkes kendi evinde, yüreğiyle baş başa kaldığında üçleme, dörtleme olsa kaç yazar? Üçlemenin hükmü, tören bitimine kadardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Yaşantıların içine girdikçe, törensel sevgilerin sıklığını ve istenirliğini gördükçe, sevginin yürekten olmadığı anların, birkaç tören boyu kadar hüküm sürebildiğini bilememek zor olsa gerek. Görülmediğine göre…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Bedeni eline alan üçleme, basit gibi görünen yürekten çıkan küçük bir bakışla devreye girerken, üçleme biter, gider… Nereye? Bize ne? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Yüreklerin sevgiye sahip çıkan kararlılığı, sessiz ve inceden bir çığlığa dönüşürken, üçleme olsa kaç yazar? Tören nasıl olsa bitecektir, hiç bitmeyen tören var mı ki? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Törensel bir düzenekle yaşamaya alışanların, bir gün gelip yüreklerine teslim olduklarında söyleyecek küçük de olsa bir sözün olmayışı da bundandır. Nasıl olsun ki? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Üçlemeyle başlayan sevgilerin sıradanlığı, sıklığıyla paralel gittiğinden, yürek öyle durumlarda ‘yürek’ olduğunu unutmasın da ne yapsın? Unutmasa, üzülecek, gerek var mı, şu kısa yaşamda? Bundan da bize ne? Bize ne mi? Evet bize ne? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Herkes kendi yaşamını yaşar, istediği gibi hem de. Üçleme, dörtleme, beşleme, altılama…  Yüzbinmilyonlama… Balıklama… Hop diye. Bazen doğrudan direkleme… bize ne? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Doğruları bilene ne? Yüreklerini unutanların törenlerinden bize ne? Ama sıklıkla karşımıza çıktığından, bazen bize ne denmez. Her yerde, her an…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Birbirini seviyormuş gibi yapanlar, yaptığını sananlar, yapsa da beceremeyenler, ne yaparsa yapsın sevemeyenler… Üçleme, dörtleme, beşleme, balıklama… Canınız kaçlama istiyorsa… Törensiz yaşayamayanlar, törenlerde varlıklarını bulanlar, yüreklerini unutanlar… Tümünden bize ne? Gerçek sevgiyi bilenlere ne? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Gerçek sevginin yüreklerdeki ağırlığını ve gücünü bilenler, mutludur, her an mutludur. Tören olsun olmasın hem de. Yürekler törende olduğundan belki de. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Sayıyoruz; en çok üçleme yapanlar bir adım öne, yalan yok ama en az yapanlar yerinde… Aradakiler canı nereye isterse… Şimdi en öndekiler bir adım sağa, marş marş… Aradakiler ister sağa ister sola, geride kalanlar, yerinde kalmaya devam etsin. Tekrar en öndekiler sağdan devam etsin, gidebildikleri kadar. Aradakiler aynen ne yaparsa yapmaya devam etsin, geridekiler yine yerinde…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geriye kalan bizdendir. Aradakilerden kalan sağlar da bizimdir. Vermeyiz.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Reyhan Gazel&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-8923349567954706849?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/8923349567954706849'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/8923349567954706849'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2010/12/sevgi-toreni.html' title='Sevgi töreni'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-3803591392793719129</id><published>2010-11-07T13:56:00.000-08:00</published><updated>2010-11-07T13:59:16.041-08:00</updated><title type='text'>İşaret Kuşlarım</title><content type='html'>Sevgiyle bakılan yaşamda, yürekli yaşanan yaşamda, yüreksizleri yok sayan anlayışta hep bir &lt;strong&gt;İŞARET KUŞUM &lt;/strong&gt;devrededir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu “İşaret Kuş”um bazen ağır aksak yürüyen bir gencecik delikanlı, bazen de konuşamayan güzel bir kız çocuğudur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuşları oldum olası severim. Tüm yaşamın üzerinde “herkese selam” edercesine özgürlüğü anlatır bana. Bu özgür duruş hep cazip gelir. Nasıl gelmesin ki? Gökyüzünü yeryüzü yapan tüm duruşları içinde barındıran “İşaret Kuş” larım gibi… Yeryüzüne gökyüzünü indiren güzellerimdir tümü. Bana yaşama sevinci veren güzeller… Özgürce yaşamayı her an bekleyen umut gözleriyle bakarlar hep yüzüme. Bazıları bunu kolay başarırken bazıları ise hep zorlanırlar… Zorlansalar da karıncanın Kâbe’ye gitme hikâyesinde olduğu gibi özgürlük yolunca “ ölürüm” derler, herkese dedirtirler. Yavaş ama emin adımları herkese cazip gelir. Yeryüzünde gökyüzünü görebilen herkese… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İşaret Kuş”larım, yaşamı bildikleri gibi yaşarlar. Bilmediklerini pek düşünmezler. Hatta çoğu zaman bilmek bile istemezler. Dönüp bakmazlar. İşareti gösterirken herkese, neyi gösterdiklerini görebilenlerle paylaşmaktan geri duramazlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuş gibi özgür, yaşamı güzellikleriyle herkese gösterme derdinde olan “İşaret Kuş” larımı hiç bilmeyenler de var. Görmeyenler, burunlarının dibinde bile olsalar anlayamayanlar… Yaşamında, yüreğinde “ İşaret Kuş”u olmayanlardır bu insanlar. Onlara ilişmeyin. Bırakın dursunlar kenarda. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama “işaret Kuş”u olmayanlar “işaret Kuş” larıyla ilgili fikir belirtiyorlarsa o zaman yandık. Zaten hep yanıyoruz. Allah “İşaret Kuş” larını korusun bu insanlardan. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“İşaret Kuş” unu görmeyenler…&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşamın içinde tüm güzellikleriyle herkese iyiliği, güzelliği, sevgiyi, dürüstlüğü, yalansız yaşamı, insanlığı, yürekliliği, temizliği, saflığı… anlatan “İşaret Kuş” larımı bugüne kadar görmeyenlere, görüp de görmek istemeyenlere, hep gördüğü halde kafasını çevirip işaret edemeyenlerle uğraşmalarına hatta kendisini işaret edici zannedenlere çok kızgınım.  İlişmeyin demem bundan. Zamanı gelince herkese ilişiriz ama “İşaret Kuş” larım işaret ettiği zamandır o zaman. Bırakın dursunlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“İşaret Kuş”larını hep görenler…&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşamda kendisi olarak yaşamaya çalışan, yaşamaya çalışırken de herkese işaret edecekleri güzellikleri seçip çıkaran ve bu güzellikleri hep gören herkese gösteren “işaret Kuş” larımla her zaman birlikte olan insanlar da vardır. Bu insanlar gökyüzünü yeryüzüne indiren özgür bir yürekle yaşamayı seçmişlerdir. Bu seçim güzellerimin başarısıdır. Güzellerimi görenlerin seçimidir. Yeryüzünde gökyüzünü beklerden mutlu olmayı seçerken bir taraftan zorlukları da kabullenmişlerdir. Bu zorlukların mutlaka karşılığını alacaklarını bildiklerinden de rahatlardır her zaman. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“İşaret Kuş” larımı yok sayanlar&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İşaret Kuş” larımı yok sayanlar için yaşam boş ama hoştur. Geçici bir hoşluk… Hoşluk geçici olunca gelen boşluk da büyük olur. Bilene… Yeryüzünü, gökyüzüymüş gibi yaşayanlar gökyüzünü yeryüzüne indirmeye çalışmayanlardır aynı zamanda. Çünkü yok sayılan gökyüzünü hiç bilmezler. Varlığını, insana katkılarını, güzellikleri, derinlikleri… Yazık diyelim, onları da geçelim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Güzelin ettiği söz de güzel olur”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İşaret Kuş” larım gökyüzünün güzelliklerini içinde barındırarak, güzeli en güzeli yeryüzüne indirirler. Hatta indirmekle kalmaz, gözümüze sokarlar ama gözü işarette olana… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İşaret Kuş” larımı bilmeyenler, onların güzelliklerini de göremezler, görmeye çalışsalar da… Güzellik yürekle görülür, bunu bile bilmezler. Güzeli görüntüde arayanlara mutluluk gelir mi? İşaret edilebilir mi? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz. Peygamber Efendimiz daha güzele ulaşmak için yanında “İşaret Kuşu” bulundurmadı mı? “İşaret Kuş”larıyla kendilerini daha güvende ve iyi hissetmedi mi? Bunu bile göremezler, yok sayarlar… Yürekleri de yok sayarlar. Peygamber Efendimize inat üstelik. Yazık ki ne yazık böyle insanlara. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özürlülerimiz, özel insanlarımız, güzel yavrularımıza müjde;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gün “İşaret Kuş” unu herkes öğrenecek. Herkes işaret edileni görecek, herkes tüm  yüreklere sahip çıkacak. Belki ömürler yetmeyecek ama… Yine de rahat olun. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;NOT: İşaret Kuşu ifadesi güzel insan İlke Öztan’a aittir. Bir gün herkes İlke”yi tanıyacak. O zaman işaret kuşundan tam olarak ne kastettiğim daha iyi anlaşılacak. Biraz daha sabır. &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgiyle kalın&lt;br /&gt;Reyhan Gazel&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-3803591392793719129?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/3803591392793719129'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/3803591392793719129'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2010/11/isaret-kuslarm.html' title='İşaret Kuşlarım'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-5819411302330136715</id><published>2010-09-28T14:33:00.000-07:00</published><updated>2010-09-28T14:34:17.222-07:00</updated><title type='text'>“Benim Babam da Padişah”</title><content type='html'>Farklılıklarla yaşamak insanı ürkütse de bazen keyifli olabiliyor. Her an yeni bir farklılık bizlerin en büyük gerçeği. Diğer gerçek olanların yanında hem de gesgerçek ... Hiç uzaklaşamayacağınız kadar gerçek. Bazen yüreğinizin en kapalı yerinde gizli de kalabilen bir gerçek. Kaçsanız nereye kadar… Bir insan, yüreğinin en kapalı yerinde gizli kalan bir şeyden ne kadar uzaklaşabilir ki. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazen yüreğimizin en açık yerinde yaşamın hemen kıyısında duran özürlülük, bazen gizlice yaşansa da hep, her zaman gerçektir. Açık ya da kapalı… Ne fark eder ki. Sonuçta özürlüsünüzdür. Çocuğunuzda da olsa kendinizde de… Yaşama karşı duruşunuzdaki farklılık her an yanınızdadır. Kimse çantayı bile bu kadar sıkıca taşıyamaz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama zaman geçtikçe yürekteki farklılığa karşı baş gösteren direnç yerini sakinliğe ve sonrasında da farklılığa ilişkin keyifli anlara bırakır. Bizim evimizde yaşandığı gibi. Çoğu evde… İsyan hiç yaşanmaması gerekendir böyle durumlarda. Yoksa iş hep, çok daha zordur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz, yaşamda isyan etmeden payına düşeni alabildiğimiz kadar alanlar olarak, mutluluk arayışında farklılıklara rağmen mutlu da kalabilmeyi becerenleriz.  Keşke herkes bu kadar şanslı olsa. Mutluluğu yakalayabilme şansı herkese nasip olsa… Keşke…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz keşkelerle de vakit geçirmeyenleriz aynı zamanda. Her anı mutlulukla geçirme derdindeyiz. Olduğu kadar. Olmayınca tek laf etmeyiz. Yaşama, bizim dışımızda baş gösteren durumlara karşı ne denebilir ki? Kadere karşı konulur mu?  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sizin çocuğunuz farklı bir dünyada var olma savaşı verirken ne kadar kendi dünyanıza çekebilirsiniz ki? Deneyin. Ya da bizim gibi hiç denemeyin. Mutluluğa ulaşmayı deneyin. Her şeye rağmen. Kendinize rağmen. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sizin çocuğunuz hiç müzede, sarayda padişah çocuklarının sünnet odasında zıpladı mı? Onlarca insanın kahkahaları, bağırtısı, koşturması, kameralar… Arasında… Dalga geçenlere inat “ benim babam da padişah” dedi mi? Bunları yaşarken sakin kalabilir misiniz?  Mutluluk işte bu noktadadır. Tam buradadır. Hani “mutluluğun resmini gördün mü?” diyenlere inat resmi oluşturan kare oldunuz mu? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sizin çocuğunuz hiç önüne geleni döverek yürüdü mü? Sokakta ayağa basmaca oynadı mı? Çocuğunuzla hiç dalga geçildi mi? Her an gözünüzün önünde. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte mutluluk her şeye rağmen olursa mutluluktur demem bundan. Farklılıklarla yaşamayı öğrenmek budur işte. Atipik durumlara bilinçli yaklaşmak ve dengeyle hareket etmek… Hatta bir de farklılıklara saygı duymayanları eğitme çabası… Bu daha zoru elbette. Ama oluyor. Yaşam insana her şeyi öğretiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra bir de bakıyorsunuz ki, her farklılığı normal karşılıyorsunuz. Yaşamsal olgunluk dediklerini yaşam tarzı yapmışsınızdır. Ne mutlu bize. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Reyhan Gazel ………..&lt;br /&gt;Sıradan bir özürlü çocuk annesi&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-5819411302330136715?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/5819411302330136715'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/5819411302330136715'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2010/09/benim-babam-da-padisah.html' title='“Benim Babam da Padişah”'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-2806597987399140015</id><published>2010-09-23T13:50:00.000-07:00</published><updated>2010-09-23T13:51:22.777-07:00</updated><title type='text'>Bilge Karasu Hocadan Meraklısına ….</title><content type='html'>Ne kedisiz ne kitapsız yaşayabilen Bilge Karasu, gözümüzün önünden gitmiş olsa da, anılarıyla yüreklerde yerli yerinde. Kendisi de böyle isterdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Yıllar öncesinden aklımda kalanları, çala kalem tuttuğum notlarla pekiştirdiğim tümcelerle birleştirmeye çalıştım. İşte kendince yazı yazmaya çalışanlara Bilge Hoca’nın ilk dersi… Zor demeyin daha ilk dersi… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meraklısına kolay gelsin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölü dil hariç hiç bir dil olanaklarını tüketemez, dil olanaklar bütünüdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dil sesli göstergeler dizgisidir. Çünkü insanlar önce konuşur sonra ya öğrenir ya öğrenmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İm denilen şey, gösterenle, bir gösterilen, bir imleyenle, bir imlenilen şeydir. İşitilen şey, imleyen, göz önüne gelen şey imlenendir. İmler tek başına yetmez, bir dizge oluşturması gerekir. Her im varlığıyla olduğu kadar yok ettikleriyle birlikte anlam kazanır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belli bir tümce, bir dilin gerektirdiği her şeyi içinde barındırır. Ama tümcenin yanına tümce gelmesi dilin sınırlarını aşar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlamakta kullandığımız en sağlam ölçüt ‘ben’ dir. Ama iş ‘ben’ le bitmez. Anlam nerede başlar nerede biter buna bakmak gerekir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir metin, inceleme konusu olan sözlerin tümüdür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İletinin engellenmesi ancak ‘gürültü’ ile olur. Gürültü, iletiyi aksatan dış etkendir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dil bilgisi metinleri, dilin kurucu metinleri değil, dilin zaten taşıdığı kurallardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dil bilim bir tümce ile sınırlıdır. Tümcenin bittiği yerde dil bilim biter. Buna karşılık im bilim, tümcelerin eklemlenmesi, anlamın eklemlenmesiyle uğraşır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her iletişimde düzgü önemlidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taşırılık, iletilerin anlaşılabilmesine, kavranabilmesine yardım eder. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç birimizin yan anlamı, diğerinin yan anlamıyla çakışmak zorunda değil. İkincil düzlemde anlamlar bile olabilir. Uylaşım içinde olan yan anlamlar da karşımıza çıkabilir. Anlamı kullanım belirler.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Felsefe bir üst dildir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her hangi bir üst dili kullanırken, belli bir takım terimlerin karışmamasında yarar vardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örnek okur metnin gerektirdiği okurdur. Okurun metinle işbirliği gerekir. Kitapta yazılmayan bir çok şeyi okur doldurur. Bir anlatıda her şey söylenmez. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Metin delik deşiktir. Biz okur olarak delikleri yamıyoruz. Okur metinle birlikte yürür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlam biricikliklerinin ortaklığına dayanarak metinde eğretileme yapılır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanatsal metinler, anlamın en karmaşık olduğu yerdir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyayı nasıl kavradığımızı ancak anlatırken kavrarız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlar genelde tembeldir, bildikleri şeyi okumak isterler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir metne iyi, kötü diyebilmek için im bilim incelemesi gerekir. Metinler açık ya da kapalı diye ayrılamaz. Ortaya her ikisinin de değillemesi çıkabilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bize bir şeyin varlığının haberini dil verir. Dilde var ki biliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekliği kuran dil değildir, Dil, gerçekliği ortaya koyar. Dünyayı o dilin kavrama şekilleriyle görürüz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Metnin dünyası, olası bir dünyadır, biz bu olası dünyayı, kendi yaşantımızdan yola çıkarak anlarız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BİLGE HOCADAN….&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Öleceğimizi bilmeliydik. Bileti üç saat önce aldım.&lt;br /&gt;Durmadan ölümler içinde ufalanır dururdum, öyle kaldım. &lt;br /&gt;Her ölümden sonra daha yoksul, her ölümü daha doğumunda hazırlayarak, &lt;br /&gt;sürükleme içinde, sürüklendiğimi bile bile,&lt;br /&gt;ölümü en kısa gönenç içinde bile beklemek. &lt;br /&gt;Dost ölümdedir. Bileti bir kaç saat önce aldım. Ama dünden beri aldığımı söylüyordum. Ölüm gerek bana. Varsınlar evlensinler. Ölümü ararım ben. &lt;br /&gt;Ayrılık öncesi aksar her zaman. Boş boş bakılır gözlerin içine. &lt;br /&gt;Sırıtılır, el sıkışılır, sigara içilir. Üst üste.&lt;br /&gt;Aynı şeyi yapar dururuz, aynı hareketi, aynıyı yenilemektir elimizden gelen. &lt;br /&gt;İki saat önce yabancılar karıştı aramıza, tren kalkıncaya değin ayrılmadılar. Onlar ayrılmadı, onlar kaldı ben gittim. Yabancıların yanında büsbütün yabancılaştık. Sırıtıldı, el sıkışıldı, sigara içildi. Tiksindim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrılmadık, ayırdılar. Hepsi sevinç içindeydi. &lt;br /&gt;Kimse kimseyi kıskanmıyordu. Ben kıskandım. &lt;br /&gt;Bahar havasında vagonların penceresi açılır. İçeriye ölüm esiyor. &lt;br /&gt;Yenisi, yenilenecek olanı. Baharın mavisinde ölmeliyim.”&lt;br /&gt;                                                                                                     &lt;br /&gt;                                                                                                          GECE&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yoldakiler, lastik tabanlı ölüm yükünün altında çiğnenedursun, sokak ya da oda kapımızın önündekiler bizim hızımıza uydurabiliyorlar kendi hızlarını.."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Nar kentinde bir incir buldum. Narı da inciri de, övmek isterim. Anam her kışın en karanlık noktasında, eve girerken bir nar atardı yere, bütün gücüyle; parçalanıp iyice dağılsın diye. Evin beti bereketi niyetine... Ardından hızla süpürüp silerdi ortalığı. Bir iki gün sonra, narın patladığı yerden çok uzakta incecik bir çıtırtı duyduğum olurdu ayağımın altında. Ne kadar dağılmışsa nar taneleri, o kadar iyiydi. Topladıktan sonra söylerdim anneme, sevinsin diye.."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Sevi, iki kişinin bir araya gelerek tanıma, betiye sığmaz bir dünyanın yasalarını uydurup uygulamasıdır."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                                                                  NARLA İNCİRE GAZEL&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Reyhan GAZEL&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-2806597987399140015?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/2806597987399140015'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/2806597987399140015'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2010/09/bilge-karasu-hocadan-meraklsna.html' title='Bilge Karasu Hocadan Meraklısına ….'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-8796283681787130305</id><published>2010-08-09T13:25:00.000-07:00</published><updated>2010-08-09T13:26:07.795-07:00</updated><title type='text'>MEDYA ARACILIĞIYLA TOPLUMSAL “ANGOISSE”</title><content type='html'>Angoısse, sıkıntı, psişik ya da fiziksel bir huzursuzluktur. Psikolojik olarak paniğe kadar varabilecek bir güvensizlik durumu olarak yaşamın içine yerleşir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; “Angaısse” durumunu hisseden insan, bu durumun nedenini bilemez.  Sadece sonuçlarını yaşar. Yanı başındaki insan da aynı durumdaysa, bir başkası da, öteki insan da, beriki de… Toplumsal angoısse başlamıştır artık. Bu sonucu ortaya çıkaranların kalitesi, şiddeti, faktör sayısı sonucun da akıbetini belirler.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye son yıllarda ciddi bir toplumsal “angoısse” durumunda. Sokaklarda bile rahatça yürüyemeyecek kadar sıkıntılı, yüzü gülemeyen, huzursuz insanların çokluğu bana bunları yazdırtıyor. Açlıktan ölmek üzere olan Afrikalı bir çocuğun görüntüsünü ağlayarak izleyen insanlarımızın, çoğu çocuk ve kadın binlerce insanın gökyüzünden bombalanmasını havai fişek gösterisi gibi izlemesi bunun en büyük sonucudur. “Ölüm” gibi gerçek bir olgunun “medya gösterisi” ne dönüşmesine izin verebilecek kadar mı huzursuzuz? Ne oldu da ölümü bile tepkisiz, biraz şaşkın, belki de zevkle izleyebildik? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yoksa yaşadığımızı düşündüğüm toplumsal “angoısse”, bizi “Gösteri Toplumu”na mı dönüştürdü? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yoksa medyanın tüm zihinleri felç eden bir etkisiyle mi karşı karşıyayız? Yanılıyor olabilir miyim? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zihinleri felç ettiğini düşündüğüm bu etki, medyanın taktik gerekçelerle, devlet şirket birlikteliğinin, güçlü seçkin kişilerin yarattığı bir ortaklıktır. Bu ortaklık doğal olarak, devletin yöneticilerinin seçkin kimselerden alacakları, aldıkları eleştirileri değil, seçkinlerin çıkarlarını korumak üzerine kurulmuştur. Bu noktanın görülememesi için zihinsel felç etkisine yani toplumsal “angoısse” ye ihtiyaç olduğu açıktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Etkisizleştirilmiş insanlar doğal olarak, incir çekirdeği misali küçük sıkıntıları tartışarak yaşarken, söz konusu ortaklık başarıya kadeh kaldırmaya başlamıştır bile. Herkes kendi iç huzursuzluğu ile yaşarken ortaklıkla ilgili bir sorun görmez, yaşamaz, dile bile getirmez. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha öte sonuç, yaşadığımız ve yaşayacağımız gelecektir. Bundan kaçış yok. Her şeyin gösteriyle sergilendiği, özel yaşamların toplumsal sorun gibi zihinlerimize yerleştirildiği ve iç huzurumuzu unutturan ortaklık, medya ile evlerimizin içine girerken bize de “günaydın yeşil ovalar, güzel insanlar, bir selam da benden olsun” gibi içerikten yoksun, huzursuzluğu gideremeyen bir gerçek kalır.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Bu değerlendirme, medya aracılığıyla toplumsal “angoısse” yaratan ortaklığa hakaret etmek için değil, “ küçük bir köşe yazarı” nın basit bir akıl yürütmesi olarak görülmelidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Reyhan Gazel&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-8796283681787130305?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/8796283681787130305'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/8796283681787130305'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2010/08/medya-araciligiyla-toplumsal-angoisse.html' title='MEDYA ARACILIĞIYLA TOPLUMSAL “ANGOISSE”'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-6439994375577723879</id><published>2010-08-01T11:54:00.001-07:00</published><updated>2010-08-01T11:54:40.027-07:00</updated><title type='text'>Bu Sabah Güneş Doğmuyor</title><content type='html'>Bazı sabahlar güneşin doğmadığını hissederiz. Aslında güneş doğmuş, yaşam yeniden kurulmuş, bulutlar olması gerektiği yerde, insanlar koşturmaya devam ediyordur… Ama yüreğimiz güneşi göremeyecek kadar sıkıntıda. Böyle sabahların acı yüzünü yüreklerinizde hissederken neler yaparsınız? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Cevabınızı duyuyor gibiyim. “HİÇ”  Evet, hiçbir şey yapmazsınız, tüm insanlar gibi. Tüm davranışlarımızın çıkış noktalarını belirleyen ve bedeni yönlendiren yürek hissizleşince, yüreksiz neler yapılırsa o yapılır. Yani “HİÇ” Yüreksizce yapılanların “HİÇ” olarak düşünülmesi garip olmasa gerek. En azından benim okurlarıma garip gelmemeli. Hala garip gelen varsa bilin ki, okurum olmamışsınız henüz.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Tüm yaşamımızın var olduğu yüreklerimiz yaşamdan tat almadığında, bedenlerin yaptıkları işe yarar mı?  Yüreklerin yorulması bir anda da olmaz. Yürek sabırlıdır, bekler, bekler… Ama istenmeyenlerin üst üste geldiğinde kendinden geçer. Kendi gibi olmaz. Olması gerektiği yerinde durmaz. Bir başka şey olmayı da kendine yediremez. Beklerken yıpranmışlığı yaşadığından takati kalmaz ve güneşin doğduğunu bile görmez. Güneş bile bir şey ifade etmez. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Pırıltı içinde karanlıktadır o anda yürek. Kendine de dönemez. Dönse, kendinin gücü güneşi, kendine göstermeye bile yetmez. O kadar dardadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Bir hamle güneşe bakar yürek. Güneşin pırıltını derinlerden görmeye çalışır. Hala kendine gelmeye çabası vardır. Ama pırıltıda bile karanlık görür. Beden bu anda bir sürü işle meşguldür. Yüreklerin olmadığı tüm işlerin içinde didiniyordur. Bir oraya bir buraya… Dokunmayın bedene bildiği gibi yaşasın sevgili okurlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Bir süre böyle güneşsiz günleri yaşar yürek. Ne yapsın! Tüm evrene aşık olduğundan güzelliklerin bitmediğini bilerek rahattır aslında. Bir an gelecek ve güneşi görecektir mutlaka. O an yürek kendine kendisi sahip çıkar. Çünkü kendinden başka ona güzel dokunacak kimse yoktur. O dokunuş, derinlerden hissettirir kendini. En azından yalnız değildir. Bir kendisi bir de kendisi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Öyle bir an gelir ki yürek gözlerini daha iri açar. “Görmem gerekiyor güneşi”  Görmeye de başlar, ‘görmem gerekir’ derken… Biraz daha zamanı vardır bilir… Ama pes etmez. Evrenin her yanı güneşin pırıltısı kadar göz kamaştırır. Bunu çok iyi bilir, bir kendi bir de kendi olduğu için… Sonra… “ Güneşi görüyorum. Tam karşımda işte. Tüm evreni aydınlatan benim karşımdaki güneş. O öyle bir ışıltı verir ki onsuz olmaz hiç bir şey. Güneşi görmeyenlere üzülürüm. Göremeyenlere de. Görmek bile istemeyenleri hiç anlayamam. Bir an görememek hiç görememekten daha iyidir. Üstelik güneş kaybolup geri geldiğinde daha derinlere girer. Bulduğumuzda çocuk gibi sevindirir bizi. Görün hepiniz güneşin doğuşunu, güneşi, yaşamı, yaşamın tüm renklerini… Hadi…”  Aslında o anda yürek güneşi değil bir taşı görüyordur, karşısında taş ona güzel bir bakış atmıştır, gözü ona takışmıştır. Ama taş bile yüreklice bakıldığında güneş tadı verir, bilene, görebilene…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkesin güneşi öyle bir açsın ki gözleriniz sadece pırıltı görsün…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Reyhan Gazel&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-6439994375577723879?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/6439994375577723879'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/6439994375577723879'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2010/08/bu-sabah-gunes-dogmuyor.html' title='Bu Sabah Güneş Doğmuyor'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-2608497570682054399</id><published>2010-07-29T14:47:00.001-07:00</published><updated>2010-07-29T14:47:55.000-07:00</updated><title type='text'>Serin Bir Yudum</title><content type='html'>Havanın sıcaklığı yüreğimizin en derinlerinde bile hissedilirken, tüm organlarımız sıcaktan hararet yaparken, serin bir suyun kıymetini ne azaltabilir? Hiçbir şey. Soğuk değil, serin bir su… Tüm organları kendine getiren, hafifleten, yüreğimizi sade kıvama dönüştüren serin bir yudum…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Soğukluk ile serinlik arasındaki fark, yüreklilik ile yüreksizlik arasındaki fark gibidir; bilene… Soğutan değil, serinleten bir yaşam özleminin içimizde her an bulunduğunu bilerek, bulunması gerektiğini anlayarak, bulunmasını derinlerden isteyerek, hep bunu özleyerek yaşamak gibi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Sıcaktan bunalan yürekler için kıymeti tarifsiz olan serin bir yudum, tüm yaşamı güzelliklere götürürken, beraberinde koca endamıyla tüm insanları da götürür. Bu endam, serin bir yudumun kıymetini bilenler, yürekten isteyenler için o kadar küçülür ki. Serinleten bir yudumla yaşamanın güzel olduğunu bilenlerdir bu insanlar. Bu koca endamlar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Koca endamların içinde serin bir yudum ile küçücük kalan tüm insanlar, ellerindeki tüm koca işleri serin bir yudumla daha rahat bitirebileceklerini bilirler. Bilirler bilmesine de, serin bir yudum karşısında küçük kalmayı da pek istemezler. Öyle anlarda, kendilerini koca bir endam olarak tekrar yaşama ulaştırırlar. Ne de büyük bir hata yaparlar. Yanılgıyı anladıkları anda, ya iş işten geçmiştir ya da koca koca yaşamaya alışmışlardır. Ne yapsınlar? Yanılgıyı anlayanlar için, küçücük kalmak sonraları zor gelmez. Gelemez. Nasıl gelsin ki? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Yanılgıyı anlamayanlar için yaşam hep zordur, zor olacaktır, zorluk artacaktır.  Nasıl kolay olsun ki? Serin bir yudumun kıymetini bilemeden, nasıl mutlu olunsun ki? Serin bir yuduma yenilmek yakışır mı? Yakışmaz diyenler, başka yazıya lütfen…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Sevgi koca yaşamın içinde serin bir yudum gibi başköşemizde dururken, bunu küçümseyenlere sitemim var.  Nasıl olmasın ki? Koca yaşamın tek yenildiği, küçüldüğü serin bir yudumu anlamayanların mutlu olma şansı var mı? Serin bir yudum karşısında, kendince dimdik duranların ayaklarının ağrımama şansı var mı?  Olabilir mi? Serinleten yudumlamayı alamayanların organları bir süre sonra birbiri ile yakınlaşmaz mı? Bu yakınlaşmada, birbirlerinin işlevlerini yok etmezler mi? Evrene karşı durulur mu? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Ne kadar koca bir endam ile yaşarsak yaşayalım, bir yudum sevgi ile küçülmez miyiz? Bu küçülme, yüreğin küçülmesi olmazken, kendimizi yaşamda doğru yere koymak, kendimizde doğru olanı yaşayabilmek, olmaz mı? Her insanın serin bir yuduma ihtiyacı olmaz mı? Ne kadar koca olursa olsun, yaşam ne kadar koca olursa olsun…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Serin bir yuduma ihtiyaç duyulmaz mı? Duyulmazsa nasıl yaşanır, duyulursa, nasıl yaşanmaz? Bilinir mi? Bilinir elbette. Yaşamın içinde, sokaklarda, cinayet bürolarında, okullarda, evlerde, hastanelerde, yollarda, postanelerde, pastanelerde, kefelerde, plajda, yerde, gökte… Her yerde, yaşamın olduğu her anda, her saniyede… Daha ne deyim? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Reyhan Gazel&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-2608497570682054399?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/2608497570682054399'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/2608497570682054399'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2010/07/serin-bir-yudum.html' title='Serin Bir Yudum'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-7294017376002209062</id><published>2010-07-16T16:24:00.000-07:00</published><updated>2010-07-16T16:25:38.327-07:00</updated><title type='text'>CANIM OĞLUMA 2</title><content type='html'>Sana en son mektup yazdığımda tarih 3 Aralık’ı gösteriyordu. O gün senin özel günündü oğlum ve ben sana bu özel gününün kutlu olmadığını anlatmıştım. Ne de haklıymışım oğlum. Her geçen zaman haklılığımı daha da pekiştirirken, acılarımızın her geçen gün artacağını biliyordum aslında. Çünkü büyüyorsun, büyüdükçe sen de benim gibi anlıyorsun oğlum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sürekli kovulmaktan yorgun düşmüş yüreğimiz bir kere daha kovulmaktan, istenmemekten şaşkın bir o kadar da bitkin düştü. Kimseler duymuyor sesimizi, duymayacak da. Ama üzülme oğlum Allah her şeyi görüyor. Allah yeter bize. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstenmemekten yorulmuş yüreğimiz bir de senin adınla sefa sürenler tarafından yapılınca daha da acıtıyor canımızı, içimizi, yüreğimizi… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oğlum seni doğurduğumdan beri elimden geleni yaptığımı, senin bana güzel bir emanet olduğunu herkese haykırdım. Ama duyan olmayınca haykırışların da anlamı olmuyor. Bunun için çok üzgünüm. Aynı zamanda da rahat. Çünkü yine bizi tek anlayan Allah, her şeyi gördü oğlum. Sen de rahat ol lütfen.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Senin gibi özel insanların haklarını savunduğumuz bir yerden kovulmak içimizi daha da acıtsa da, bu kovulmuşluğun altında yatan duyguyu, haklarının kutsallığı karşısında yaşanan gerginliği, belki anlamayacaksın ama siyasi manevraları biz herkesten daha iyi biliyoruz oğlum. Tepkisizliğimiz anlamadığımızdan değil, kimseye kötülük yapmadan yaşamak, sevgi dolu dünyamıza kötülüğü sokmamaktan geçiyor oğlum. Bunu başaracağız oğlum. Emin ol ki başaracağız. Bizi üzenleri üzmeden, kötülük yapanları sadece Allaha havale ederek yaşamaya devam edeceğiz. Çünkü Allah her şeyi görüyor. Buna hep inanalım oğlum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her anne duygusaldır oğlum. Kimse yavrusuna kötülük yapanlar karşısında kayıtsız kalamaz. Bunu insan olan herkes iyi biliyor oğlum. Ama iş başkasının yavrusuna gelince unutulduğunu  bilmek güzel. En azından bilerek yaşamak güzel. Ya bunu bilmeden yaşamak zorunda kalsaydık? İyi ki yüreğimiz, insan olarak benliğimiz yerinde… İyi ki Allah bizi insan sevgisiyle donatmış. Biz herkesin yavrusuna sahip çıkmaya devam edelim oğlum. Kendimizi de Allaha emanet ederek… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama Melek Ablamızı unutmayalım. O’na haksızlık etmeyelim. Ama duyuyorum dediğini “O insan değil, melek” Ama herkes O’nun gibi olamaz ki… Dediğin gibi O bir melek. Allahın tüm emanetlerine gönderdiği bir MELEK. Keşke herkes melek olsa dediğini biliyorum. Ama olmaz oğlum. Herkes melek olamaz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün yine kırgınız yaşama, biliyorsun. Ağladık bolca, görüyorsun, hüzünlüyüz yine anlıyorsun. Tüm sevenlerimizle üzüldük. Bir kez daha kovulmanın hüznünü yaşadık hep birlikte. Üstelik hiç de hak etmediğimiz bir şekilde… Arkadaşsız, dostsuz geçen günlerinde biraz olsun mutlu olabilmen için gittiğimiz bir iş yerinde. Belki de tek mutlu olduğun ortamda. Hep mutlu olman gereken bir ortamda... Niye mi? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Profesyonellikmiş nedeni… Tek kelime. Bizim yaşamımızın dönüm noktasında tek kelime ile kovuldun oğlum. Profesyonellik… Sen üzüldükten sonra ne anlamı var bilmiyorum oğlum. Anlam bulacağımı da sanmıyorum. Sen zaten anlamadan dışarı atıldın. Sana yapılan iki güler yüzden, insanca tutumdan mahrum bırakıldın. O an sadece Allah ve ben yanındaydık. Bir de Tülin teyzen. O da üzüldü. Çünkü O’nun oğlu da senin gibi özel. Kendisini gördü bizim yüreğimizde.  Senin kovulmanla O da iki güler yüzden mahrum kalacağını iyi bildiğinden yıkıldı bizimle birlikte. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysaki senin mutluluğun için söylenen profesyonellik bizim yaşamımızın yıllardır ayrılmaz parçasıydı. Hep o kelime etrafında yaşadık, çalıştık. Ama yıllarca döktüğüm terler senin kovulmanı engelleyemedi oğlum.  Yazıklar olsun demekten başka ne diyebilirim ki. Bir de yine Allah her şeyi görüyor diyebilirim. Ne mutlu ki bize yine rahatız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bana yine kızacaklar oğlum. Kızsınlar. Sen mutlu olmadıktan sonra kızanların hükmü olur mu? Beni daha ne kadar üzebilirler ki? Bu üzüntünün ötesi var mı? Oğlunun kovulduğu bir yerde bir insan ne kadar durabilir ki… Dursa ne yapabilir ki, ne yapmak ister ki… Ben durmayınca profesyonelliğin anlamı nereye kadar gider oğlum? Kim senin ve senin gibi özel insanlar için bu kadar yüreğini ortaya koyabilir ki… Yüreğini aklıyla ve profesyonelliğiyle birleştirebilir ki… Üstelik hiçbir karşılık beklemeden kim gece gündüz senin için çalışabilir ki… Sadece bir “anne” tüm bunlar için yetmez mi oğlum? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeter aslında ama anlayana oğlum… Anlayana. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allaha emanet ol yavrum. Çünkü tek dostun Allah. Bunu bundan sonra hiç unutma. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Reyhan Gazel&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;OĞLUM SENDEN TÜM SENİ ÜZENLER ADINA ÖZÜR DİLİYORUM&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-7294017376002209062?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/7294017376002209062'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/7294017376002209062'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2010/07/canim-ogluma-2.html' title='CANIM OĞLUMA 2'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-2307902402548782047</id><published>2010-07-07T12:49:00.000-07:00</published><updated>2010-07-07T12:50:15.436-07:00</updated><title type='text'>KÜÇÜK BİR GEZİNTİ</title><content type='html'>Onca sıkıntının içinde bir o yana bir bu yana koştururken ne gözlerimizi görürüz ne yüreklerimizi. Bir an gelir ellerimizi attığımızda ne yürek ne gözlerimiz eski halindedir. Gözler ağlamaktan kıpkırmızı açsam mı açmasam mı diye kendini zorlarken, yürek açılmanın ne olduğunu bile unutmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avuç içine sığacak kadar küçük şeylerle de mutlu mutlu yaşanabilir. Avucumuzu dolduramasa bile, yüreğimizi dolduran nice güzellikleri yaşamda görebilmek, yaşamı daha iyi anlayabilmek için yaşamın içinden bakabilmek gerekir. O zaman küçük şeylerin anlamı yüreklere yönelir. Yüreklere yönelen ise, yürekten çıkanlara en güzel zemindir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözlerinin içinden süzülen dramın, bir dudak kıpırtısı ile sözlere dökülmesi an meselesi. Dokunsan hem konuşup hem ağlayacak. Ağlayarak konuşması “duyun, gözlerime inanmıyorsanız “ demek olmaz mı? Olur, elbette ama duyana… İstediğimizi duyma yetimizi bildiğimden işe yarar mı? Emin değilim&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözüm;  gözünün önünü göremeyenlere, gözlerinin önündeki koca yaşamı yaşayamayanlara… Dar alanları bahane edip, “oynayacağım ama yerim dar” diye yerinde oturanlara, yürekleri yerinden kalkmayanlara… Yerinden kalkan yüreklerini başkalarının ellerine verenlere…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zamanın bile her an değiştiğini bilip de yaşamın önce insanda sonra tüm evrende olmadığını söylemek şaşkınlıktır. Şaşkınca yaşamı izlemektir, müdahelesiz, katılımsız, sessizce… İnsana uygun olmayan bir biçimde… Değişimi ‘öncelikle’ yaşayan bir varlık olan insan olarak hem de…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sev beni. Küçük bir kuşu ellerinin arasında sevdiğin kadar… Yeni açan bir çiçeği koklamaya çalışır gibi… İnceden yağan yağmura dokunmaya çalışırken döktüğün gözyaşına dokunurcasına…Hiç bitmeyecek bir senfoniyi dinlerken aldığın hazzı yaşamaya devam eder gibi…Yaşamı yaşamın içinde kucaklarken düşündüğün mutluluklar kadar büyük….&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüreklerin solduğu akşamın getirdiklerini, başka yüreklerdeki yansımasında yüreklice gördüğümüzde, gidenin ardından ağlayamayız bile. Gözler açılsam mı açılmasam mı dercesine kısık bakarken… Gözlerin görüp görmediği belli bile olmazken… Gözler bazen yerinde fazlaymış gibi yerinde dururken… Ağlasak ne olur, ağlamasak ne olur?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir şeyi başarabilmek için epeyce uğraşmak gerekir. Ter dökmek, zaman zaman koşturmak, inmek, çıkmak, yorulmamak… Tıpkı gökkuşağının altından geçmek istenirken verilen çaba gibi… Belki bir provadır, yaşamdaki isteklerimiz gerçekleşebilmesini kolaylaştırmak için. Kim bilir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; “Güzel” yüreklerdedir, görebilene… Yüreklerin temizliğidir anlayabilene… Temizlik, ruhların saflığıdır hissedebilene… Saflık iyiliğe çıkar düşünene… Düşünen “insan” a kıymet verendir yüreği sağlam olana…”Güzel” yüreği sağlam olandır, bilene… Safça yaşamın içinde var olandır, temiz hislerle kendini kurgulayandır, düşünebilendir yüreklice…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Güzel” güzelliklerin tümünü yaşayandır. Güzelliklere daha çok yakınlaşabilmek için didinendir. Oturmayan, koşandır, yaşama yetişmek için. Yaşamı ardına alabilendir. “Güzel”, güzel güzel gülendir, herkese&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yürek yok sayılarak yapılan tüm yargılamalar sadece görünene çıkar. Gördüğün ise insana uzak, gerçeğe karşı, yaşama ait olmayan, “insanı” yorandır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşka ‘âşık’ olmaktan öte, âşık olunacaklara ‘âşık’ olmak, aşkın kendisine değil, aşkı bulduklarımıza ‘âşık’ olabilmek beklenen bir bakış olmalı, yaşamın arasından.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgiden kopmuş insanlara hep acırım. Yaşama tüm güzellikleriyle birlikte bakamadıklarından… Kızgınlığın bile yaşamın içinde kızgınlıkla cevap verilemeyecek kadar anlamlı olabileceğini anlayabildiğimden&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şartta yürekleri mahkûm edebilmek zordur, yüreğini kendi ellerinde tutanlar için. Yüreği dışarıdakiler zaten mahkûmdur, bedenleri özgür olsa da…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüreklerin konuştuğu, dillerin anlamını yitirdiği, değerlerin bildiğimiz gibi yaşanmadığı bir yaşam ne ağır…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yürekten gelen sevgi, yaşamın küçük evrenlerdeki beklenen karşılığı olarak tüm yaşamın içinde önemli bir konumda yer alırken, tüm evreni de savaşsız bir yaşama götürebilecek kadar anlamlıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanın en mutlu olduğu anının, yüreklice ortaya çıktığı an olduğunu bilebilmek zor olmasa gerek. Yürekten yapılan tüm yaşam işlerinin, kendimizi var edebilmeye bir adım yaklaştırması mutlu etmez mi? Hem de çok mutlu… Yüreğimizin açığa çıkması bizi yorsa da… Dışarıdaki yüreğimizin dış etkilere açıklığı bile canımızı acıtamazken… Asıl canımızın yüreklerde olduğunu bildiğimizden…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yürekten yüreğe akanların karşısında kim durabilir ki! Söylenenlere kim hayır diyebilir ki! Hiç görmedim, göreceğimi de sanmıyorum. Yaşamların ancak yürekten aktığını bildiğimden…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yürekten yüreğe bir yazı yazmayı istedim. Anlayana, düşünene, okuyana, sevgiyi herkesin gözlerinde görebilene… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Unutulanların dışında unuttuklarım mutlaka vardır. Herkesin unuttuklarının tümünü unutmasam da benim unuttuklarım olabilir. Yaşamın acı veren yüzünden kaçan “yüreklerin” unutmaları daha çok acı verse de… Unutmam, unutturmam… Kendi unuttuklarımı hatırlatana minnettar kalarak…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Benim yüreğim küçücük bir kuşun kanatlarında uçup dağlara, tepelere, evlere hatta evlerin içine ulaştığı gün gözlerimi kapatabilirim. Kuşlar kadar özgür, dağlar kadar dimdik, ırmaklar kadar değişken, denizler kadar engin... Ya insanlar… “İnsan”  kadar derin… Yüreğim ancak kuşun kanatlarında savrulabilir tüm yaşama.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Reyhan Gazel&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-2307902402548782047?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/2307902402548782047'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/2307902402548782047'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2010/07/kucuk-bir-gezinti.html' title='KÜÇÜK BİR GEZİNTİ'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-1363427359231387457</id><published>2010-06-25T13:30:00.001-07:00</published><updated>2010-06-25T13:35:08.025-07:00</updated><title type='text'>SADECE YÜREKTEN GÖRENLER</title><content type='html'>Sadece yüreği görenlere acırız, acımasına da neden acıdığımızı hiç düşünmeden…  Bir insan başka bir insana neden acır? Diye düşünemeden… Birisine acımak kendimizi mi yüceltir? Bilemeden… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Kendimizi yüceltmek için onca başarı örnekleri varken eksikleri olanlara acıyarak yaşamaya çalışmak, yüceldiğini düşünmek… Ne ola ki? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Birisine acıyanlar farkında olarak ya da olmayarak kendisini bir üst sınıfa! koyar. Kendi elleriyle kendisini üste taşır. Kendini taşıdığı üstte gerçekten üstte olduğunu düşünerek yaşamaya çalışması da bundandır. Vah ki ne vah!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Kendisini kendisi olarak değil, başkalarının eksik uzuvlarıyla bir üste yerleştirenlere oldum olası kızarım. Bu kızgınlık geçecek gibi de değil. Allah’ın verdiği eksikliği yine Allah’ın verdiği eksik olmayan yaşamla yer değiştirme isteği, yani, sadece verilenle gerçekleşen yer değişikliği beni kızdırtır. Verilene müdahale olamayacağını bilmeden yapılır bu iş. Bildiğinin düşünülmesi ise çıldırtır adeta. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Sadece yüreğinin gördüğüyle yaşamaya çalışanlar ne büyük bir lütuftadır bu böyle biline…  Azap değil lütuftur anlayana… Acımak, onun yerine üste tırmanmaya çalışmak ne kabalıktır düşünebilene…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Kendini “kendi” olarak tanımayanların işidir bu garip iş. Bu garip işin hiçbir yerde izi de yoktur aslında. İzi bulabilsem emin olun özür de dilerim vakit geçmeden. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Hep yüreği ile görenler bilir yüreğin asıl konumunu. Derdi yürek olduğundan zorlanmaz da. Asıl olanın verilenlerle isyan etmeden yaşamaya çalışmanın verdiği hazzı göremeyenlere bu sözüm. Bunu bilemeden, anlayamadan, eksiklikleri kendine galip durum olarak düşünüp, üste çıkmaya çalışanlardır bu insanlar. Çıktıklarını düşünerek yaşayanlardır tüm bunu yapanlar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Sadece yüreği görenle, sadece yüreği görmeyen arasındaki yaratılış farkını bilmeyenlere ne desek az. Birine mükâfat ötekine zulüm de değildir aslında. Sadece sabır ve güç sınavıdır. Tıpkı efor testi gibi geçebilen ayakta kalır. Geçemeyen öyle yaşamaya devam eder. Yaralı, yaralı… Ağır aksak…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Sadece yüreği ile görenler o kadar çok şey bilir ki, anlayabilene… Derinlerden inceden bir gözdür yürek onlar için. Dokunur ama dokunduğu ile kalmaz, yaşar… Sadece yaşayarak değil, hissederek, yüreklerin içine konarak… Daha ne deyim ki? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Yürekten yüreğe akışların en çarpıcı örneklerinin yaşandığı sadece yüreği ile görenlere küçük bir selam ileteceğim izninizle. Koca koca yüreklere ulaşabildiğim kadar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Reyhan Gazel&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-1363427359231387457?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/1363427359231387457'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/1363427359231387457'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2010/06/sadece-yurekten-gorenler.html' title='SADECE YÜREKTEN GÖRENLER'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-656137110798807355</id><published>2010-04-09T15:19:00.000-07:00</published><updated>2010-04-09T15:24:04.958-07:00</updated><title type='text'>BİZ DE VARIZ</title><content type='html'>Akıllardan önce yüreklerin konuştuğu anlarda, gözlerimizden inceden bir yaş akar. Bu inceden yaş,  akılların tümünün anlayamayacağı derinlikte süzülürken, dilimiz hareket etmez olur. Dil görevini inceden akan yaşa bıraktığından, o anı anlayabilmek / anlatabilmek için ne dillerimiz ne de akıllarımız yeter.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Engelli bir çocuk karşısında tüm insanlar bu durumdayken, engelli çocuklarımızın “biz de varız” diye hala haykırmasını nasıl açıklarız? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Bu kez uzun yıllardır cevaplanamayan, cevaplanmaya çalışılsa bile benim anlayamadığım bir durumun analiziyle karşınızdayım. Bu analiz çok da zor olmayacak, hemen her gün yaşadığımdan…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Engellilik, istenmeyen bir durum olarak aniden yaşantıya girdiğinden bu durumu yaşayan herkesin şok yaşadığını algılayabilmek gerekir. Bu şok durumu aylarca da sürebilir, yıllarca da… Şoktan çıkabilmeyi başaranlar, yeni duruma ilişkin uygun yaşantıyı en iyi şekilde yaşamaya çalışır. Bu zor bir süreçtir. Bu süreci zorlaştıran ise engellinin engeli değil, yaşanan toplumsal sıkıntılardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; “Akıllardan önce yüreklerin konuştuğu anlarda gözlerinden inceden yaş akanlar” yaşatırlar bu sıkıntıyı. Böyle durumlarda engelliler “keşke gözlerden yaş süzüleceğine dillerden çözüm dökülse” diye söylenmeden edemezler. Ağlayanların engelliye bir hayrı olmadığını anladıklarından…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt; Duygunun engeli olmaz.  Duygu her insanda aynı etkiyi bırakır. İstenmemek, hor görülmek, sürekli acınmak her engellinin ve ailesinin yaşadığı toplumsal sıkıntıların temel kaynağıdır. Oysaki toplumlar tek tip insandan değil, farklıkların bir arada yaşayabilmesinden oluşmaz mı? Ayrışmak, yok sayılmak hiçbir insana yaşatılmamalıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Ötekiler deyip bir kenarda kendi kaderleriyle baş başa bıraktığımız engellilerin, bırakılan kenarda neler yaşadığını düşünmemek öncelikle “ insan” olmaya ihanettir. Evde konuşacak kimsesi olmadığı için ağlayan yavrularımla konuştuğumda, yaşanan ihaneti daha net görmek, yine de onlar için sevgi beklemek çok mu anlamsız? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Dışarıda “ötekileştirilmiş” gençlerin içinde bulunduğu sıkıntılı ruhsal durumları her an gördüğümden, yürekten üzülürüm. Yalnızlıklarını bile yaşamın kendisi diye düşünen gencecik bedenleri…  Bir insan merhabasında kabaran yüreklerini yanlarında görmenin, o an aldıkları hazzı onlarla yaşayabilmenin bir sonraki adımını bildiğimden, içim daha büyük acı duyar. Vazife galibi olarak hayır yapmanın sonucunda rahat rahat evlerine dönenleri gördüğümden... Ne vazifesi? Yaşam bu kadar mı basit? Hep aynı insanlarla… &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Reyhan Gazel&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-656137110798807355?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/656137110798807355'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/656137110798807355'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2010/04/biz-de-variz.html' title='BİZ DE VARIZ'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-3950875607999771126</id><published>2010-02-13T15:49:00.000-08:00</published><updated>2010-02-13T15:53:10.402-08:00</updated><title type='text'>Milyonların Gerçek Öyküsü 1</title><content type='html'>Kapıdan çıkınca bir başına ama içi milyonlar dolu…  Milyonlarca yürek içinden haykırdığı seslerini duyuramadıklarından mı yakınsın, duyanların neyi duyduklarını bilmemesinden mi? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyi bilip neyi bilmediğini bile bilmeyen insanların çokluğu karşısında yıkılan milyonlarca yürek… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha acısı milyonlarca yürek karşısında, duyumsamama eyleminde bulunmayı kendine borç bilenlere verilecek “kör döğüşü” mücadele karşısında yıkım…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ses yok ki duysunlar” mı desek! Yoksa biz de çıkıp mı gitsek! Sanki milyonlarca yürek ses çıkarabilirmiş gibi… Yürekten ses çıkabilirmiş gibi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yürek konuşmaz, verir. Neyi istediğini anlayana verir. Yürek, ancak yürekliye verilir. Sesin sese verildiği gibi. Sese yürekle cevap verilmez, verilemez. Yüreğe de sesle… Sese karşı ses, yüreğe karşı yürek…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arası milyonların gerçek öyküsü…  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aral Gazel&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(“Yürek”ten özürlülere ithafla...)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-3950875607999771126?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/3950875607999771126'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/3950875607999771126'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2010/02/milyonlarn-gercek-oykusu-1.html' title='Milyonların Gerçek Öyküsü 1'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-5241048744223769111</id><published>2010-01-27T14:50:00.000-08:00</published><updated>2010-01-27T14:56:33.790-08:00</updated><title type='text'>YÜREK RİTMİ</title><content type='html'>Yaşamda bir ileri bir geri, iki ileri bir geri, iki ileri, bir geri… giderken, inişte çıkışı, çıkışta inişi görürken, yüreğimiz aynı yerde kalır mı? Yaşananların karmaşıklığı yürekleri nasıl etkiler? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Beyin kadar yüzeysel yaşamayan yürekler, yaşananlardan aldıklarıyla  kendisini ayakta tutmak için ne kadar çabalar? Yüzeyde yaşananları derinlerden gördüğünde ne kadar etkilenir? sorularının yüreklerin yaşadıklarını net açıklayamayacağı açıktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Sabahları yatağımızdan kalkarken, “ Günaydın güneş, günaydın yeşil ovalar…” şeklinde güne başlamanın günün getireceklerini etkileyebilme şansı var mı? Huzurlu bir sabahın gecesini, günün garip, kontrolümüz dışındaki yorgunluğuyla karşılamanın yüreklere etkisini de aynı oranda büyük olur. Bedenden önce yüreklerin yorgunluğunu bildiğimizden…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Bir anda hızlanan gündüz telaşını, sevdiğimiz bir arkadaşımızdan gelen huzur dolu bir mesajla duraklattığımızda, yürek de duraklamaz mı? Her şeyi bir kenara bırakarak…Tüm telaşı… Bir anda evimizden gelen ani üzüntü veren haberle yüreğimiz yeniden hararet yaşamaz mı? O anda çalan telefonumuzla karşımızdaki kişiyle sakince konuşmamız gerektiği, her yaşananı bir yana itmez mi? Ya yüreğimizi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Evden çıkarken, güne ait yapmayı unuttuğumuz bir çalışmayı hatırladığımızda yüreğimiz de sıkışmaz mı? Yetiştiremeyeceğimiz bir çalışma karşısında sıkıntısını sıkışarak göstermez mi? 2 gün sonra gideceğimiz bir toplantıda yapmamız gereken konuşmanın metni de bir anda beynimizden indiğinde, bellekle yürek çarpışmaz mı? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Yolda sıkıntılı yürürken karşılaştığımız güler yüzlü bir komşumuzla iki laf etmenin rahatlığı tüm yüreğimizi sararken, yaşama bir an için de olsa “dur” dememizin yürekteki yansıması nasıl olur? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Yaşananların tümü birbirinden o kadar ayrı ki… Getirdikleri, götürdükleri, verdikleri, aldıklarımız…Beynimizle doğru yere koyabilsek bile yüreğimizde doğru yere koyamadıklarımız…Yüreğin çoğunlukla isyanını bildiğimden rahatım. Konuşurken yürekten yüreğe akan farklı mesajların ağırlığını yaşadığımdan çoğunlukla. Diller yalan söylese de yürekten akışların doğruyu söylediğini düşündüğümden… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Bedenlerimiz dinlense bile yüreklerimizin dinlenebilmesi için belki de ayrı bir çaba göstermemiz gerekiyor. Yorgun yüreklerle üretebilmenin zorluğunu yaşamamak, gerçekten dinlenebilmek için…Yaşama arada bir de olsa ara vererek, yürekleri bir kuşun kanatlarında uçurarak…Nereye giderse oraya gidebilmesini sağlayarak…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Ritimle yaşarken, sürekli farklılıklarla baş etmeye çalışırken, yüreklerin unutulmaması dileğimle…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Reyhan Gazel&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-5241048744223769111?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/5241048744223769111'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/5241048744223769111'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2010/01/yurek-ritmi.html' title='YÜREK RİTMİ'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-8366309879023339299</id><published>2009-11-08T08:50:00.000-08:00</published><updated>2009-11-08T08:51:11.245-08:00</updated><title type='text'>Yürekteki Sevgi</title><content type='html'>Koca koca konaklarda yaşamış, sevgiden, yürekten bir haber olmuş, yüreğin sevgisiz solacağını bile düşünmemiş olanlar, olduğunu düşündüklerimiz, göklerde uçuşan sinekler kadar yaşama giremediniz yine. En azından birilerinin yüreğine konamadınız yeni. Konamayan yüreklerle yaşamaya çalışırken, bilemediniz gerçeği. Nasıl bileceksiniz ki? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Bir otun bile yürekten akan sevgi seliyle alınmasının yaşamdaki karşılığını bilemediniz. Sevgiyi sadece karşı cinste bulduğunuzdan, ya da bulduğunuzu sandığınızdan. Oysa ki, yürekler o kadar geniş ki, sevginin tüm ışıltısı yerli yerinde orada oturuyor. Hiç ayrılmadılar ki. Nasıl ayrılsınlar zaten. Sevgisiz yürek, yüreksiz sevgi olur mu? Sevgi sadece bir kadında ya da adamda olur mu? Olursa ne olur? Söyleyeyim mi? Bence sonuna kadar okuyun. Kendiniz daha iyi bulun, bulduğunuzu yüreğinize yazın. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Tüm yüreklerden uzak yaşayanlar bile yüreklerinde yer edinen sevginin kıymetini bilerek beslerken,  sevgiyi sadece başka yüreklerde arayanlar hep olmuştur. Bu şekilde mutsuz yaşamlar hep görülmüştür. Mutsuz yaşamlar sulaşıcı bir hastalık gibi her yana yayılırken, mutsuzluk da yayılmıştır. Üstelik bulaşıcı hastalığın hızından daha hızlı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Bir ortamda bulunan sevgisiz bir yürek bir anda sevgisiz birkaç yürek, sonra da sevgisiz çok yürek olduğundan, mercek altına alındıklarında tek yürek olmadıklarını görürüz. Tek yürek kalamadıklarını da. Hep bir başkası da olacak kendi yüreklerinin yanında. Olmazsa kıyamet kopar sanki. Kopmaz aslında, ama…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Hep kendisi gibi bilen, düşünen yüreklerin içindeki sevginin peşinde olanlara sitemim yazdırtıyor bunları.  Oysa ki, yürekteki sevgi her şeye, herkese verilirse gelişir. Geliştikçe mutluluk saçar, bulaşıcı hastalıktan daha büyük bir hızla üstelik. Her ortama, her yüreğe, her yapılan işe… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Böyle yaşayan yürekler, içindeki sevgi kıpırtısı ile var olurken, olmaya çalışırken, her şeye aşık olabilirler. Her insana, her çiçeğe, her güzelliğe, her böceğe, her…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Her şeye aşık olanların içinde kimseye değişilmeyecek büyük bir sevgi vardır. Bir insandan öte… Yaşama sevgiyle bağlananlardır bu insanlar. Yürekten akanların, yürekten karşılığını bulduklarından daha bir şevkle yaşarlar. Bu öyle bir şevktir ki, hiç bitmeyen, bitemeyecek olan, her şeye rağmen… Gözlerinin önünü görebildiklerinden, yaşamı daha iyi görürler. Ne de güzel görürler!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Bu güzel görüş, her yana dağılır, bir insana da dağılır, sevgiliye… Hem de daha iyi dağılır. Daha bilerek, daha düşünerek, yaşamı daha iyi kavrayarak… Böyle sevgilerin kıymetini anlayabilmek yürek ister. Ama bu yürek, sevgi içerikli bir yürek…  Sevdiğinin yanında her an durmak isteyecek kadar darda olmayan bir yürek. Her şeyi sevdiğinden…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Reyhan Gazel&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-8366309879023339299?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/8366309879023339299'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/8366309879023339299'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2009/11/yurekteki-sevgi.html' title='Yürekteki Sevgi'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-8593702960099840570</id><published>2009-08-07T13:07:00.001-07:00</published><updated>2009-08-07T13:40:45.443-07:00</updated><title type='text'>Gelincikler Solmasın</title><content type='html'>Sabahın ilk ışıklarıyla uyanan her yan, güzel bir çift göz karşısındaymış gibi umutla güne “selam” derken, hiç bitmemiş, bitemeyecek kadar sıcaklığı olan küçük bir gelincik ortada ama bir başına duraksıyordu. Bu duraksamanın yüzümüzde uyandırdığı geçici güzellik, kaba bir rüzgârın sessiz çığlığı ile yok olurken, insanın daha bir sevesi gelmesin mi? Sanki tüm yaşammış gibi ortada ama bir başına duran gelincik artık hiç gitmeyecek kadar dimdikti. Nereye gitsin ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gidecek yeri olmayanlar iyi bilir. Ortada duraksamaktan başka hiçbir yerde ayakta kalamayacak olan gelincik, gitmek istese bile gittiği yerde yaşayamayacağını, ayakta ölmesini de hiç kimsenin göze alamayacağını iyi biliyordu. Gelincik ölmemeliydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her yan koşturanlarla doluyken ölmemeyi bile kendisine iş edinebilecek kadar zorda olan gelincik için, dimdik durabilmenin zorluğu bir yana, kenardan onu süzenlerin iç geçirmesi de işe yaramıyordu. Bir gün birisi mutlaka kaba bir rüzgâra esir edecekti. Bekliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Solmaması gereken tüm güzelliklerde olduğu gibi gelincikte de durum hep aynı kaldı. Hep bir başına ama duraksayan duruşu, gözlerin önünden olmasa bile yüreklerin ötesinde hep durdu. Duracaktı da. Nasıl durmasın ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözlerin önünde olmasa bile, yüreklerin ötesinde kalan gelincik zorda dururken, gözünün önünden ayırmayanlar için bilinmezliklerle dolu sıcaklığın içtenliği hep, her yanı sardı. Nasıl sarmasın ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Gelincikler solmasın! Solarsa yürekler de solar” dercesine akan gözyaşlarına inat, kimseler gelinciğin kaba rüzgâra karşı durabilmesini sağlayamadı. Her bir kaba rüzgâr, derinlerden akıttığı esintiyi gelinciğin tam yüreğine kondururken, düşünmeden estirdi gitti. Nasıl düşünsün ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelincikler yok oymaya yüz tutarken, serin gelen bir günün ortasında, her yan sıcak ama bir o kadar da kapsayıcı bütünlüğü ile kendinden emindi. Gelincik de kim?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kim mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelincik yüreklerimizin içindeki sevgi... Belki de tüm yaşam, olmadı yaşamın orta yeri, yine olmadıysa daha ne diyelim?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir şey demeyelim. Ne denebilir ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelinciğin orta yerde kendinden emin ama sıcacık duruşunu sevgi olarak bilmeyenlere ne denebilir ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hiç.”&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-8593702960099840570?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/8593702960099840570'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/8593702960099840570'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2009/08/gelincikler-solmasn.html' title='Gelincikler Solmasın'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-4620477115951760496</id><published>2009-07-07T14:05:00.000-07:00</published><updated>2009-07-07T14:15:23.027-07:00</updated><title type='text'>Bizim Sokağın Sakinleri</title><content type='html'>“Bizim Sokak”,  her sokaktan bir başkaydı. İnsanlar sokağın içine girdiklerinde her yer aynı yerinde duruyor gibi görünse de, durmazdı. Her an bir farklılaşma, bir yaşantı değişikliği, bir önceki günden farklı bir olay…  Her sokak gibi. Her sokakta yaşananlar,  burada da yaşanıyordu. Ama tek farkla;  biz o sokağın sakinlerini iyi tanıyorduk. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günlerden Pazartesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Gün bir anda ağardığından, gece ne kadar erken gider. Hafta sonu tatili de, geç kalkmalar da, gün içinde sokakta gezmeler de… Gün, yeni bir haftanın, yeni bir başlangıcın sinyalini verse de, yürekler bir önceki günden kalma uyuşukluk halindeydi. Bu uyuşukluk gün ortasına kadar kolay geçmezdi. Günün ilk ışığıyla birlikte, biraz uyuşuk, biraz yorgun yine de umut dolu bir hafta başlıyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Bu haftanın ilk sokak sakini Fatma, erkenden evinden dimdik çıkarken, Kısmet evine yeni dönüyordu. Kısmet uykulu gözlerle Fatma’yı selamlarken esneyerek “günaydın” diyebiliyordu ancak. Gerisi yoktu. Zaten hiç de olamadı. Her zaman Fatma evine girerken, Kısmet evinden çıkıyor ya da tersi oluyordu. Bu hiç değişmiyordu.  “Günaydın” la başlayıp “iyi akşamlar” ile biten bir komşuluktu ikisinin komşuluğu. Yine de sıcacık ve yürekliydi. Kısmet evinin yolunu yorgun yorgun alırken, Selin annesinin kucağında bakkaldan ekmek alabilmek için gidiyordu. Yine mutlu mutlu gülerek Kısmet Teyzesine içten bir gülümseme fırlattı. Hep herkese yaptığı gibi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Kısmet, evinden içeri girdiğinde artık oturacak hali kalmamıştı, hemen yattı. Hem de üzerini çıkaramadan. Sabaha kadar pavyonda şarkı söylediğinden sesi yorgun, bedeni yıpranmış, elleri içkiden titriyordu. Aslında banyoya girerek duş almayı istedi, ancak bedeninin yorgunluğuna yenik düşerek hemen uykuya daldı. Sokağın gürültüsünü bile duyamayacak kadar derin bir uykuya…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Ayşe oğlunun elinden sıkı sıkı tutarak, bir yerlere yetişme telaşındaydı. Hep yaptığı gibi… Yine yeni bir şeyin peşindeydi belli ki. Oğlu ise annesine sürekli bir şeyler soruyordu. Haftanın ilk günü demeden sabahın köründe yine sorularını sıralıyordu. Ayşe ise sakin ama koşar adımlarla oğluna laf yetiştirmeye çalışıyordu.  Yavuz, arabasıyla haftalık toplantısı için hızlıca geçerken Ayşe’yi gördü:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Günaydın Ayşe. Nasılsın?”&lt;br /&gt;“Günaydın Yavuz. İyiyim. Bir iş görüşmem var da geç kaldık oğlumla gidiyoruz.”&lt;br /&gt;“Gel bırakayım seni.”&lt;br /&gt;“Yok sana ters olur. Biz gideriz. Sen işlerinden geri kalma.”&lt;br /&gt;“İyi günler, görüşürüz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   Halide, sabah kahvaltısı için taze ekmek derdindeydi. Bakkala ekmeğin gelip gelmediğini sorarak, ekmeğini kucaklaması ve hemen evine koşması bakkalı hüzünlendirmeye yetiyordu. Bakkal, Halide’nin bu halini her sabah gördüğünden alışmıştı ancak, Halide’nin kaybettiği eşi yakın arkadaşı olduğundan O’nu her gördüğünde hüzünlenirdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Halide hızlı adımlarla haftanın ilk gününün kahvaltısı hazırlama telaşındayken, gözü yine ölen eşinin resmine takıldı. Ağlarken bile yine de kahvaltıyı hep alıştığı saatte hazırlamaya devam ediyordu. O kahvaltı mutlaka aynı saatte hazırlanacaktı. Yoksa ölen eşinin ruhu sızlardı. Buna kendisini alıştırmıştı. Yonca, Halide’nin bu haliyle her sabah alay ederdi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Çatlak patlak yus yuvarlak. Karameli… Halide hey duyuyor musun? Kocam öldü kabul et artık. Kimse senden kahvaltı beklemiyor””&lt;br /&gt;“Sen kendi işine bak, şımarık kız.”&lt;br /&gt;“Ne şımarığı Teyzem, senin için diyorum. Gül azıcık ya. Seni bir gün güldüreceğim.”&lt;br /&gt;“Sen işine git diyorum sana. Geç kalıyorsun yine”&lt;br /&gt;“Bana bir şey demiyorlar ki. Yoksa seninle vakit harcar mıyım?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Halide,  hızla kahvaltı hazırlığına devam ediyordu bu konuşmadan sonra da. Haftanın ilk kahvaltısı hep önemliydi eşi için. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Mehmet biraz daha geç giderdi işine sokağın diğer sakinlerinden. Ancak her sabah mutlaka evinden çıkar biraz yürüyerek, bakkaldan gazetelerini, ekmeğini alırdı. Bu arada gördüğü herkese iyi niyetlerini, güzel sözlerini sıralardı. Bunu hiç ihmal etmediğinden sokakta çok sevilirdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Okumuş adam yine de bak herkesle arkadaş. Kimseyi küçümsemiyor.”&lt;br /&gt;“Evet. Çok iyi bir adam. Bir de evlense…”&lt;br /&gt;“Evlenir elbet. Ülke sorunlarından fırsat bulursa”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Harun tek başına yürüyemediğinden her sabah bakkalın çırağı O’na ekmeğini, gazetesini evine kadar götürürdü. Bakkalın çırağı bu gidişten çok memnun olur, sabahları güzel bir sohbetle güne başlamış olurdu. Harun’un güzel konuşması çok mutlu ederdi. Kimse O’nun kadar kendisiyle ilgilenmiyordu. Bakkalın çırağı için öğrenecek o kadar çok şey vardı ki… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Nebahat,  bu sokağın sakini olmamasına rağmen tanınırdı. Çünkü çalıştığı evde yıllardır tüm alışverişi kendisi yapardı. Erkenden işe başladığından, öğlene doğru evden çıkarak sokaktakilerle merhabalaşabilirdi. Bunu da severek yapardı. Herkes O’na sokağın sakini muamelesi yaptığından bundan kendisine ciddi pay çıkarırdı. Mutlu olurdu. Sakala girdiğinde, hemen bir iki evle ilgili dedikoduyu ihmal etmezdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bizim Yavuz Bey yine çok sinirli. Eşiyle kavgalı evden çıktı. Oğlunu odadan çıkaramıyorlar bir türlü. Canım çıkıyor vallahi.”&lt;br /&gt; “Düzelir. Oğlan kötü durumda mutlaka düzelir. Üzerine gitmesinler çocuğun. O da unutur.”&lt;br /&gt;“Yok düzelmiyor bir türlü. Her gün daha kötü durumu. İyice içine kapandı” &lt;br /&gt;“Telaş etme sen kendi işine bak.”&lt;br /&gt;“Zaten onun için dertliyim. İşime bakamıyorum. Evde sıkıntı büyük. Bana da kötü davranıyorlar.”&lt;br /&gt;“Geçer bacım, geçer.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Nebahat’in günlük dedikodusuyla seslenen ortalık öğlene doğru daha sesli hale gelmeye başlar. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; Mehmet için artık işe gitme zamanı gelmiştir. Hafta sonu dinlendiğinden biraz uyuşuk ama yine de dimdik evinden çıkarak yürümeye başlar. Naci hastanede yatan çocuğu için birkaç parça eşya almanın derdinde koşturarak evine girerken Mehmet’le karşılaşırlar:&lt;br /&gt;“Nasıl oldu çocuk?”&lt;br /&gt;“Bilmiyoruz. Bekliyoruz hala.”&lt;br /&gt;“Allah şifa versin, hadi sen işine bak, ben geç kaldım.yapabileceğim bir şey olursa…”&lt;br /&gt;“Biliyorum sağolasın.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Gaffar, çocukları için ekmek parasının derdinden sokaktakilerle pek iletişime girmezdi. Vakti de yetmezdi ancak eşi herkese görüşür, dertleşirdi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Gaffar geçen hafta çok kötüydü. Bu hafta iyi olsa bari. Adam çok yıpranıyor. Üzülüyorum ve korkuyorum. Ya O’na bir şey olursa?”&lt;br /&gt;“Merak etme, sapasağlam adam. Ne olacak.”&lt;br /&gt;“Aslında işi olduğu için şükür ediyorum. Ama yine de işte…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Bakkal sokağın en önemli iletişim kaynağıydı. Herkes O’nunla bir iki kelam etmeden duramazdı. Çok sevildiğinden herkes her şeyini anlatırdı. Gaffar’ın eşi de haftanın ilk gününe böyle dertleşerek başlamayı ve moral bulmayı dileyerek bakkalla konuşmuştu. Oldu da. Daha mutlu döndü evine. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Akşama doğru yavaş yavaş herkes evinin yolunu tutarak daha hızlı hareket etmeye başladı. Haftanın ilk günü geçmeye başlamıştı, haftaya da alışılmaya… Yine herkes kendi derdine, kendi yüreğine dönmeye başladığında ise hava kararıyordu. Gün bitiyor, umutlar ertesi güne saklanıyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi uykular “Bizim Sokak”&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-4620477115951760496?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/4620477115951760496'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/4620477115951760496'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2009/07/bizim-sokagn-sakinleri.html' title='Bizim Sokağın Sakinleri'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-2236672057112889855</id><published>2009-04-18T15:05:00.001-07:00</published><updated>2009-04-18T15:08:30.185-07:00</updated><title type='text'>Şiir Tadında</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SepPVJtDUPI/AAAAAAAAAr4/v8g4x_eq_xE/s1600-h/kus1.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 216px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SepPVJtDUPI/AAAAAAAAAr4/v8g4x_eq_xE/s320/kus1.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5326156734119760114" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gün kardelen, çimen, çam ağacı, fil,  papatya, deve dikeni, karınca, aslan, gül, kaplan, deve, menekşe, geyik ve kunduz konuşuyorlarmış. “Ne olacak bu memleketin hali? “  &lt;br /&gt; Fil kimseye söz hakkı vermek istemiyormuş. Ağır ağır, oturaklı ama akıcı konuşmasıyla &lt;br /&gt;“Düzelir, düzelir, neler gördük bugüne kadar, her şey güzel olacak, sakin olun….” Karınca sürekli araya girerek “Ben de konuşabilir miyim?“ diyormuş. Ama karınca bu, eti ne budu ne kimselerin umurunda değil. Gül hep gülümseyerek dinliyormuş konuşulanları. Geyik bir sözü alsa… Ah alabilse… Sabaha kadar artık Allah ne verdiyse…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Çam ağacı hep ayakta dimdik dinliyormuş memleketin halini. Nasılsa düzelir bakışıyla. Deve dikeni dertli mi dertli… Sanki dünyanın yükü onun sırtında. Kunguz oradan oraya hiperaktif davranışları cümlelerin arasına serpiştirip, ortalıkta ne üdüğü belirsiz şekilde dolaşıyormuş. “Aman bana ne ben işime bakarım” tavırlarıyla. Karınca kardeş hadi sıra sende “Ne ben mi konuşacağım. Durun konuşuyorum. Bir dakka, bir dakka ya durun neydi konuşma konusu ha ekmek kavgası, benim ekmekle sorunum yok zaten hep var, hep de var olacak…” Çimen ise kıpır kıpır, rüzgara kaptırmış kendisini. Aman kimse bozmasın keyfini. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Aslan kükremiş “Ben varken kime kalır memleketin sorununu çözmek. Çözülecek sorunları getirin ben hepsini çözerim. Oturduğum yerde, gerekirse savaşırım da sizler için. Var mı bana cevap verebilecek?“ Rüzgâr titretirken çimen birden dönmüş yüzünü aslana&lt;br /&gt; “Var”  Nasıl yani? “ Var cevabım size sayın aslan” “Söyle bakalım” “ Şey bırakın bu işleri bakın rüzgâr ensemizde masaj yapıyor dinleyin güzel sesi. Dinleyin bakın gördünüz mü yaşamak ne kadar güzel, bırakın memleketi önce kendinizi kurtarın.” Papatya desteklemiş çimeni. “Bence de” Yaşamak güzel diyerek çimenle birlikte gözlerini kapatıp dinlemeye başlamış rüzgarın sesini. Kaplan da katılmış onlara, çam ağacı, fil, deve dikeni, gül, deve, geyik, menekşe, karınca, kunduz bile. Ya kardelen! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Kardelen… Güzel kardelen. Karları delecek kadar kendine güvenen. Karların ortasında açacak kadar güçlü, kışın ortasında doğayı mutlu edecek kadar sevgiye aşık, memleketi içten mutlu edecek kadar akıllı, güzeller güzeli kardelen…. “Karakışta gösterir kendini tüm yaşama direnenler, karakışta gösterir kendini tüm yüreği yanıklar, karakışta gösterir kendini tüm sevgiler, karakışta gösterir kendini tüm yürekler, mutluluğa hasret kalanların umududur tüm savaşlar… Oysaki mutluluk içinizde, güven, sevgi, güç kendinizde… Memleket kendi ellerinizde, yüreğinizde. Bırakın konuşmayı, delin karları…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  Haklısın kardelen doğru söze bizden de bir şapka merasimi, sana hediye. Yaşa yaşayabildiğin kadar, yüreğin yettiği kadar, umudu tüm canlılara verene kadar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm karları delenlere, kardelen de benden hediye… Şiir tadında…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Reyhan Gazel&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-2236672057112889855?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/2236672057112889855'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/2236672057112889855'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2009/04/siir-tadnda.html' title='Şiir Tadında'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SepPVJtDUPI/AAAAAAAAAr4/v8g4x_eq_xE/s72-c/kus1.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-3838487512887338981</id><published>2009-04-05T12:14:00.000-07:00</published><updated>2009-04-05T12:17:22.974-07:00</updated><title type='text'>Yürekten Akanlar</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SdkDuZRZK0I/AAAAAAAAAro/5vtL0qamEvg/s1600-h/anne.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 119px; height: 107px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SdkDuZRZK0I/AAAAAAAAAro/5vtL0qamEvg/s320/anne.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5321288530307656514" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Geldim de duymadılar” dercesine kaynarken bir anda soğumuş yüreği,  kor olmuş ateşe dönerken eğildi. Eğildiği anılarının karşısında,  silik ama yerli yerinde duranlarla yetinmeyi bilmesi gerektiğini iyi biliyordu. Başka ne yapabilirdi ki? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Kocaman olmuş her şeyle yıkılmadan didişebilmek az da olsa ayakta tutabiliyordu ama… Yetmiyordu, yetemiyordu. Ya içindekiler… Bilmiyordu düşünememeyi. Anlatamıyordu yıkılmış geçmiş günleri… Bir boşluk içinde yine de güçlü az da olsa atakta yüreği bir an bile kendinden geçebilmeyi, dönebilmeyi ne de çok isterdi. Yıllar yıllar öncesine… Ama geçmişti, geçiştirilmişti bir kere. Geride kalan hoş bir sedaydı geçiştirilenler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Gün ağarmadan güne başlarken, geçmişin ezikliği içinde vaz geçilmez kıldıklarından birisiydi annesini düşünmek. Rahatlıyor ama silik anıların karşısında bir kez daha eziliyordu. Ne de çok olmuştu sıcak bir elden su içmek, saçlarının arasında dolaşan şefkati hissedip uykuya dalmak… Uyanırken sanki hiç uyumamış gibi arada geçen zamanı hoş saymak. Ayaklarının yere bastığı andan itibaren sığınacak güzel bir çift yürekle güne başlamak… Kaybedeceğini hiç bilememek… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Kimseler yokken yanında her zaman sadece sevgiyi verebilecek kadar koca anne yüreğinin yaşantısından gitmiş olması yalnız yüreğini daha da yalnızlaştırdı. Kimse annesi kadar sıcak bakmadığından o da kimselere bakamadı. Yüreği sıcak bir elin hasretini aradı, aradı, aradı… Bulamayacağını bile bile aradı. Kabul edemedi, aradı.  Bulamadı. Şaşırdı bulamamasına bir hışımla tekrar aradı. Ama aradığı yer belki yüreğinden geçen silik bir kahvaltı anı, belki bir bayram sabahı… Silik anıların dışında elinde bir şeyin kalmadığını görmeyi hiç istemedi. Görmeyi istemeye istemeye yaşamaya devam etti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Bir sabah kalktığında zamanın hoş geçmediğini iyiden iyiye anladı. Uykuya dalarken saçlarının arasında gezinen şefkati özlediğini fark etti. Nedenini bilemedi. İçindeki şefkati aradığı koşulsuz sevginin yerini kimselerin dolduramadığını bildiği için o dakka aramayı da bıraktı. Ama sabah uyandığında içinde hoşluk olmayan bir boşluğu nasıl dolduracağını hiç bilemedi. Koşulsuz sevginin içinden çıkıp yenilmemek için didişmesi gereken yaşama nasıl dik bakacaktı? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Kendisini küçük bir mezar taşının dibinde ağlarken bulduğunda rahatlamışçasına derin bir oh çekti. Ama küçük taşın dibinden ayrılırken yine boşluk, olmayan hoşluk kahretti. Bir an bile gözünden sakınmayan, kendisini hiçe sayarak her an şefkati hazır olan bir annenin yerini kim doldurabilirdi ki? Koşulsuz sevgiyi başka kim verebilirdi ki? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Geçmişin hesaplaşmalarının büyük olduğunu bildiğinden, koşulsuz yanındaki yüreğin içini acıttığı anları düşünmek bile istemiyordu. Ama düşünüp için için kahroluyordu. Her kahrolduğunda da şefkat elinin üzüldüğünü biliyordu. “ Benim için üzülmeyesin sakın. Sen üzülürsen ben daha çok üzülürüm. Bunu bilesin. Mutlu ol yavrum, yemeğini ye, uykunu al. Bak göreyim seni…” Bu sesler kulağının içinden değil, yüreğinin içinden geliyor, bir daha acı veren silik anıları düşünmemeye çalışıyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Bu duygu içini kemirirken boş gelen yaşam savaşının içinde boş olmayan uğraşları birer birer veriyor, kendisini eskimiş, silikleşmiş şefkatle geçirdiği günlerin hasretinden uzak tutuyordu. Tutabildiği kadar…  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gün bir şiir yazmak geldi aklına. Yazdı da…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu şiir derinlerinden akan koca bir yürek şiiriydi. Kimselerle paylaşamadığı yalnızlığını haykırırcasına, ama kendine haykırırcasına koca yürekli bir şiir. Tıpkı annesinin yüreği gibi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Annem&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen gideli;&lt;br /&gt;Hüzünlü&lt;br /&gt;Öylesine&lt;br /&gt;Yine de anılarınla mutlu&lt;br /&gt;Güzelce dilimlenmiş bir ekmeğin parçası gibi tek başına&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalabalıklar içinde şefkatsiz&lt;br /&gt;Varlık içinde hoşnutsuz&lt;br /&gt;Sıcacık ellerinin uzağında soğuk&lt;br /&gt;Güzel yüzünün karşısında donuk&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bana niye sormadın giderken?&lt;br /&gt;Niye, nereye gittiğini bile söylemeden&lt;br /&gt;Gittiğin yerden “nasılsın” demeden&lt;br /&gt;Kalakalmak, ötesi yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Boşluk, hiçlik, karanlık, yalnızlık&lt;br /&gt;Tüm kötü duyguları verirken&lt;br /&gt;“Artık kime sarılacağım” diyemeden, &lt;br /&gt;Bir başına yaşayabilmek ne zor anne? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günler günleri kovalarken&lt;br /&gt;Derinlerimden ılık bir anı beni oyalarken&lt;br /&gt;Sıcak yüreğini herkesten çok özlerken&lt;br /&gt;Yine bir başıma, yine annesiz&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kez daha beni sevdiğini söyleyemeden&lt;br /&gt;Oyalanırken yokluğun ne olduğunu sabahları sezerken&lt;br /&gt;Kapımda acı acı çalan kornaları dinlerken&lt;br /&gt;Yine de beklerken yaşamak nasıldır bilir misin? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her toprakta seni görmek&lt;br /&gt;Her çiçekte seni düşünmek&lt;br /&gt;Her hıçkırıkta seni hissetmek&lt;br /&gt;Her cümlemde seni aramak&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yalnız değilsin” deme bana&lt;br /&gt;Yanımda herkes var ama &lt;br /&gt;Sen?&lt;br /&gt;Ya sen?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Senin güler yüzün, solmayacak gibi bildiğim sözün, sıcacık çayın, kimsesiz kalsam da yanımda oluşun…&lt;br /&gt;Yeter anne, gel. Gel. Gel. Kimsem olsa da gel, olmasa da gel. Yeter ki gel. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Reyhan GAZEL&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-3838487512887338981?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/3838487512887338981'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/3838487512887338981'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2009/04/duymadlar.html' title='Yürekten Akanlar'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SdkDuZRZK0I/AAAAAAAAAro/5vtL0qamEvg/s72-c/anne.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-5120853138270027233</id><published>2009-03-29T12:14:00.000-07:00</published><updated>2009-03-29T12:18:53.776-07:00</updated><title type='text'>Engelli Olmak</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/Sc_Jls9mz5I/AAAAAAAAArg/GX9L4_xfeOg/s1600-h/kad%C4%B1n.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 118px; height: 141px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/Sc_Jls9mz5I/AAAAAAAAArg/GX9L4_xfeOg/s320/kad%C4%B1n.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5318691334509744018" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili dostlarım,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yine Arzu bizler için yüreğini ortaya koyup güzel bir yazıyı kaleme almış. Bana da her zamanki gibi sizlerle buluşturmak kalıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yürekten okuyun&lt;br /&gt;---------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hani hep deyip de inanmadığımız bir söz vardır: “ Hepimiz potansiyel olarak engelliyiz. “ diye. İşte ben o sözün nasıl gerçekleştiğini sizlerle paylaşmak istiyorum. Genç, güzel, sevilen, başarılı olan benim bir anda, kazayla bile değil baş ağrısı sebebiyle değişen hayatımı çok  kısaca anlatıp, sizlere hayatın  gerçeklerinden bahsedeceğim. Bahsedeceğim ki hazırlıklı olun, bahsedeceğim ki etrafınızdaki engelli bireylerle empati kurun, bahsedeceğim ki mücadeleci olun ve asla yılmayın, bahsedeceğim ki bulunduğunuz durumdan şikayet etmeyin ve şükredin. &lt;br /&gt;    &lt;br /&gt;Ben birkaç gün süren baş ağrısının son gününde doktora gitmek için evden çıktığım o andan sonrayı ve o anı müteakip iki ayı hatırlamıyorum. Yoğun bakımdan çıktıktan sonra da dört beş ayı kah hatırlıyorum kah hatırlamıyorum ama başımı bile çeviremediğimi ve çektiğim o ızdırapları o kadar iyi hatırlıyorum ki. Hastanede kaldığım yirmi bir ayın sekiz ayında yatakta tedavi gördüm ama inanamadım, rüyada olmalıydım, konuşamıyordum, yemek yiyemiyordum, ben sapasağlamdım yok ben bu kabustan uyanacaktım. Ama uyanmadım o zaman anladım ki bu rüya değilmiş. Daha sonra durumumu kabullendim, bu kabullenişte zor olmadı fıtratım itibariyle. Düşünsenize o dalyan gibi, becerikli kız gitmiş yerine hareketsiz, konuşamayan ve asimetrik biri gelmişti. Güzelliğin g sinden eser kalmamıştı. Hiçbir  zaman ne annem, ne babam, ne de etrafımdaki insanlar durumumdan dolayı benden utanmadılar ve her yere girip çıktım. Sadece bakışlardan rahatsız oldum, sanki uzaydan gelmiştim. &lt;br /&gt;   &lt;br /&gt;Bazen insanlar iletişimde bulunmaya çalışırken iletişime geçmek bir yana sorularıyla o kadar rahatsızlık veriyorlar ki. Zaten konuşurlarken, soru sorarlarken çoğunlukla ben muhatap alınmıyorum, benim yerime yanımdakine soruyorlar. Ve ben bunu hiç anlamış değilim. Yoksa beni adamdan mı saymıyorlar? Benim ağzım, dilim yok mu? Bazen bu duruma o kadar illet oluyordum ki anlatamam.&lt;br /&gt;    &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaman ah vah deyip üzülme değil, mücadele etme, kaybettiklerimi geri kazanmak için savaşma zamanıydı. Daha yirmi iki yaşındaydım fakat gerçeklerin de farkındaydım.  İğneyle tünel kazmaya başladım ama bu yolda yalnız değildim Allah’ tan sonra iki yardımcım daha vardı annem ve babam yada babam ve annem. Annelerin çocuklarının hep yanında olması alışılmıştır ama babalar istisnadır, işte benim babam da o çok az olan istisnaların içindedir.  Başarımda da büyük pay sahibidir.&lt;br /&gt;    &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doktorların yaşamaz, yaşasa da yatakta kalır dedikleri iki kere öbür dünyaya gidip gelen ben yılmadan çalışarak yürüdüm normal olmasa da konuştum ve ağzımdan yemek yemeye başladım.&lt;br /&gt;    &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük bir azimle, olumsuz bütün şartlara rağmen yarım kalan okulumu sınavdan sınava gidip soruların cevabını o az çıkan sesimle ve sorunlu nefesimle vererek bitirdim, avukat oldum ve yüksek lisans yapıyorum. Gerçi derslere gidebilseydim bile sağ kulağım duymuyordu, kalabalık başımı döndürüyordu ve o koskoca anfide hocanın anlattıklarını nasıl duyacaktım?  Evet çok büyük bir mücadele verdim ve veriyorum. Engelli olmanın vermiş olduğu bütün sıkıntıları yaşıyorum. Beni tanımadan önce insanlar pek kaile almıyorlar çünkü ben engelliyim. Tanıdıktan sonra da çok şaşırıp takdir ediyorlar çünkü yine ben engelliyim. Hayret! Nasıl olmuş da başarılı olmuşum, beni tanımayan bazı aklı evvellere göre işte öylesine.&lt;br /&gt;    &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben sonradan engelli olmanın vermiş olduğu sıkıntılarla boğuşuyorum, iyileşeceğim inanıyorum ve biliyorum. Peki diğer engelliler? Neden onlara gereken önemi vermiyoruz, başarılı olmaları için yollarını açmıyoruz ve acıyarak vah vah diyerek bakıyoruz? Durun ben size cevabını vereyim. Çünkü bu konuda cahiliz. Okumuş olmak, iyi üniversiteler bitirmek bu konuda bilgi sahibi olup, empati kurmaya yetmez. Çok güzel bir atasözümüz var: “ Ağaç yaşken eğilir. “  diye. Hakikaten engelli bilincinin eğitimi çocukken verilmeli. Gerçi şu son senelerde insanlar yapılan programlar sayesinde daha bilinçlendi. Ama tıpkı bazı Avrupa ülkelerinde olduğu gibi ilkokulda bu eğitim verilse her şey daha güzel olacak. &lt;br /&gt;   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Engellilere karşı tutumlarımız  insan hakları evrensel beyannamesinde “ Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdana sahiptirler, birbirlerine karşı kardeşlik anlayışıyla davranmalıdırlar. “ ifadesiyle vücut bulur, bize düşen de hayata geçirmektir.&lt;br /&gt;   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben körlük, sağırlık yada adı başka olan bir oyun oynamadım ama ne kadar zor bir oyun olduğunu tahmin edebiliyorum. Çünkü zihinsel engel hariç en ağırından hafife doğru engelleri yaşadım. Kör olmadım ama görme engelini de haddinden fazla çift görerek, dünyamı döndürecek şekilde yaşadım. &lt;br /&gt;   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabi ki engellilerin sorunlarıyla ilgilenen, o sorunları kendine dert etmiş çok değerli kişiler var ama yeterli değil. Kendime şu soruları soruyorum: “İnsanların engellileri anlayabilmeleri ve empati kurmaları için acaba hayatlarının bir bölümünü engelli olarak geçirmeleri mi gerekiyor?“ Ya da illa yüreği yanan kişilerin mi engellilerin sorunlarıyla uğraşması gerekiyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Av. Arzu Besiri&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-5120853138270027233?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/5120853138270027233'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/5120853138270027233'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2009/03/engelli-olmak.html' title='Engelli Olmak'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/Sc_Jls9mz5I/AAAAAAAAArg/GX9L4_xfeOg/s72-c/kad%C4%B1n.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-1301122077418684818</id><published>2009-03-14T17:01:00.000-07:00</published><updated>2009-03-14T17:13:37.213-07:00</updated><title type='text'>Engel Nerede?</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SbxIKVu9JxI/AAAAAAAAArQ/IYRhHbhpDGo/s1600-h/PICT0094.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SbxIKVu9JxI/AAAAAAAAArQ/IYRhHbhpDGo/s320/PICT0094.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5313201002860324626" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bedende, görüntüde, elde, ayakta, dilde, kulakta… Ne fark eder ki. Yaşama ilişkin kendimizden kaynaklanan bir farklılıktır sonuçta. Bu farklılık öyle bir şeydir ki, neredeyse tüm ilişkilerimizi etkiler. Komşumuzla, arkadaşımızla, eşimizle, annemizle… Sürekli birilerinden yardım almak zorunluluğu ilişkilerin de seyrini değiştirir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Oysa ki, her insan, bir başına yaşayabilmek ve istediği anda iletişime girebilmek ister. Yani kendisini küçük evreninde kendisi istediği gibi var etmek ister. İstediği algıları yaşantısına sokabilmek, istediği değerleri yaşayabilmek… Ancak, yaşama ilişkin sınırlanma durumu kendisinden kaynaklandığında bunu yaşayabilmesi zorlaşır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Yaşamaya dönük sınırlılıklar ise tüm ilişkilerde önde olmak zorunda kalır. Ellerini kullanamayan bir birey, başkalarının ellerini az da olsa desteğinde görmek durumunda kalır. Yürek acısa da… Bu her birey için sıkıntılı bir durumu anlatır. “İnsan”ın bireyselliğine aykırıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Kimse kimseye bağımlı yaşamaktan mutlu olmaz. Bu mutluluk vermez her şeyden önce. Ancak, bu sıkıntılı durum, ellerini kullanamayana ‘el verenlerce’ daha da zorlaşabilir. Bunu yaşamak zorunda kalmanın acısı öyle büyük olur ki.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Özellikle yaşamı daha iyi yaşamaya yönelik hakların talebinde yaşanan yürek acısı daha da büyür. Kırılgan yürekler daha da kırılır, zorlanır. Farklı yaşamak zorunda kalmaya kader denir de, buna kader denir mi? Denmez elbette. İnsan eliyle yapılan hiç bir şeye kader denmez. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Bu durumunda başlıktaki sorumuza tekrar dönelim: Engel nerede? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  Yaşama bakışımızdaki kısıtlılıklar asıl engeli yaratır. Var olan engelle zaten zor olan bir yaşamı daha da zorlaştırır. Bunu yüreklerin anlaması, kabullenmesi zordur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Engelle doğulabilir, engelli olunabilinir ama engel çıkaran bir yaşamda var olmak kolay değildir. Bu zorluğa rağmen yaşamaya çalışmak, üretebilmek ise kendi başına ayrı bir zorluktur. Ama aşılabilir. Daha dimdik durdukça, yaşama daha doğru adımlarla atıldıkça, üretebildikçe…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yürekleri kendinde olan tüm engellilere selam olsun&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-1301122077418684818?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/1301122077418684818'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/1301122077418684818'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2009/03/engel-nerede.html' title='Engel Nerede?'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SbxIKVu9JxI/AAAAAAAAArQ/IYRhHbhpDGo/s72-c/PICT0094.JPG' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-6349200059491177350</id><published>2009-03-05T11:32:00.001-08:00</published><updated>2009-03-05T11:39:20.848-08:00</updated><title type='text'>Direniş</title><content type='html'>Sevgili dostlarım,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yaşam bana o kadar güzel sürprizler yapıyor ki... Şimdi de beni Av. Arzu Besiri ile karşılaştırdı. Arzu yaşamı zorluklarla geçmiş ama yılmamış hep üretmiş bir genç kızımız. Halen önemli sağlık sorunları ile uğraşmakta. Ama yaşamda dimdik, iletişime açık ve yaşamda herkes kadar engelli...Bence fazlası var eksiği yok. Keşke herkes Arzu kadar engelli olup bu kadar engelsiz yaşayabilse...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazdıklarını okuyun göreceksiniz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seni seviyorum Arzu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;---------------------------------DİRENİŞ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ Bir başınıza değilsiniz,&lt;br /&gt;  Sizden farklı olanlar var.&lt;br /&gt;  Ve başka çareniz yok,&lt;br /&gt;  Ya birlikte yaşamayı öğreneceksiniz,&lt;br /&gt;  Ya da birbirinizi tüketeceksiniz. “&lt;br /&gt;                                    Hrant Dink                     &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                            DİRENİŞ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sosyoloji düzenin nasıl işleyeceğini araştırır, nesnesi toplumsal davranış ve ilişkilerdir ve bunları açıklarken bazı kavramlara yer verir. Bu kavramlardan direniş toplumsal hareketlere potansiyel oluştururken, var olan stratejilerin de değiştirilebileceğini gösterir ve yapar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Değişimi sağlayan faktörlerin başında insan, zaman ve mekan gelir ve direniş bu faktörlere bağlıdır. Direniş içinde değişimi barındıran bir sosyal gerçekliktir. Ayrıca bireyin konumunu da sorgular. Bir yandan farklı olma hakkına sahip çıkar ve bireyleri hakikaten birey yapan her şeyi vurgularken, öbür yandan bireyi parçalayan, başkalarıyla bağlarını koparan, cemaat yaşamını bölen, bireyi kendi üzerine kapanmaya zorlayan ve kısıtlayıcı bir biçimde kendi kimliğine bağlayan her şeye saldıran  mücadeleler direnişi oluşturur. Bu mücadeleler tamamen “ birey “ den yana ya da “ birey “ e karşı olmayıp; daha çok , “ bireyselleşmenin yönetilmesi “ ne karşı yürütülen mücadelelerdir.  Direnişin temel önemini başlangıçtan farklı biri haline gelmek oluşturur. Oyun ancak nasıl biteceği bilinmiyorsa zahmete değer.  Bir toplum, bir iktidarın, sadece tek bir iktidarın uygulandığı üniter bir gövde değildir; bir toplum, gerçekte farklı ama yine de spesifiklerini muhafaza eden iktidarların yan yana gelmesi, ilişkisi, koordinasyonu ve hiyerarşisidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dolayısıyla iktidar bölgeleri vardır. Toplum, farklı iktidarlardan bir takımadadır.  Direniş, engellilerin direnişi bu farklı iktidar bölgelerinde gerçekleştirilir.&lt;br /&gt;Engellilik modern toplumda göz ardı edilmeyecek kadar belirginleşen ve bu süreçte de hem kavramsallaştırılması hem de bir fenomen olarak kapsamı sürekli olarak genişleyen dinamik bir olgu olarak karşımızdadır. Engellilik fenomeninin dinamik yapısı modernite ile doğrudan ilintilidir. Tarihin hiçbir döneminde toplumlar bu kadar nüfus barındırmadığı gibi belki de hiçbir dönemde de günümüz kadar risk altında değildi.  Toplumlar bu kadar nüfus barındırdığı için, direnişler bu kadar çok olmakta ve aynı zamanda da politik olmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belirli bir ereğe varmak için başvurulan araçların  gösterilmesi stratejiyi oluşturur. Stratejinin kurgusu, adı, tanımladığı alan değişik olsa bile, bu kurgunun altında, gündelik hayatta insan topluluklarının başvurduğu yollar, pratikler ve taktikler aslında sadece yeni zamanlara uygulanır.  Kurguda önemli olanının inanç olduğu düşünülürse, inançların değişimiyle beraber kurgularda değişerek gündelik hayata uygulanmaktadır ve gündelik hayatın sosyolojisi “ totality “ dir. Çünkü; var olan, mevcut tecrübeler ile kişisel tecrübelerin birlikte incelenmesi gündelik hayatın sosyolojisidir.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurguya karşı, gündelik hayatta direnişler gerçekleşir. Ağaç ve çiçekleri dışarıdan görürüz fakat toprağın altında göremediğimiz şeyler var. Orada humus var, bir hayat var. Bu gündelik hayata benzeyen bir şey; yukarıda olanlar aşağıyı da etkiler. Gündelik hayat içerisindeki kurgular ele geçirilip, değiştirilebiliyor. İnsanlık tarihinde ki değişimlerde böyle, alt yapı aynı kalmıyor.  İşte engelli hareketleri de böyle. Sağlıklı bireylerin yani güçlü olanların ve onların dillerinin hakim olması engelli bireylerin direnişleriyle beraber değişmektedir. Engelli bireylerin verdikleri mücadelelerle artık yeni strateji bireyin sağlıklı veya engelli olmasına değil, birey olmasına bağlıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Direnişe sebep olan isteklerin başında tanınma mücadelesi vardır. Vaktiyle yerine getirilememiş taleplerin yorumlanmasına ve kabul ettirilmesine ilişkin yürütülen kavgalar, yine kolektif aktörlerin yer aldığı ve onurlarının çiğnenmesine karşı çıkıldığı, meşru haklar uğruna verilen mücadelelerdir.  Engelli hareketleri de bu meşru haklar için verilen mücadeleyi  kapsar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Engelliler direnişlerinde başarılı oluyorlar belki ama sosyal sorunlar üç aşağı beş yukarı aynı ve yeni biçimlerle devam ediyor. Konuyu açacak olursam,  Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı Koordinatörlüğünde 7 Temmuz 2005 tarihinde kısa adı ile özürlüler kanunu çıktı. Bu kanunun gerekçesinde engelli bireylerin topluma eşit katılımının sağlanması, bağımsız yaşam becerilerinin kazandırılması ve eğitim ve rehabilitasyon hizmetlerinde eşit fırsatların sağlanmasının önemi belirtildi. Buna bağlı olarak çoğu yerde özel eğitim okulları ve tedavi merkezleri açılıyor, açılmakta fakat buralarda eğitmen eksikliği had safhada. Çünkü özel eğitim bölümü mezunu veren sadece beş üniversitemiz mevcut.&lt;br /&gt;Engelliler orjinalitelerini, farklılıklarını keşfetmeye başladılar, değişim de buralardan gözlenebilir. Değişim, engellilerin kendi yapabileceklerini keşfetmelerine sebep olan yapabilme muktedirliğine sahip olduklarını fark etmeleri ve yapabileceklerini yapmaları için imkan veren dış dinamiklerin de oluşmasıyla başlamıştır. Kişisel deneyimlerin ve güçlü karakterlerin rolü direnişin gerçekleştirilmesi için önemlidir. Öznel deneyim biçimleri sorusallaştırmalar yoluyla oluşturulur, geliştirilir ve dönüştürülür.   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Engelliler  başarılarıyla nasıl olsa engelli başarılı olamaz yönündeki kurguları değiştirmişler ve toplum içinde hak ettikleri saygınlığa kavuşmuşlardır. Bu başarılı kişilere; görme engelli Anayasa hukuku doçenti Serap Yazıcı, milletvekili Lokman Ayva ve yine görme engelli ressam Eşref Armağan, işitme ve konuşma engelli oyuncu, yönetmen Levent Beşkardeş örnek olarak verilebilir. Engelli bireylerin sağlıklı diğer bireyler gibi sergiledikleri bu başarıları, kurguları değiştirirken stratejilerin ve taktiklerinde değişmesine sebep olmuştur. Koşulların yarattığı farklılıkları silmenin yolu doğal farklılıkları ortadan kaldırmak değil, insanların kimliklerini onaylamasından geçer. Başarılarını göstermek için engelliler farklılıklarını kabul etmeli ve kendilerinde ki  eksiklikleri görmekten vazgeçmelidirler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk Dil Kurumu sözlüğünde insandan iki eli olan, iki ayak üzerinde dolaşan, sözle anlaşılan, akıl ve düşünme yeteneği olan en gelişmiş canlı  diye söz edilmesi engelli insanı tarif etmemekte dolayısıyla oluşturulan kurgu da başarılı olamamaktadır. Hatta bu engellileri tarif etmemekle beraber engelliler arasında bile ayrım yapmakta, bedensel ve zihinsel engellileri hesap etmemektedir. Artık bugün, engelliler bu insan tanımının homojenleştirici etkisine yeni taktiklerle cevap veriyorlar. Engellilere karşı devlet, toplum ve zihniyet yapısı farklılaşmıştır. Eski teoriye göre engelliler evde oturmalıdır zaten sağlıklı insanların da yaptıklarını yapamazlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Teori, gündelik hayattaki pratiklerden ve söylemlerden etkilenerek kendini yenileyebilir.  Mesela  okul genelde kafamızda sağlıklı insanların rahatlıkla gittiği bir yer iken artık onun içinde engelli olarak biz de yer alıyoruz. Okula da gideriz, toplum içinde farklı roller de üstleniriz. Kendimden örnek vermek istiyorum; çok zor hatta imkansız şartlar altında hukuk fakültesini bitirdim, avukat oldum, sağlığım için spor yapmaya devam ettim ve şu an yüksek lisans yapıyorum. Toplum içinde farklı roller üstlendim, yani direndim. Bu direniş sayesinde çoğu şeyi, hatta imkansız sayılacak şeyleri başardım. Gerçeklik algısını hikayemle değiştirdim. Kendi hikayemi yazarak engelliliğimi yönlendirdim ve kimsenin engelliliğinin aynı olmadığını göstererek, kendi gerçeğimi yarattım. &lt;br /&gt;Burada inançların değişiminin etkisinden de söz etmek istiyorum. Ülkemizde bundan on, on beş yıl kadar önce engellilerin okula gidebileceğine hatta toplumda üst statüde roller üstleneceğine inanılmazken inanılanların değişimiyle beraber engellilerin toplumdaki statüleri de değişmiştir. Artık engelliler de her alanda varlar. Tıpkı baş örtülülerin çok değil bundan yirmi, yirmi beş yıl evvel okumayıp, evde oturacağına dair inanç gibi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir şeye inandığımızda, aynı topluluğa üye olmuş, taraf olmuş oluyoruz. Önemli olan bu inancı şiddetle savunmak değil, onun bir parçası olmaktır.  Örneğin ben engellilerin haklarını fazlasıyla savunmuyorum fakat hayatın içinde sağlıklı insanların yaptığı her şeyi yaparak kendi hikayemle inançları değiştiriyorum. Öyle ki hikayemle sadece engellilere direniş için güç vermekle kalmıyor, etrafımda ki sağlıklı insanlara da “ Ben yaptığıma göre sizde yapabilirsiniz yeter ki içinizde ki kuvveti ortaya çıkarın. “ mesajını veriyor ve hayatlarının değişmesine sebep oluyorum. Aklıma gelen bir örnek şu: benim daha hastaneden çıkar çıkmaz, hastalığımın üçüncü yılında hukuk fakültesini bitirmek için üstün bir gayretle sadece sınavlar için bile olsa okula gitmem ( derslere girmeme sağlığım müsaade etmiyordu ) ve o zorluklara rağmen ders çalışıp, başarılı olmam beni tanıyan bütün hocalarımı ve asistanları şaşırtmış; daha hukuk doktoru olamayanların doktor ünvanını almasına, diğerlerinin de kısa zaman dilimi içerisinde daha da yükselmesine sebep olmuştur.  Hatta benimle konuşmak ve görüşmek, ne kadar çok zorlukla başa çıkarak mücadele ettiğimi dinlemek onları çok rahatlattı, teşvik etti ve daha fazla çalışmalarına neden oldu.&lt;br /&gt;Modernliğin herkese teşmil edilebilecek, “ eşitlik ve aynılığa “ vurgu yapan evrenselciliği yerine “ farklılıklarımız “ daha çok dile getirilmeye başlandı. Bu dilde hem bir direniş var hem de farklılığın zenginlik olduğunu söyleyen yeni bir “ öz “ arayışı söz konusu.  Bu yeni öz arayışı ve direnişler toplum içinde engelli bilincinin de oluşmasına sebep oldu.&lt;br /&gt;Sağlıklı ve engelli insanların aralarındaki çatışmaların ötesinde temel değerler üzerinde anlaşmaları önemlidir. Bu değerler iki grubu da çok genel anlamda birbirlerini tanımaya götürecek olan insanlığın evrensel birlikteliğidir. İnsani figür basit bir figür değil, hem engellilerin hem de sağlıklı insanların oluşturduğu bir figür olmalıdır. Ve farklılıklar hayatı, hayatı paylaşmayı anlamlı kılar. Bu farklılık da içinde engelli ve engelli olmayan bireylerin sahip oldukları belli özelliklerle oluşur.&lt;br /&gt;Sağlıklı bireylerin, engelli bireylere karşı tutumu; bilim, teknoloji ve uygarlığın gelişimiyle değişiklik göstermektedir. Bir dönem engelliyi öldürme, ıssız yerlere terk ederek ondan kurtulma yolları aranmıştır. Bu çoğunlukla engellilerin geçim ve korunma yönünden sağlıklı insanlara yük oldukları düşüncesinden kaynaklanıyordu. Bir dönem de engelliden kurtulmak yerine onları kötü işlerde çalıştırma yoluna gidilmiştir. Değirmenlerde su taşıyıcısılık, fahişelik, dilencilik gibi işlerde kullanılmışlardır. Tevhid dini ve bilimdeki gelişmeler sağlıklı insanların, engelliye karşı tutumunu da değiştirmiş, onların da insanca yaşama hakkı olduğu, olması gerektiği yaygınlaşmıştır. Fakat daha 20. yüzyılda Hitler’ in sağlıklı nesil oluşturma hayaline ters düşen engelli insanlar temerküz kamplarında hekimler tarafından kobay olarak kullanıldıktan sonra topluca fırınlarda yakılmışlardır.  Bugün engellilerle birlikte yaşamanın mümkün olduğunu düşünen insanlar ve düşündüren koşullar mevcuttur. Ve bu hakların alınmasında direnişin rolü yadsınamaz. Bu direniş hem engellilerle hem de kendini başkalarıyla birlikte ele alan, başkalarının bireyselliğini de önemseyen sorumluluğa sahip kişilerce başarılmıştır. Sağlıklı olmanın bu direnişe katılmakta önemi yok, strateji herkesi kuşatıyor. Biz toplum içinde farklı pratikler yaşıyoruz. Yaşadığımız somut olaylar bizim direniş pratiklerimizi oluşturuyor. Örneğin daha iyi yaşam mücadelesi veriyoruz. Ortak bir takım talepler veya çıkarlar etrafında başka insanlarla bir araya geliyoruz.  Engellilerin cemaatleri veya kültürel ilişkileri içinde bulundukları stratejiden bağımsız değil. İçinde olduğumuz strateji hegemonik ilişkileri, insanların uyumlulaştığı yerleri, toplumdaki güçlü grupların dayatmış olduğu normları, bu normlara karşı bireylerin, sınıfların, toplumsal aktörlerin vermiş oldukları cevapları içeren bir yerdir ve esas olarak kurgulanmış sınırlar içinde şekillenir. Kafamızda, tahayyülümüzde bir sınır oluşturur. &lt;br /&gt;Türkiye’ deki engelli hareketlerinin niteliğini anlamak istediğimizde, söz konusu stratejiyi, yani Türkiye Cumhuriyeti’ nin sosyal politikalarını incelemek gerekiyor. Engelli hareketleri ya da bireylerin talepleri, çıkmazları ve sorunları, hepsi bu strateji içinde geçiyor. Stratejide şimdilerdeki bu değişim  güçlü aktörlerin kolay ya da zorla kabul ettirdiği bileşenlere bağlıdır. Geçmişte de engelliler direndiler fakat başarılı olamayınca bu insanlar kendilerini başka türlü anlattılar. Engellilerin istekleri son bulmadı; başka ya da aynı insanlar da yeni bir dil vasıtasıyla vücut buldu. Engelliler önlerine çıkan engeller nedeniyle yönünü değiştirdi ama yollarına devam ettiler. İnsanlar içinde bulundukları stratejiye toplumsal olarak bir takım taktiklerle cevap vermeye devam ederler.  Engelli hareketleri de geçirdiği dönüşümlerle birlikte, belirli bir dünya görüşü ve onunla bağlantılı stratejilerle dile getirilen direnişlere yol açmıştır. Bence sağlıklı bireylerin direnişlerinin sürekliliği olmadan engelli bireylerin direnişleri de hem  oluşamaz hem de anlaşılamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Engelli hareketleri bireylerin mutluluğunu ve engelli kültürünün oluşmasını sağlar, bunların yanında hakların kazanılmasına da öncülük eder.  Kültür toplumsal aktörlerin idare ve kontrol etmeye çalıştıkları bir modeller ve kaynaklar bütünüdür. Kültürün yönelimi kolektif bir emekle, belirli bir topluluğun içinde bulunduğu hareket seviyesiyle belirlenir.  Engelli kültürünün yapılanmasında zorlukları yenme gücü ve direniş hikayeleri önemlidir.  Bu direniş hikayeleri ve tarihsellik düzeyi birlikte yaşam seyri teorisini oluşturur. Yaşam seyri teorisi birey ve çevresi arasında dinamik değişim ve etkileşim olduğunu varsayar. Kişilerin yaşam deneyimleri ve bunların etkilerini araştırmak üzere kurgulanan yaşam seyri teorisi, multidisipliner bir yaklaşımdır. Bir çok disiplinin gözlem ve deneylerini içerir fakat herhangi bir şeyin açık teorisi değildir. Ama insanların değişim ve gelişimi hakkında çalışma ve düşünmenin yoludur.  Kısacası yaşam seyri teorisi içinde, içinde bulunduğumuz stratejide taktiklerin, bunun içinde yer alan engelli taktiklerinin değişik tezahürlerini barındırır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gündelik hayatta taktikler gelişirken stratejiler güçlerini kaybetti ve engellilerin içerisinde bulunan, saklanan duygular ortaya çıktı. Bu duygularla yapılan her  çalışma, mücadele dışarıda ki mantıkların değişimine yardımcı oldu. Burada essentializmin özellikle stratejik essentializmin rolü büyüktür. Essentializm kişinin kendisini kabul ederek ona göre taktikler geliştirmesi olduğuna göre, engelliler de bu şekilde taktikler geliştirerek  essentializmi daha doğrusu stratejik essentializmi uygulamışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Stratejik essentializm kişiye atfedilen kimliklere, kişinin stratejik olarak sahip çıkması ve içeriden mücadele etmesidir.  Engelli hareketleri ve sonucunda yaşanan değişimler de böyle olmuştur. Engelli bireyler stratejik essentailizmi uygulayarak direnişlerini sürdürmüş ve stratejileri değiştirmişlerdir. Örneğin, engellilerle ilgili hakların savunulması toplumda engelli bilincinin oluşturulmasına ve üniversitelerin engelsiz olmasına dair projelerin geliştirilmesine ve uygulanmasına, asansörlü otobüslerin toplu taşıma da kullanılmasına neden olmuştur. Bence yaşam seyri teorisi stratejik essentializmin  uygulanmasıyla  gelişmiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                                             AV.                                                                                 ARZU BESİRİ                                                                     &lt;br /&gt;BİLGİ ÜNİVERSİTESİ İNSAN HAKLARI HUKUKU YÜKSEK LİSANS ÖĞRENCİSİ&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-6349200059491177350?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/6349200059491177350'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/6349200059491177350'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2009/03/direnis.html' title='Direniş'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-2505940675393479018</id><published>2009-02-22T13:12:00.000-08:00</published><updated>2009-02-22T13:17:54.360-08:00</updated><title type='text'>Sen Hiç Düşündün mü?</title><content type='html'>Sevgili Özlem, seni yeni tanıdım ama sanırım uzun yıllar seni bırakmayacağım. Minik oğlunu ve seni öpüyorum. Allah size de tüm bizler gibi güç versin. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgiyle kalın&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SaHAwH0lfTI/AAAAAAAAAqk/gGqL5Ku9tWo/s1600-h/h%C3%BCseyin+can.bmp"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 225px; height: 300px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SaHAwH0lfTI/AAAAAAAAAqk/gGqL5Ku9tWo/s320/h%C3%BCseyin+can.bmp" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5305733768985017650" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen gözlerinle işitmenin, ellerinle konuşmanın nasıl olduğunu hiç düşündün mü? Büşra 13 yaşında, işitme engelli. Kulakları duymadığı için, gözlerinle dudakları okumaya ve el işaretlerini anlamaya çalışıyor. Ağzıyla anlatamadıklarını, elleriyle yaptığı işaretlerle anlatmaya çalışıyor. Sen Büşra’ya, kuşların ötüşünü, akan suyun sesini, bir bebeğin ağlama sesini, duyduğun zaman içinden dans etmek gelen melodileri anlatabilir misin?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen teninle görmenin nasıl olduğunu hiç düşündün mü? Metin 15 yaşında, görme engelli. Gözleri görmediği için, parmak uçlarıyla dokunduğu her şeyin şeklini hayal etmeye çalışıyor. Sen Metin’e çiçekleri, okyanusu, pırlantaları, hayvanları, sevdiği insanların görünüşünü anlatabilir misin? Gitmek istediği yere, onu elinden tutup, götürebilir misin?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen bu dünyayı algılamadan yaşamanın nasıl olduğunu hiç düşündün mü? Orhan 9 yaşında, otistik bir çocuk. Kendi dünyasında yaşıyor. Gerçek hayatı ve etrafındaki insanları algılayamıyor. İnsanlarla iletişimi yok. Sen Orhan’a sesini duyurup, sana bakmasını sağlayabilir misin?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen farklı bir ırktan görünmenin nasıl olduğunu hiç düşündün mü? Rabia 8 yaşında, down sendromlu bir çocuk. Genlerinde bir kromozom fazla diye, dünyanın neresinde olursa olsun, down sendromlu çocuklar bir birlerine benziyorlar. Genelde, fiziksel ve zihinsel olarak geç gelişiyorlar. Sen Rabia’ya neden anne ve babasına benzemediğini açıklayabilir misin?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen ayaklarının yerine, tekerlek kullanmanın nasıl olduğunu hiç düşündün mü? İbrahim 11 yaşında, ortopedik engelli. Belinden aşağısını hissetmiyor. Bu yüzden yürüyemiyor. Tekerlekli sandalye yardımıyla gitmek istediği yerlere ulaşmaya çalışıyor. Önüne birçok engel çıkıyor. Sen İbrahim’e kaldırıma çıkmak için, asansör bulunmayan binalarda üst kata çıkmak için, otobüse binmek için yardımcı olabilir misin?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen gereğinden fazla enerjini nereye kullanacağını şaşırmanın nasıl olduğunu hiç düşündün mü? Mustafa 12 yaşında, hiperaktif bir çocuk. O kadar çok enerjisi var ki, bunu nereye kullanacağını bilemiyor. Yerinde oturamıyor, her şeyi karıştırıyor, hareket etmeden ayakta duramıyor, sürekli dolanıyor, geceleri uyuyamıyor. Sen Mustafa’nın enerjisini alabilir misin?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen istediğin halde, kaslarına söz geçirememenin nasıl olduğunu hiç düşündün mü? Hüseyin Can 10 yaşında spastik bir çocuk. Yürüyemiyor, konuşamıyor, ellerini düzgün kullanamıyor, yutmakta zorlanıyor, düştüğü zaman kalkamıyor. Sen Hüseyin Can’a yürümeyi, konuşmayı, kalem tutmasını ve yemek yemesini öğretebilir misin?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen çevrende olup biteni anlayamamanın nasıl olduğunu hiç düşündün mü? Selçuk 14 yaşında, zihinsel engelli. Ne gelden anlıyor, ne de gitten. Okuma yazma bilmiyor. Kendisine söyleneni yapmıyor. Kendi istediklerini başkalarına nasıl anlatacağını bilmiyor. Sen Selçuk’a akıl verebilir misin?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bu çocuklar engellerinden dolayı diğer çocuklarla birlikte zaman geçiremiyorlar. Çocuklar oyun oynarken, onlar uzaktan seyrediyorlar. Konuşmayı becerebilenler sözlerle, konuşamayanlar, elleriyle, gözleriyle veya vücut dilleriyle annelerine yalvarıyorlar “beni de oraya götür, ben de onlarla oynayacağım” diye. Sen engelli çocuklara, diğer çocukların onlarla neden oynamak istemediğini açıklayabilir misin?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen işitme engelliye sesleri anlatamazsın. Görme engelliye renkleri tarif edemezsin. Otistik çocuğun seni fark etmesini sağlayamazsın. Down sendromlu çocuğun görünümünü açıklayamazsın. Ortopedik engellinin ayakları olamazsın. Hiperaktif bir çocuğu durduramazsın. Spastik bir çocuğun ihtiyaçlarını karşılayamazsın. Zihinsel engelliye akıl veremezsin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlar bunları senden zaten istemiyorlar. Onlar acıyarak bakan gözler de istemiyorlar. Onların ihtiyaçlarını karşılayan aileleri var. Onlar senden sevgi ve duyarlılık istiyorlar. Dışlanmamak istiyorlar. Onlarla yolda karşılaşınca, yolunu değiştirmemeni istiyorlar. Diğer çocuklarla birlikte olmak istiyorlar. Bir tebessüm, bir merhaba, onlara verebileceğin en büyük hediye. O zaman fark edeceksin ki, onların da sana verebileceği birçok şey var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Engellilerin ayrı dünyaları yok. BU DÜNYA HEPİMİZİN.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Özlem Yıldırım&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-2505940675393479018?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/2505940675393479018'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/2505940675393479018'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2009/02/sen-hic-dusundun-mu.html' title='Sen Hiç Düşündün mü?'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SaHAwH0lfTI/AAAAAAAAAqk/gGqL5Ku9tWo/s72-c/h%C3%BCseyin+can.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-5012565538852877022</id><published>2009-02-07T14:13:00.000-08:00</published><updated>2009-02-07T14:22:42.990-08:00</updated><title type='text'>OKUYUM VE DÜŞÜNÜN LÜTFEN</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SY4JqACJstI/AAAAAAAAAqc/tPI769mcJbs/s1600-h/el.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 143px; height: 107px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SY4JqACJstI/AAAAAAAAAqc/tPI769mcJbs/s320/el.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5300184428629832402" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili dostlar,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;aşağıda gün içinde bir şekilde bana ulaşan onlarca mesajdan birisini yayınlıyorum. İsimler bende saklı. Elbetteki gereken neyse yapılacaktır. Ancak, yanı başımızda olan dramlara "dur" denmesi için hepimizin aynı duyarlılıkta olması gerekiyor. Yasalar her zaman mağdurun yanında olsa da arada insana bağlı olarak ortaya çıkan hak kayıplarını bildirmek, hakkın peşine düşmek için herkese ihtiyaç var. Aileler ve engelliler tükenmişlik içinde ve bizlerin yüreklerine o kadar ihtiyaç duyuyorlar ki... Bu yazıyı okuyan herkesin yüreklerini tüm engelliler için konuşturmasının zamanı geldi artık. Hatta çoook geç kalınmış. Telafi edebilmek için çok çalışmak gerekiyor... Çok. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgiyle kalın&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merhaba sayın Reyhan GAZEL Abla sizi rahatsız etmek istemezdim ancak yaşadığımız olaylar ve bize yapılan haksızlık ve Adaletsizlik karşısında çaresizlikden size başvurmak zorunda kaldım verdiğim rahatsızlıkdan dolayı özür dilerim,Bundan dört sene önce 14 yaşındaki çocuğumun okuması yazması hiç bir sorunu yokken aniden gözlerinde görme kaybı oldu doktorlar sarı nokta diye söylediler gitmediğimiz bir yer kalmadı bütün imkanlarımızı kullandık olmadı bankalardan kıredi çektik bazı doktor çaresi yok dedi bazısıda çaresi olmayan hastalık olmaz dediği için bu duruma düştük doktorların daima mutlaka kullanması gerektiğini söylediği iki adet ilaç var birisi ocuvite lutein diğeride fısh body oils diye bir ilaçdır S.G.K.ödemiyor çok pahalı olduğu için maddi imkansızlıkdan dolayı alıp kullanamıyoruz bu durumu bilen öğretmenler bizim için bir imkan olduğunu söylediler evde bakım diye bir kanun çıkmış oraya baş vurun ilaçlarını alıp kullanırsınız dediler çocuğumun iki adet raporu var birisi % 100 biride % 85 ağır özürlü bu raporla sosyal hizmetlere baş vurduk çocuğum normal okulda eğitim alamadığı için özel rehabilitasyon merkezine gidiyordu görmeyle ilgili öğretmen olmadığı için bilgi öğrenemiyordu sonra Devlet okuluna görmeyenler için öğretmen geldiğini öğrenince oraya gönderdik rehabilitasyon merkezinden kendilerinede göndermemiz yönünde baskı yapıldı çocunu aylığa bağlattıracağız deyip bana bazı evrakda imzalattılar bir engelli yakını bize çocuğunuz rehabilitasyon merkezine gitmiyorsa boşuna evde bakıma baş vurmayın kesinlikle olumsuz gelir çünki evi konrol etmeye gelen görevli M...O. Rehabilitasyon merkezinin sahibi C... G. yakınıdır demişdi ve öylede oldu olumsuz gördüler eşim işci sekiz yüz veya dokuz yüz aylık alıyor oda alabilirse onuda kıredi ödüyor ev kirası ödüyor başkada hiç bir gelirimiz yoktur ailecek pisikolojik bunalımdayız Yüce Allahımın bize verdiği bu özürden dolayı bütün yakınlarımız cevremiz tarafından dışlandık ayıplıymışız gibi insanlardan kaçar olduk Sayın Reyhan abla bize yardımcı olun Devletimizde bizi dışlamasın bize yapılanın adaletsizlik olduğuna inanıyoruz bu mağduriyetimizin giderilmesini rica ediyorum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-5012565538852877022?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/5012565538852877022'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/5012565538852877022'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2009/02/okuyum-ve-dusunun-lutfen.html' title='OKUYUM VE DÜŞÜNÜN LÜTFEN'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SY4JqACJstI/AAAAAAAAAqc/tPI769mcJbs/s72-c/el.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-6271285632984878247</id><published>2009-02-01T11:06:00.000-08:00</published><updated>2009-02-04T14:07:16.721-08:00</updated><title type='text'>Gününüz Aydın...</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SYXzLvU41aI/AAAAAAAAAqU/h9lsXFriPYc/s1600-h/el.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 143px; height: 107px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SYXzLvU41aI/AAAAAAAAAqU/h9lsXFriPYc/s320/el.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5297907919679444386" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günün aydınlığı ile yüreğin aydınlığını bir tutanlar, tutup da neyi tuttuğunu bilemeyenler… Bilseler de bildiklerini yürek tutulmasında unutanlar… Tutulanın, yürek olduğunu anlayamayanlar… Bir çocuk görünce sadece gürültüyü düşünenler… Yüreği aniden yerinden çıkan birine laf etmeyi borç bilenler… Bildiklerini borç olarak düşünemeyenler…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Yazdıkça yazasım gelen her şeyi ardı ardına birkaç satıra sığdıramadığım için yazmadığımı anlayamayanlar…  Anlamaya da çalışmayanlar… Anlamaya çalışanları da yok sayanlar… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Bir köprünün birleşme dışındaki işlevlerini düşünemeyenler… Birleştiren köprünün neyi, neden birleştirmesi gerektiğini anlayamayanlar...  Neyi anlamadığını bile ahmakça “anlıyorum” diye cevaplayanlar… İkinci soruda cuvallayanlar… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Çuvallamayı taktik olarak sunanlar… Taktiğin geniş açılarını anlamakta zorlananlar, ötesini bilemeyenler… Öteleri  sadece kendilerinde düşünenler… Kendi dışlarındaki yürekleri hiç düşünmeyenler…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Neyi, neden yazdığımı tahmin bile edemeyenler… Ettikleri tahmini “salakça” olarak yorumlayanları görmezden gelenler…Gördüklerini düşündükleri her şeyin aslında görmedikleri bir şey olduğunu bile göremeyenler…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Ne deyim? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bitsin mi? &lt;br /&gt;Bitmesin mi? &lt;br /&gt;Söyleyin… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben söyleyeyim: Yüreğinizi kendi ellerinize alın.  Sonra diğer yürekleri de kendi yüreğinize dost bilin. Dost bulmadığınız yüreklere gül uzatın. Gülü almayanları bırakın gitsin. Dokunmayın. Kırmayın. Onları da yeşertin. Yeşermiyorsa en azından siz suyunu verin, içiniz rahat olsun. Bu rahatlıkla sadece ve sadece üretin. Bir de SEVGİYLE KALIN…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazan: Bir dost. &lt;br /&gt;Şimdi diğer yazıya geçebilirsiniz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-6271285632984878247?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/6271285632984878247'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/6271285632984878247'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2009/02/gununuz-aydn.html' title='Gününüz Aydın...'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SYXzLvU41aI/AAAAAAAAAqU/h9lsXFriPYc/s72-c/el.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-8277420029272460532</id><published>2009-02-01T10:48:00.001-08:00</published><updated>2009-02-01T10:50:25.429-08:00</updated><title type='text'>Sevgi töreni</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SYXu6SksakI/AAAAAAAAAqM/-3tybjSwS_s/s1600-h/%C3%A7i%C3%A7ek.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 86px; height: 132px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SYXu6SksakI/AAAAAAAAAqM/-3tybjSwS_s/s320/%C3%A7i%C3%A7ek.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5297903221856823874" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir an gelir yürek sesi bile duyulmaz olur. Kulakların duymaması bir tarafa, yürek, ‘yürek’ olduğunu unutur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Törensel bir düzenekle kendinden çıkan yürek, kendisini bilemeden yaşamaya başlar. Bunu başaran, yürek dışında insana hükmeden bir yapının varlığını anlatır. Beyin, zeka, akıl… üçlemesi. Bu üçleme iş başına geçtiğinde olur olanlar. Yüreğe inat yaşananlar, yürekten sevgiyi söküp atarken, sevginin yerine hiç konmaması gereken üçlemeyi koyar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tören başlamıştır artık. Her birlikte aynı şekilde, aynı çizgide, aynı işleyişte… Yaşandığı gibi, bilindiği gibi, istendiği gibi, kabul gördüğü gibi… Gibi, gibi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Törensel düzenekte yaşanan sevgilerin sıklığı, üçlemenin gücünü anlatıyor gibi görünse de, aslında güçten öte, güçsüzlüğü çağrıştırır. Yürek karşısında işe yaramayacak kadar üstelik. Nasıl yarasın ki? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gardını alarak bir başına sessizce kenarda tutulan yüreğe ne yapabilir üçleme? Sadece törenden öte…Tören bitince herkes kendi evinde, yüreğiyle baş başa kaldığında üçleme, dörtleme olsa kaç yazar? Üçlemenin hükmü, tören bitimine kadardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşantıların içine girdikçe, törensel sevgilerin sıklığını ve istenirliğini gördükçe, sevginin yürekten olmadığı anların, birkaç tören boyu kadar hüküm sürebildiğini bilememek zor olsa gerek. Görülmediğine göre…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bedeni eline alan üçleme, basit gibi görünen yürekten çıkan küçük bir bakışla devreye girerken, üçleme biter, gider… Nereye? Bize ne? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüreklerin sevgiye sahip çıkan kararlılığı, sessiz ve inceden bir çığlığa dönüşürken, üçleme olsa kaç yazar? Tören nasıl olsa bitecektir, hiç bitmeyen tören var mı ki? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Törensel bir düzenekle yaşamaya alışanların, bir gün gelip yüreklerine teslim olduklarında söyleyecek küçük de olsa bir sözün olmayışı da bundandır. Nasıl olsun ki? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üçlemeyle başlayan sevgilerin sıradanlığı, sıklığıyla paralel gittiğinden, yürek öyle durumlarda ‘yürek’ olduğunu unutmasın da ne yapsın? Unutmasa, üzülecek, gerek var mı, şu kısa yaşamda? Bundan da bize ne? Bize ne mi? Evet bize ne? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkes kendi yaşamını yaşar, istediği gibi hem de. Üçleme, dörtleme, beşleme, altılama…. Yüzbinmilyonlama… Balıklama… Hop diye. Bazen doğrudan direkleme… bize ne? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğruları bilene ne? Yüreklerini unutanların törenlerinden bize ne? Ama sıklıkla karşımıza çıktığından, bazen bize ne denmez. Her yerde, her an…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birbirini seviyormuş gibi yapanlar, yaptığını sananlar, yapsa da beceremeyenler, ne yaparsa yapsın sevemeyenler… Üçleme, dörtleme, beşleme, balıklama… Canınız kaçlama istiyorsa… Törensiz yaşayamayanlar, törenlerde varlıklarını bulanlar, yüreklerini unutanlar… Tümünden bize ne? Gerçek sevgiyi bilenlere ne? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçek sevginin yüreklerdeki ağırlığını ve gücünü bilenler, mutludur, her an mutludur. Tören olsun olmasın hem de. Yürekler törende olduğundan belki de. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sayıyoruz; en çok üçleme yapanlar bir adım öne, yalan yok ama, en az yapanlar yerinde… Aradakiler canı nereye isterse…Şimdi en öndekiler bir adım sağa, marş marş… Aradakiler ister sağa ister sola, geride kalanlar, yerinde kalmaya devam etsin. Tekrar en öndekiler sağdan devam etsin, gidebildikleri kadar. Aradakiler aynen ne yaparsa yapmaya devam etsin, geridekiler yine yerinde…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geriye kalan bizdendir. Aradakilerden kalan sağlar da bizimdir. Vermeyiz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-8277420029272460532?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/8277420029272460532'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/8277420029272460532'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2009/02/sevgi-toreni.html' title='Sevgi töreni'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SYXu6SksakI/AAAAAAAAAqM/-3tybjSwS_s/s72-c/%C3%A7i%C3%A7ek.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-4964576715837665164</id><published>2009-01-21T13:59:00.001-08:00</published><updated>2009-01-21T14:00:54.450-08:00</updated><title type='text'>Yürek Burkan Bir Öykü</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SXebDYuX5YI/AAAAAAAAApo/oyRORJnZkec/s1600-h/696320090121070207455.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 272px; height: 204px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SXebDYuX5YI/AAAAAAAAApo/oyRORJnZkec/s320/696320090121070207455.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5293870369476175234" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çorum'da yalnız yaşadığı harabe evde yaşam mücadelesi veren 80 yaşındaki Ayşe Yıldız, kendisine uzanacak yardım eli bekliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;250 TL gelirinin 150 TL'sini kira verdiğini belirten yaşlı kadın, bazı günler karnını doyurmak için şekerli su yapıp ekmeğini suya bandığını söyledi. Uzun yıllar önce eşinin vefat ettiğini ve yalnız kaldığını anlatan Ayşe nine, hayatta kalma mücadelesi vermeye çalıştığını anlatarak, "Tek çocuğum var onun da durumu benden daha kötü. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazen şekerli su bazen ise sabah kahvaltısında içine bir kase yoğurdun içerisine şeker katarak ekmekle yemeye çalışıyorum. Sadece karnımı doyursunlar yeter. Yaşım geçmiş, bu yaştan sonra ben parayı neyleyim, Huzurevine gitmek istemiyorum, şu yalnız dünyamda karnımı doyursunlar, bir de küçük bir soba alsınlar bana yeter" diye konuştu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sobayı yakamadığı günlerde soğukta oturduğunu ve battaniyeye sarılarak ısınmaya çalıştığını söyleyen yaşlı kadın, hayırsever vatandaşların kendisine yardım etmesini istedi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-4964576715837665164?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/4964576715837665164'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/4964576715837665164'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2009/01/yrek-burkan-bir-yk.html' title='Yürek Burkan Bir Öykü'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SXebDYuX5YI/AAAAAAAAApo/oyRORJnZkec/s72-c/696320090121070207455.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-667112950973378598</id><published>2009-01-04T02:34:00.000-08:00</published><updated>2009-01-04T02:36:30.992-08:00</updated><title type='text'>Kendini Çocuğunun Eğitimine Adadı</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SWCRIGib71I/AAAAAAAAApg/lIAoRFWkbxg/s1600-h/87420.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 260px; height: 180px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SWCRIGib71I/AAAAAAAAApg/lIAoRFWkbxg/s320/87420.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5287385530912993106" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İzmirli anne, yürüme engelli 10 yaşındaki kızını kucağında okula götürüyor, teneffüste de kucağında bahçeye çıkarıyor.. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İzmir'in Tire ilçesine bağlı Boynuyoğun köyünde yaşayan 36 yaşındaki Ayşe Keçeci, kendini, doğuştan yürüme engeli olan kızının eğitimine adadı. Taşımalı sistemle 5 kilometre mesafede bulunan ilçedeki Şehit Ali İhsan Kalmaz İlköğretim Okulu'nda okuyan 10 yaşındaki kızını 5 yıldır her sabah hazırlayıp yağmur çamur demeden kucağında okula taşıyan fedakâr anne, okulda bekliyor ve teneffüste de kızını yine kucağında bahçeye çıkarıyor. Saat 15.00'te dersler bitince de kızını servisle köye geri götürüyor. Eşi Mehmet Keçeci'nin (41) inşaat işçiliği yaptığını ve zar zor geçindiklerini söyleyen fedakâr anne şunları anlatıyor: "Ameliyat ve tedavi masraflarını eşimin sigortası karşılıyor. Ancak okul masraflarını zorlukla karşılıyoruz. Ben de bütün gün kızımı okulda beklemek zorunda kaldığım için çalışamıyorum. Kızıma akülü bir tekerlekli sandalye alınırsa belki daha rahat eder." &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İDEALİ İNGİLİZCE ÖĞRETMENLİĞİ &lt;br /&gt;Başarılı bir öğrenci olan Hatice de, öğretmeni ve arkadaşları tarafından da çok seviliyor. İleride İngilizce öğretmeni olmak istediğini belirten küçük kız, "İki kez ameliyat geçirmeme rağmen şimdilik yürüyemiyorum. Ancak doktor amcalar son bir ameliyat geçirdikten sonra ileride yürüyebileceğimi söylüyorlar. Okuluma tek başıma gidemiyorum. Çünkü hiçbir okul yapılırken engelli öğrenciler düşünülmemiş" diye sitem ediyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-667112950973378598?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/667112950973378598'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/667112950973378598'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2009/01/kendini-ocuunun-eitimine-adad.html' title='Kendini Çocuğunun Eğitimine Adadı'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SWCRIGib71I/AAAAAAAAApg/lIAoRFWkbxg/s72-c/87420.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-1631149773394400757</id><published>2008-12-26T07:39:00.000-08:00</published><updated>2008-12-26T11:59:42.242-08:00</updated><title type='text'>ROBOTİZM</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SVU3fOJfMSI/AAAAAAAAApY/WBu27xkQNe4/s1600-h/%C3%A7a%C4%9Fda%C5%9F.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 92px; height: 142px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SVU3fOJfMSI/AAAAAAAAApY/WBu27xkQNe4/s320/%C3%A7a%C4%9Fda%C5%9F.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5284190747302506786" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kültürü profesyonel yaşayabilmenin önemi, dillerde olmasa da yüreklerde bütün hızıyla yaşanırken, kamusal alandan yoksun kalanların, yok sayılanların ve güçsüzlerin, yaşamın içinde var olabilmesi için,duruşunu değiştirmemekte ısrar eden bireylerin sayısı oldukça fazladır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kültür endüstrisinin, beklenmediği kadar büyük hızla “değişim” adı altında yüreklere bir tutam soğuk su serperek sunduğu hazır kültür kalıplarında, evlere hatta evlerin içine kadar rahatlıkla girebilmesinin etkisi ve mağdurun tarif edilmesindeki rol, “aynılık” kavramı paralelinde modernlik olarak sunulmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa ki, parmaklarımızın izleri bile birbirinden farklıyken, “insan” olarak yaşamda var olma şeklimizin aynı olması beklenir mi? Yaşamımızın aynı olması olabilecek bir şey mi? Paradigmamızın, algılayış durumumuzun, beden durumumuzun… Bu liste uzar. &lt;br /&gt;“İnsan” olarak birbirimizden farklılıklarımızla ilgili düşünülecek, konuşulacak, yazılacak bir durumun varlığının olmadığı bilinirken, bir taraftan birbirimize benzer olmamızın istenmesi de ne? Yaşamda, mahallede, hastanede, postanede…Farklılıklarla yaşamayı bilmediğimizden mi? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kalıptan çıkmış gibi davranmamızın beklenmesi, bir kalıptan çıkmış gibi yürümemizin istenmesi, konuşmamızın istenmesi… Ne kadar anlamlı? Sunulan hazır kalıpların kültür endüstrisinin sonucu olduğunu göremediğimizde, sunulan sistemin içine rahatça girebilmemiz kendimize “uzak duruş” şeklinde belirginleşmeye başlamaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Robotizm” i hep düşündüm. Yaşarken, yaşamın içinde yaşamı anlamaya çalışırken…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;”Aynılık” kavramıyla birlikte düşündüm. Gözümün önünde bir robot; düşündüm, düşündüm…Sonra insanlara bakınca, yaşamın içinde davranışları irdeleyince yine düşündüm. Aynı davranışları ardı ardına farklı insanlarda görünce, bir kez daha düşündüm. Başka işlerin içindeyken bile hep aklım bu işlerdeydi. Sonra düşündüğümü özetledim; “ROBOTİZM”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tepkilerin aynılığı beni düşündürttü. Tepkilerin benzerliği üzdü. Yapılanların, yorumların birbirinin devamından öte, tekrarı kızdırdı. İnsanın robotlaşması sıkıntıya soktu. Kalıplarla düşünürken, bireysel ayrılıkların farkında olmamak, olamamak canımı acıttı. “Robotizm” dediğim gizli hastalığın yaygınlaşıyor olması ürküttü. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Değişen şartlar karşısında, toplumca çareler aranarak, uyum sağlamak adı altında bazı tedbirlerin alınmasını, alınmasının istenmesini kabul etmiyor değilim. Ancak, değişen şartlara uyumlulukla birlikte bireysel ayrılıkların göz ardı edilmesiyle, prototip insanın yaratılmasının beklenmesine itirazım var. Prototip insanın yaratılmasıyla, yaşamın orta yerinde farklılıklarıyla yaşamaya çalışan insanların hoşnutsuzluğunu anlayabilmek zor olmasa gerek. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kültür endüstrisine paralel olarak beliren “ modern insan” modeli, elimizin altına hazır kalıplarla sunulurken, akılcılık ve insan etkinliği çerçevesinde düşünülmesi gereken bireysel ayrılıklar, “Robotizm” ile birlikte tüm yaşama sunulmaktadır. Kültürü profesyonel yaşamak isteyenlerin “ insan” vurgusunu bilerek davranması, “Robotizm”in en büyük düşmanıdır. Benzerliğin “insan” için geçerli olmadığını bilerek, yaşamı, yaşamın içinde, “ insan”ı, “ insan” da görerek…&lt;br /&gt;Bir çok kitapta modern insan özelliklerinden sayılan “zamanla ilgili olmanın, başarı güdüsünün, aile ilişkilerinin zayıflamasının, geleneksel kişinin mistik dindarlığının…” yaşamın içinde “Robotizm”i benimsemeyenlerce reddedilmesi yadırganacak bir durum değildir. Ayrıca, “Robotizm”in modernleşmenin tek boyutlu gelişmesi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Robotizm” i belki ilk defa duyuyorsunuz, belki duydunuz, belki içinizden hep geçirdiniz. Bunu bilemem. Ama şunu iyi biliyorum ki, “insanı” kendinizce yorumladığınızda hep tanımladınız, belki neyi tanımladığınızı bile düşünmeden. “Aynılık” temellendirmesi yaparken, benzer eğilimleri düşünmeden uygulayanları görüp kızarken, bireysel ayrılıkları bildiğinizden ve herkesin bilmesini istediğinizden…. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bir ‘insan’ tüm evrendir yürekten görene. Yürek aldatmaz; anlayabileni… Kandırmaz bir an bile…Yürek ağlamaz, evrenin tümünü bildiğinden. “Ağlama” der usulca gözlere, “ağlama daha görecek güzellikler var bulalım birlikte “ ama gözlere anlatamaz derinlerden akıttığı tüm güzellikleri. Yürek göremez diyenlere inat, yürek en uzağı görendir, bunu böyle bilene… Gördüğünde ise ağlayan gözlere anlatamadıkça, yürek çekilir insanın küçük evreninden. Çekilirken de kapanır kendine öncelikle. Bir daha hiç açılmamacasına.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşamda hiçbir “yüreğin” yok sayılmaması dileklerimle...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-1631149773394400757?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/1631149773394400757'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/1631149773394400757'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2008/12/robotizm.html' title='ROBOTİZM'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SVU3fOJfMSI/AAAAAAAAApY/WBu27xkQNe4/s72-c/%C3%A7a%C4%9Fda%C5%9F.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-6095371656389331059</id><published>2008-12-06T14:51:00.000-08:00</published><updated>2008-12-06T14:55:45.781-08:00</updated><title type='text'>"Ötekileştirdiğimiz" İnsanlar</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/STsC4-lTPTI/AAAAAAAAApI/9fKb1_iRJHk/s1600-h/k%C3%B6y+k%C4%B1z%C4%B1.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 118px; height: 89px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/STsC4-lTPTI/AAAAAAAAApI/9fKb1_iRJHk/s320/k%C3%B6y+k%C4%B1z%C4%B1.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5276814566290046258" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birkaç gündür oğlum ciddi sıkıntılar yaşıyor ve yaşatıyor. Derdini tam anlatamadığından, tepkilerini çözmek zorunda kalmak kaçınamayacağımız bir gerçek. Çözüyorum şifreleri, ard ardına yerleştirdiğimizde zor olmuyor. Ellerini daha sert ısırıyor, okula giderken üzerini giymemek için direniyor, sürekli birilerini kızdırmak istiyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıkıntısı var. Üstelik tepki verdiği arkadaşları…Onları çok seviyor ama yanlarına gitmek istemiyor. Neden acaba? Bir çocuk arkadaşlarını hem sevip hem yanlarında olmak istemiyorsa burada ciddi bir iletişim sorunu vardır. Bunu anlayabilmek zor değil. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlayabilmek zor olmasa da sorunu çözebilmek kolay değil. Bir çocuğun, bir başka çocukla iletişim şeklini değiştirebilmek kolay değil. Sorun değişmeyince yaşamda yaşanan bu sıkıntı, yaş büyüdükçe daha büyür. Bir süre sonra hiç çözülemez. Ağaç yaşken eğilir…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşamın içinde birbirinden oldukça farklı insanları her zaman rahatlıkla görürüz. Konuşamayan, kilosunda normal dışı durum bulunan, bedeni herkes gibi olmayan…Biz bu insanlara “engelli” der geçeriz. Bizden uzak olsun da, söylemlerini de yanlarında yüreklerimizden geçirerek. Duygunun “engeli” olmayacağını düşünmeden, tıpkı yaşın olmadığı gibi. Duygu her yaşta, her şartta aynı izleri bırakır yüreklerde…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstenmemek, kabul görmemek kolay baş edilir bir duygu değildir herkes için. Sürekli istenmemek ise görünmeyen engelleri ortaya çıkarır, bilene. Var olan engelin yanında üstelik. Tüm engelliler ve ailelerinin gerçekte yaşadığı gibi. Bir başka engelle de mücadele etmek zorunda kalmak kolay baş edilir değildir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ötekiler deyip bir kenara bıraktığımız “insanların” , bırakılan kenarda neler yaşadığını düşünmemek öncelikle “ insan” olmaya ihanettir. Evde konuşacak kimsesi olmadığı için ağlayan yavrularımla konuştuğumda , yaşanan ihaneti daha net görmek, yine de onlar için sevgi beklemek çok mu anlamsız? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dışarıda “ötekileştirilmiş” gençlerin içinde bulunduğu sıkıntılı ruhsal durumları her an gördüğümden, yürekten üzülürüm. Yalnızlıklarını bile yaşamın kendisi diye düşünen gencecik bedenleri… Bir insan merhabasında kabaran yüreklerini yanlarında görmenin, o an aldıkları hazzı onlarla yaşayabilmenin bir sonraki adımını bildiğimden, içim daha büyük acı duyar. Vazife galibi olarak hayır yapmanın sonucunda rahat rahat evlerine dönmeleri gördüğümden... Ne vazifesi? Yaşam bu kadar mı basit, tek düze? Hep aynı insanlarla…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merak etmeyin oğlumun sorununu çözebilirim. Yanındayız, hep… Ama her “öteki” çocuk bu kadar şanslı mı? Mücadele etmeyen, edemeyen ailelerinin yanında, arkadaşlarından sürekli uzakta kalabilmek o küçük yüreklerde nasıl yansır bilir misiniz? Ya da düşünebilir misiniz? Düşünmek bile istemeyenler için sözüm, düşünün!… Düşünün ki birilerini de düşündürün. Küçük yavruların, genç bedenlerin “ötekileştirilmesine” izin vermeyin. Onları sokaklarda görebilirseniz tabii ki. Onlar evlerinde, herkesten uzakta…Ama yürekleri hepimizle…Bekliyorlar.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-6095371656389331059?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/6095371656389331059'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/6095371656389331059'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2008/12/tekiletirdiimiz-insanlar.html' title='&quot;Ötekileştirdiğimiz&quot; İnsanlar'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/STsC4-lTPTI/AAAAAAAAApI/9fKb1_iRJHk/s72-c/k%C3%B6y+k%C4%B1z%C4%B1.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-4709000248234824650</id><published>2008-11-22T15:17:00.000-08:00</published><updated>2008-11-22T15:21:10.114-08:00</updated><title type='text'>Ozan Şahin</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SSiT3EfNjKI/AAAAAAAAApA/2oREWA4GOUQ/s1600-h/ozan.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 135px; height: 101px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SSiT3EfNjKI/AAAAAAAAApA/2oREWA4GOUQ/s320/ozan.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5271625938143906978" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşağıda yaşamından küçük bir kesit olan Ozan Şahin'in duyguları bulunmaktadır. 30 yaşında, müzisyen bir genç Ozan. Sitesinde video görüntülerinde bestesi de bulunmaktadır. Yürekli bir genci tanımak için biraz zaman ayırmanızı dilerim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Size, 1993 yılından bu yana içimde yanan volkandan bahsedeyim…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben o zamanlar, 10 yaşındaydım. Babam, Bingöl’de ortak bir operasyona katılmak için görevlendirilmişti. O zaman, babam Elazığ Jandarma Komando Taburu’nun Tabur Komutanıydı. Hatırladığım kadarıyla dört günlük bir operasyona gitmişti… Taburda asker abilerimden çok az kişi görevli olarak kalmış, taburun tamamına yakını operasyona gitmişti... O gün hava bulanık, yağmurlu bir hava görünümündeydi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşam 19:00’a kadar taburda kaldım... Vakit geçmek bilmiyor, operasyondan bir türlü haber gelmiyordu... Ama benim içimde tarifi anlatılmaz ve çok farklı bir sıkıntı vardı. Bu sıkıntıyı içimde taşıyarak 19:15 civarı eve döndüm... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşam yemeğimi yeni yemiştik ki, birkaç dakika sonra karşı komşumuz ve oğlu bize oturmaya geldiler... Ardından birer birer, diğer rütbeli eşleri de bizim eve gelmeye başladılar. Bu gayet normal bir şeydi. Çünkü lojmandaki subay aileleri her zaman bir araya gelir, dayanışma içinde sohbetlerini ederler ve birbirlerine destek olurlardı... Ben de yine öyle bir toplanma olduğunu düşünerek içeride arkadaşım ile sohbet ediyordum...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gece 20:00-20:30 arası annemin bağırmasını duydum... Dürüst olmak gerekirse, yaşlı ve hasta olan anneannemi kaybettiğimizi ve annemin 0’nun haberini aldığını zannettim...Ben inanılmaz bir şok içindeydim… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü benim bildiğim babam, yılların askeriydi ve 20 yıllık subay kolay kolay ölemezdi...Ama diğer yandan da kafamda ve yüreğimde fırtınalar kopuyordu... Annem odama gelerek, “Oğlum, baban öldü” dedi ve ağlayarak bana sarıldı...Ben hala, ölümü babama konduramıyor, bir türlü inanmak istemiyordum. Annemi teselli etmeye çalışıyor, operasyon bölgesinden haber alınamadığını tekrar tekrar anlatmaya çalışıyordum. Ama annem beni dinlemiyor, sürekli feryat figan ediyordu...O sırada kız ve erkek kardeşimi diğer bir subay eşi olan komşumuz yanlarına alarak evlerine götürdü. O zaman kardeşlerimin birisi 5 birisi henüz 7 yaşındaydı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O ara lojmandaki evimizde inanılmaz bir telefon trafiği yaşanıyordu.. Bütün gece dua ederek: “Allah"tan babamın tekrar sağ salim evimize dönmesini diledim...” Henüz doymamıştım babamın kokusuna…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güneş doğmuştu, çok yorgun ve harap bir şekilde yatağıma uzanmış vaziyetteydim. Sabah 9:302da babamın İl Jandarma Komutanlığında görevli olan devresi bir binbaşı odama geldi... Karşıma oturarak hatırımı sordu...Hiç bir cevap vermedim. Vermeye güç bulamadım dudaklarımda...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve derin bir nefes alarak, binbaşıya şu soruyu sordum: “babam şehit mi oldu ?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Evet, oğlum” dedi...Hiç konuşmadan, 15 dk. boyunca sürekli tavana baktım... Saat 11:00 civarı evimize bir hoca gelerek Kuran’dan ayetler okumaya başladı. . Daha sonra babamın naaşının Elazığ Askeri Hastanesine geldiği söylendi bize… Hastaneye doğru hareket ettik. Babamı son bir defa olsun görmek istedim... Morgda cansız yatıyordu.. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görünce “Baba” diye, bir çığlık attım.. 11:30"da Alaya hareket ederek, babamın Elazığ’dan uğurlanma merasimine katıldım. Babam ve Maraş’lı olan askeri Ahmet NALÇACI aynı operasyonda şehit düşmüşlerdi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elimde bir TÜRK bayrağı, önümde ay yıldızlı bayrağa sarılı iki tane tabut. Birinde babam, diğerinde hayatının baharında vatan için canını veren bir abim yatıyordu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merasim kıtası babamın askerlerinden seçilmişti... Hepsi beni çok yakından tanıdıkları ve sevdikleri için sessizce bana bakıyorlardı... Ben de onlara donuk gözlerle karşılık veriyordum. Sonra, yavaş yavaş yürüyerek alayın dışına çıktık.. Babamın ve askerinin bayrağa sarılı naaşını iki ayrı araca koydular... Askerinin bayrağa sarılı naşını aynı araba ile memleketi olan Kahramanmaraş’a gönderdiler... Biz de başka bir konvoy ile Elazığ Havalimanına doğru hareket ettik...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O sırada önümüzde yol almakta olan merasim kıtasının otobüsünün arka camı bana bakan askerlerle doluydu.. Camda boşluk göremezdiniz... Biz havaalanına giderken, karşı yönden bizim Tabura ait Land –Rover marka araçlar operasyondan dönüyorlardı.. Ve ben içimde tarif edilemeyecek duygularla o araçların geçişini seyrediyordum…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Havaalanında bizi bir askeri nakliye uçağı bekliyordu. Önce, babamın bayrağa sarılı naaşını uçağa aldılar.. Ardından annem, kardeşlerim, amcam ve ben uçağa bindik... Annem aldığı ilaçların etkisi ile yarı aygın yarı baygın bir vaziyette oturuyordu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Havalanmadan önce uçuş personeli yanımıza gelerek tek tek başsağlığı dilediler.. Babaannem, büyükbabam, halalarım ve diğer amcalarımla beraber Ankara’ya doğru uçuşa geçtik...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ankara’ya vardıktan sonra biz subay olan amcamın evine gittik...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O geceyi amcamın evinde feryat figan bir şekilde geçirdik. Gecenin geç saatlerine kadar en küçüğünden en büyüğüne kadar gelen subay ve eş dostun sayısını hatırlayamıyorum bile... Ertesi gün öğle namazını müteakiben babamı Cebeci Şehitliğine defnettik. O günlerde üç ay boyunca amcamın yanında kaldık. Gidip gelen rütbeli subayların ardı arkası kesilmiyor, her gelen bir vaatte bulunuyor ve bir daha gelmiyordu.. Daha sonraları bu durum sadece telefon aramalarıyla sınırlanmaya başladı...Verilen vaatler unutulmuş ne hakkımız olan lojman ayarlanmış, ne de öğretmen olan annemin Ankara da bir okula tayini yapılmıştı...Yaşadığımız bu gibi tatsız olaylardan sonra içimde olan okuma şevki de kırılmıştı...Lise tahsilinden sonra yaklaşık yedi sene kendi odamda kendime ait küçük bir dünya kurdum.. Şu an kaybettiğim yedi senenin ve gidemediğim okulumun hesabını kimden soracağı mı merak ediyorum?..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babamın şehit olması ve yaşadığımız bu gibi olaylardan sonra annem yaşıtlarına göre çok yıpranmış ve erken yaşlanmış; kardeşlerimse babamı benim anlattığım babamla ilgili olaylar ve hatıralarda kalan fotoğraflardan tanımaya başlamıştı... &lt;br /&gt;Her ne kadar bizimle ilgilenilmese de kimseye kırılmadım, darılmadım, küsmedim..&lt;br /&gt;“Bir şehit çocuğu olmaktan büyük 0nur duyuyorum... Bir Atatürk milliyetçisi olarak babamın Türk tarihine geçen aziz şehitlerimizden biri olması bulunduğum her ortamda alnım ak başım dik bir şekilde ve gururlu bir biçimde davranmamı sağlıyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ozan, şu an Ankara-Bilkent'teki Türk Silahlı Kuvvetleri Bakım ve Rehabilitasyon Merkezi'nde kalıyor. Ankaralı olup da, buraya yolu düşenler sadece bir merhaba demek için bile yanına uğrarsa, Ozan’a moral olur…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;www.osahin.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-4709000248234824650?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/4709000248234824650'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/4709000248234824650'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2008/11/ozan-ahin.html' title='Ozan Şahin'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SSiT3EfNjKI/AAAAAAAAApA/2oREWA4GOUQ/s72-c/ozan.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-595444262316591192</id><published>2008-10-16T13:18:00.001-07:00</published><updated>2008-10-17T04:43:53.796-07:00</updated><title type='text'>Engel Nerede?</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SPehyOnjG9I/AAAAAAAAAeg/S0wIMjsBfB0/s1600-h/engelli.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://1.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SPehyOnjG9I/AAAAAAAAAeg/S0wIMjsBfB0/s320/engelli.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5257848974267849682" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bedende, görüntüde, elde, ayakta, dilde, kulakta… Ne fark eder ki. Engellilik, yaşama ilişkin kendimizden kaynaklanan bir farklılıktır sonuçta. Bu farklılık öyle bir şeydir ki, neredeyse tüm ilişkilerimizi etkiler. Komşumuzla, arkadaşımızla, eşimizle, annemizle… Sürekli birilerinden yardım almak zorunluluğu ilişkilerin de seyrini değiştirir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Oysa ki, her insan, bir başına yaşayabilmek, istediği anda iletişime girebilmek ister. Yani kendisini, küçük evreninde kendisi istediği gibi var etmek ister. İstediği algıları yaşantısına sokabilmek, istediği değerleri yaşayabilmek… Ancak, yaşama ilişkin sınırlanma durumu 'kendisinden' kaynaklandığında bunu yaşayabilmesi zorlaşır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Yaşamaya dönük sınırlılıklar ise, tüm ilişkilerinde öndedir. Ellerini kullanamayan bir birey, başkalarının ellerini az da olsa desteğinde görmek durumunda kalır. Yürek acısa da… Bu, her birey için sıkıntılı bir durumu anlatır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Kimse kimseye bağımlı yaşamaktan mutlu olmaz. Bu durum mutluluk vermez her şeyden önce. Ancak, bu sıkıntılı durum, ellerini kullanamayana ‘el verenlerce’ daha da zorlaşabilir. Bunu yaşamak zorunda kalmanın acısı öyle büyük olur ki.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Özellikle yaşamı daha iyi yaşamaya yönelik hakların talebinde yaşanan yürek acısı daha da büyür. Kırılgan yürekler daha da kırılır, zorlanır. Farklı yaşamak zorunda kalmaya kader denir de, buna kader denir mi? Denmez elbette. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Bu durumunda başlıktaki sorumuza tekrar dönelim: Engel nerede? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  Yaşama bakışımızdaki kısıtlılıklar asıl engeli yaratır. Var olan engelle zaten zor olan bir yaşamı daha da zorlaştırır. Bunu yüreklerin anlaması, kabullenmesi zordur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Engelle doğulabilir, engelli olunabilir ama engel çıkaran bir yaşamda var olmak kolay değildir. Bu zorluğa rağmen yaşamaya çalışmak, üretebilmek ise kendi başına ayrı bir zorluktur. Ama aşılabilir. Daha dimdik durdukça, yaşama daha doğru adımlarla atıldıkça, üretebildikçe…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yürekleri kendinde olan tüm engellilere selam olsun&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-595444262316591192?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/595444262316591192'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/595444262316591192'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2008/10/engel-nerede.html' title='Engel Nerede?'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SPehyOnjG9I/AAAAAAAAAeg/S0wIMjsBfB0/s72-c/engelli.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-1481092195194942226</id><published>2008-10-15T12:55:00.000-07:00</published><updated>2008-10-15T12:59:26.683-07:00</updated><title type='text'>Katili annesi çıktı</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SPZLcOJiwXI/AAAAAAAAAeY/r2iEYTwk5Yk/s1600-h/k%C4%B1z+%C3%A7ocu%C4%9Fu.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://3.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SPZLcOJiwXI/AAAAAAAAAeY/r2iEYTwk5Yk/s320/k%C4%B1z+%C3%A7ocu%C4%9Fu.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5257472563208175986" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bir insan bu yavruya nasıl kıyabilir? Üstelik anne...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Henüz 3 yaşındaydı. 4 aydır kayıptı ve polis durmadan onu aradı. Sonra korkunç gerçek ortaya çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Caylee Marie Anthony henüz 3 yaşındaydı. Geçen temmuz ayında büyükennesi polisi arayarak "Torunumu bir aydan beri göremiyorum" dediğinde, polis hemen harekete geçmişti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Annesi ile ABD'nin Florida eyaletindeki Orlando kentinde yaşayan küçük Caylee o günden beri kayıp ilan edildi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Annesi Casey Anthony, polise kızının gerçekten kayıp olduğunu söylerken "Neden bize başvurmadınız" sorusuna, gözyaşlarına boğularak "Çok korktum. Ne yapacağımı bilemedim. Caylee bir haftadır kayıp. İşe giderken onu bakıcısıyla birlikte bıraktım. Döndüğümde ikisi de yoktu. O günden beri kızımı arıyorum" cevabını verdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dört ay boyunca Caylee'yi Florida'nın ve hatta ABD'nin dört bir yanında arayan polis, küçük kızın hiçbir izine rastlayamadı. Cesedi ise hala bulunamadı. Ancak ortaya bir başka gerçek çıktı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözü yaşlı anne Casey'in, gerçek kişiliği hakkında polis ilginç bulgular elde etti ve bir numaralı şüpheli ilan etti.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orange County Şerifi'nin bürosundan yapılan açıklamaya göre, dün mahkeme önüne çıkarılan cinayet zanlısı anne, küçük kızın cesedi bulunmamış olmasına ve her şeyi inkar etmesine rağmen, birinci derecede cinayetten, mahkemeye yalan beyanda bulunmaktan, hırsızlıktan, dolandırıcılık ve çocuk ihmalinden suçlu bulundu. Cezası, bir sonraki duruşmada kesinleşecek. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çalıştığını söyleyen Casey Anthony'nin aslında aylardır işsiz olduğu ortaya çıktı. En son çalıştığı işyerinde bir arkadaşının çantasındaki çeki çalıp bozdurduğu anlaşıldı. Komşularına göre, küçük kızına hiçbir zaman bakıcı tutmamış, çocuk çoğunlukla evde yalnız kalıyordu.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-1481092195194942226?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/1481092195194942226'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/1481092195194942226'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2008/10/katili-annesi-kt.html' title='Katili annesi çıktı'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SPZLcOJiwXI/AAAAAAAAAeY/r2iEYTwk5Yk/s72-c/k%C4%B1z+%C3%A7ocu%C4%9Fu.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-1767814250807428321</id><published>2008-10-09T13:12:00.001-07:00</published><updated>2008-10-09T13:17:40.318-07:00</updated><title type='text'>Şehitlik Çocukları</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SO5mmExNWPI/AAAAAAAAAeM/YDddoY_y1iA/s1600-h/PICT0074.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://2.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SO5mmExNWPI/AAAAAAAAAeM/YDddoY_y1iA/s320/PICT0074.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5255250619489147122" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SO5mOqHoM5I/AAAAAAAAAeE/xsYIIWwpPl0/s1600-h/PICT0073.JPG"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://3.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SO5mOqHoM5I/AAAAAAAAAeE/xsYIIWwpPl0/s320/PICT0073.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5255250217198433170" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haşim ve Furkan.  Onlara Afyon’da rastladım. ‘Umut gözlerini’ ışıldattıklarında o kadar tatlıydılar ki. Sürekli gülüyorlardı. Küçük kedi gibi belki de öğretmen olduğumu bilmeden oynaştılar benimle. Öğretmen olduğumu söylediğimde inanmak istemediler. Nedenini anlattılar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sen öğretmen olamazsın. Bizimle oynuyorsun.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnandırmamak daha iyi böyle anlarda. Ama aklım takıldı. Ne demek istediler? Öğretmenlerine küçük bir sitem edelim burada. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haşim 6 yaşında. Henüz okula başlamış. Okulu sevmiş ama dışarısını daha sevimli buluyor belli ki. Çünkü okuldan bahsetmemi istemedi. Okul deyince hemen “bizi güldür” dediğinden belliydi. Haşim’i okul güldürmüyor muydu? Yine aklım takıldı. Sürekli dolanıp gülmek istemesi ve bunu da başarması çok sevimliydi. Ama abisinin daha çok güldüğünü de söyledi hemen. Abisini merak ettim. O’nu okul güldürüyor muydu acaba? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Furkan 10 yaşında. 4. sınıfa gittiğini söyledi. O Haşim kadar olmasa da gülümsüyordu sürekli. Yeni birisiyle tanışmanın mutluluğu vardı üzerinde. Tanımadıkları kişi kendisiyle oynuyordu üstelik. Ama iş biraz soru sormaya gelince keyfi kaçtı Furkan’ın. Benim derslerim iyi değil diyebildi sadece. Neden? Sorusuna cevap vermedi. Yine aklım takıldı. Bu noktada öğretmen olduğuma inanır gibi oldu Furkan ama yine de inanmamak için direniyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkemin güzel çocuklarıydı onlar. Gülerek yaşamaya çalışan ama belki de yaşamın gerçekten güldüremediği çocuklar… Gözleri ışıltılı ama bir o kadar da tedirgindi. Ama arada bir yanlarına gelen yabancılar mutluluk veriyordu belli ki. ‘Adam yerine konmak’ hoşlarına gidiyordu. Eksik kalan yönleri…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm çocuklar gerçekten gülebilmeli. Okullarda gülebilmeli her şeyden önce. Bu kadarı çok görülmemeli. Zaten yaşam büyüdükçe güldürmüyor, küçük yaşları zehir etmemeli. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son sözleri: “Sen yine gelsene…Bekliyoruz.. Çabuk gel.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelirim minikler. Önce burnunuzu silin bakalım. Hayır kolunuza değil. Sizi gidi yaramazlar. Kaçmayın…  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yakalayamazsın ki”&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-1767814250807428321?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/1767814250807428321'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/1767814250807428321'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2008/10/ehitlik-ocuklar.html' title='Şehitlik Çocukları'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SO5mmExNWPI/AAAAAAAAAeM/YDddoY_y1iA/s72-c/PICT0074.JPG' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-4384110637445431641</id><published>2008-10-08T13:51:00.000-07:00</published><updated>2008-10-08T14:00:49.760-07:00</updated><title type='text'>Kraliçemiz Gitti</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SO0fDR-q6vI/AAAAAAAAAd8/kgPOUH4AhXA/s1600-h/PICT0164.JPG"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://3.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SO0fDR-q6vI/AAAAAAAAAd8/kgPOUH4AhXA/s320/PICT0164.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5254890481437567730" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O da gitti. Her ölüm gibi onun gidişi de acı verdi. Daha bir kaç gün önce gülümsüyordu. Bayramın tadını çıkartıyordu. Tüm sevenleri yanı başında. Zaten başka ne isterdi? Biz de yanındaydık. Tutmayan elleriyle sarıldı, doyamadı bir daha sarıldı. Hasretlik giderdi belki de. Bir daha dünya gözüyle göremeyeceğini bildiğinden mi ne? Babannem gitti. Bizim kraliçemiz artık göklerde. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;GİDENİN ARDINDAN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Yüreklerin solduğu akşamın getirdiklerini, başka yüreklerdeki yansımasında yüreklice gördüğümüzde, gidenin ardından ağlayamayız bile. Gözler açılsam mı açılmasam mı dercesine kısık bakarken…gözlerin görüp görmediği belli bile olmazken…gözler bazen yerinde fazlaymış gibi yerinde dururken… ağlasak ne olur, ağlamasak ne olur?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Gidenin ardından kısık bakışların gideni geri getirmeye yetmeyeceği bilindiğinden, gözleri kıssak ne olur kısmasak ne olur? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Yerli yerinde duran dünyaya ait olanların yerine, gideni koyup koymamakta karasız kalınan anlardır bu anlar. Bu anlarda ağlayamadıktan sonra baksak ne olur bakmasak ne olur? Bakan gözlerle görülemeyenlerin yerine tahayyül bile edilemeyenleri, koysak ne olur koymasak ne olur? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Yüreklerin solmasının yaşamdaki karşılığını iyi bildiğimizden, yüreklerin öyle anlarda yerinde olmasını bilmek bile bir şey ifade etmezken, yüreklice düşünmenin zorluğunu bilmek, sözlerin ardına sığınmakla bir olur. Sözlerin yüreklerden çıkmadığını düşünerek rahatça…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Yüreklerin rafa kalktığı anları, yaşasak ne olur yaşamasak ne olur? Yaşamın yüreklerden aktığını bilmek bile bir şey anlatmadıktan sonra…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Gidenin ardından yaşamı anlayabilmek zordur. “Ne oldu da gitti” cümlesi anlamını yitirir…Yürekler boşlukta süzülüp gider, sessizce…İsyanın kelimesi bile ağır gelir. Böyle anlarda yürek ne yapsın?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Kapıların ardında geçen konuşmaların, boşlukta birer saz sesi gibi gelmesi mi bize bunları söyleten?  Yüreklerin olmadığı anlarda söylenen sözlerin anlamsızlığı gibi yitip giden acımasızca sızlayan ….Acısa ne olur acımasa ne olur?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Yaşamın yüreklerde yaşadığını bildiğimden rahatım…Yüreklerin başka yüreklerle bütün olduğunda yaşadığını düşündüğümden rahatım…Yüreklice yürekleri yaşamak istediğimden rahatım…Böyle olmasa ne olur olsa ne olur? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Çiçeklerin kokularının anlamını yitirdiği anlardır bu anlar. Koku hissedilmez olur, burun koklamaz olur, dil susar, yürek susar, arada bir boşlukta saz sesi şeklinde konuşmalar duyulur….Böyle gider. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Tüm göçüp gidenlerin ardındakilere…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Reyhan Gazel&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-4384110637445431641?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/4384110637445431641'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/4384110637445431641'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2008/10/kralie-gitti.html' title='Kraliçemiz Gitti'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SO0fDR-q6vI/AAAAAAAAAd8/kgPOUH4AhXA/s72-c/PICT0164.JPG' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-7799412495873983594</id><published>2008-10-06T12:19:00.000-07:00</published><updated>2008-10-06T12:28:24.278-07:00</updated><title type='text'>Engelli Çocuğa Tecavüz İddiası</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SOpmy4SwFYI/AAAAAAAAAd0/Hl9XBv67cu4/s1600-h/cp.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://4.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SOpmy4SwFYI/AAAAAAAAAd0/Hl9XBv67cu4/s320/cp.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5254124939571631490" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnanamıyorum...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazık demekten başka ne gelir elden? Anlayamadığım şey, bir insan!!! 12 yaşındaki engelli bir çocuğa neden böyle bir şey yapar? Üstelik akrabası olan bir çocuğa... Allahın hepimize emanet ettiği bu çocukları, toplumdan önce ailelerinden mi koruyacağız? Aklımı yitirmeden yaşayabilmem ne zor. Her yürekli insan gibi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte Haber&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Engelli Çocuğa Tecavüz İddiası&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aydın'ın Çine ilçesinde, bedensel engelli bir çocuğun, akrabası tarafından tecavüze uğradığı iddia edildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çine Emniyet Müdürlüğü'ne giden M.O., bedensel engelli oğlu B.O.'nun (12) 10 gün önce, öğrenim gördüğü Yenimahalle'deki özel rehabilitasyon merkezi çıkışında akrabaları M.A. tarafından Antalya'ya kaçırılarak tecavüz edildiğini ileri sürdü ve bu kişiden şikayetçi oldu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şikayet üzerine gözaltına alınan M.A. (23), sorgusunda, rehabilitasyon merkezinden çıkışta B.O.'yu alarak otobüsle Antalya'ya götürdüğünü, bir yetiştirme yurdunda 2 gün kaldıktan sonra Çine'ye dönerek evine bıraktığını söyledi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B.O.'nun, Çine Devlet Hastanesi'nde yapılan muayenesinde, tecavüze uğradığının belirlendiği belirtildi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emniyetteki işlemleri tamamlanan M.A., sevkedildiği mahkemede tutuklanarak cezaevine gönderildi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AA&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-7799412495873983594?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/7799412495873983594'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/7799412495873983594'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2008/10/engelli-ocua-tecavz-iddias.html' title='Engelli Çocuğa Tecavüz İddiası'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SOpmy4SwFYI/AAAAAAAAAd0/Hl9XBv67cu4/s72-c/cp.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-1209505689131120164</id><published>2008-10-04T15:08:00.000-07:00</published><updated>2008-10-04T15:11:23.274-07:00</updated><title type='text'>O ŞİMDİ ŞEHİT</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SOfpunaqllI/AAAAAAAAAds/cJ98MFGF_Dg/s1600-h/5718_6120_04102008_1.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://2.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SOfpunaqllI/AAAAAAAAAds/cJ98MFGF_Dg/s320/5718_6120_04102008_1.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5253424477415052882" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Astsubay Çavuş Hasan Önal (Eskişehir)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Uzman Çavuş Cahit Yıldırım (Erzurum)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Uzman Çavuş Selçuk Can (Osmaniye)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Uzman Çavuş Hasan Aygör (Kırıkkale) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Uzman Çavuş Onur Ilgin (Adana)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Uzman Onbaşı Bahattin Erturhan (Sivas)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Uzman Onbaşı Rasim Eser (Mersin)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Çavuş İlhan Küçükksolak (Kocaeli)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Onbaşı Muhammet Aydemir (Artvin)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Er Hakkı Aran (Diyarbakır)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Er Davut İlbaş (Siirt)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Oktay Karakelle (Bayburt)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Er Çağlar Mengü (İstanbul)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Er Ramazan Yeşil (Antalya)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Er Halil İbrahim Arılık (Denizli)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“O şimdi asker” demek isterdik. Diyemeyiz. Gözü dönmüşlerin mesaisi vardı yine. Aldılar canları. Nereye kadar? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi onlar gökyüzünden bizleri izliyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yavrularının, eşlerinin, dostlarının, sevdiklerinin ve tüm ülkenin yüreği ezik. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nur içinde yatsınlar.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-1209505689131120164?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/1209505689131120164'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/1209505689131120164'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2008/10/o-imdi-ehit.html' title='O ŞİMDİ ŞEHİT'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SOfpunaqllI/AAAAAAAAAds/cJ98MFGF_Dg/s72-c/5718_6120_04102008_1.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-1220829975881090002</id><published>2008-10-04T14:47:00.000-07:00</published><updated>2008-10-04T16:08:28.402-07:00</updated><title type='text'>OBAMA GELİYOR</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SOfk9gicneI/AAAAAAAAAdk/kpVbvLc-7U8/s1600-h/%C4%B0nsanresmi.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://4.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SOfk9gicneI/AAAAAAAAAdk/kpVbvLc-7U8/s320/%C4%B0nsanresmi.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5253419235708542434" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amerikan tarihinde önemli bir gün; 29 Eylül 2008. Bu tarih sadece, Wall Street’in bir trilyon dolarlık zararla kapandığı ekonomik kriz durumunu değil, başkanlık seçimlerinin sonuçlarını da doğrudan etkileyebilecek bir dönüşümün tarihi.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tarih 2 ay ertelenebilir miydi?  Evet ertelenebilirdi. Ama ertelenmedi. Bu durumun nedeni bir tarafa, sonuçlarını düşünmek gerek. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD Başkanlık yarışında, Cumhuriyetçi aday John McCain ile Demokrat aday Barack Obama’nın 29 Eylül 2008 tarihine kadar neredeyse başa baş giden rekabeti,  piyasaların denetimine sıcak bakan B. Obama’ya avantaj getirdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;700 milyar dolarlık batan şirketlere ekonomik yardım tasarısı, Cumhuriyetçilerin ve Demokratların bir kısmı tarafından serbest piyasa ekonomisinden geri dönüş ve devlet sosyalizmine yeni bir açılım olarak kongre zabıtlarına geçti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD orta sınıf halkına ek yükler de getiren bu tasarı daha sonra yapılan düzenleme ile, orta sınıfa destek ve küçük ve orta ölçekli işletmecilere nefes aldırtan ek maddelerle 850 milyar dolara çıkartıldı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapılan değişikliklerle ikinci oylamada kabul edilen bu tasarı, Cumhuriyetçilerin ekonomi politikalarının iflası ve orta sınıf halkın Cumhuriyetçilerin döneminde fakirleştiğinin de belgesi oldu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başkanlık yarışına girdiğinden beri Cumhuriyetçilerin uyguladıkları ekonomi politikalarını eleştiren Obama ve Partisi, yaşanan ekonomik kriz ve oylanan tasarı ile bulunmaz bir fırsat elde etti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu fırsat, ABD’yi yöneten  finansal güçler ve karar vericiler tarafından Obama’ya verilen altın bir fırsat mıydı? Bunu gelecek gösterecektir. Ancak görülen o ki, eğer seçime kadar Cumhuriyetçi tarafı tutan karar vericiler, ABD’nin varlığını dünya çapında tehdit eden bir kanıt ortaya koyamazlarsa seçimin galibi şimdiden belli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son söz, dünya çok hızlı değişiyor. 1980’ lerde serbest piyasanın sınırsızlığının gerekliliği, küreselleşmeyle birlikte hızlı para akışının her ülkede hissedilmesi ile küreselleşmenin ön görülmesi gereken sıkıntılarının görülememesi ile yaşanan ekonomik kriz, bugün en büyük sonuçtur. Değişimin yönünü zamanında ön göremeyen, görebildikten sonra zamanında tedbir alamayan ülkeler, değişimin içinde yer alamadıkça bu tür krizleri her an kapılarında bulurlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu nedenledir ki bugün, serbest piyasaya denetim fikri önemli hale gelmektedir. Çünkü, sınırsızlık bir süre sonra başka aktörleri aktif hale getirmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu analiz, ekonomi kavramlarının bilinmesiyle ve gündem takibiyle yapılan bir durum tespitidir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-1220829975881090002?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/1220829975881090002'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/1220829975881090002'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2008/10/obama-geliyor.html' title='OBAMA GELİYOR'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SOfk9gicneI/AAAAAAAAAdk/kpVbvLc-7U8/s72-c/%C4%B0nsanresmi.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-7897396789869974136</id><published>2008-10-04T12:40:00.000-07:00</published><updated>2008-10-04T12:41:35.925-07:00</updated><title type='text'>Halk Kimi İster?</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SOfG36q2GJI/AAAAAAAAAdc/FMTLmlZGSSQ/s1600-h/d%C3%BC%C5%9F%C3%BCnen.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://3.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SOfG36q2GJI/AAAAAAAAAdc/FMTLmlZGSSQ/s320/d%C3%BC%C5%9F%C3%BCnen.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5253386154295040146" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye Ramazan Bayramı’nın ardından yoğun seçim gündemine hazırlanıyor. Yerel seçimlere birkaç ay kalsa da, sanki yarın seçim olacakmış gibi tüm siyasi partiler istedikleri oyu alabilmek için çalışıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Yerel seçimler genel seçimlerden oldukça farklıdır. Her siyasi parti kendince her yerel  bölgeye özgü, sevilen, istenen adayları bulma telaşında. Çünkü halk genel seçimlerde olduğu gibi çoğunlukla ismini bilmediği kişiye/kişilere değil, doğrudan belli bir isme de oy kullanacak. Belirlenmiş isimle aday olduğu siyasi partinin genel politikasının arasındaki uyumluluğa da dikkat kesilecek. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Tüm bunların ötesinde küçük bir analiz yapmak istiyorum. Bu analiz, bölgelerin değişebilirliği bir tarafa, genel olarak halkın kimleri yanında, arkasında, önünde görmek isteyeceğini anlatan bir analizdir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Öncelikle halk becerisi olanı ister. Bu kişi, öncelikle geçmişten tanıdığı, sınırlarını bildiği, mümkünse sevebildiği kişi olmalıdır. Tanımadan kasıt, illaki aynı sokakta büyümüş olunması değildir. Geçmişte yaptıklarından bir şekilde tanınması da yeterlidir. Geçmiş insanın peşini bırakmaz. Sadece biz geçtiğini düşünürüz. Ama böyle durumlarda ansızın ortaya çıkabilir. Becerisini bir şekilde göstermiş, beceriye ilişkin sıkıntısı bulunmayan kişiler  makbul kişilerdir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Becerisini bir şekilde gösterebilmiş, anlatabilmiş kişilerin aynı zamanda aday olduğu bölge halkı için ulaşılabilir olması da önemlidir. Herkes istediği an ulaşılabilecek olanları tercih eder. Halktan uzak kişiler, çok sevilse de, beğenilse de tercih edilmez. Bu kişi, doğrudan tanıdıkları kişi de olabilir, çok ünlü bir kişi de. Fark etmez. Halk, böylece kendisini icraata yakın hissedip mutlu olur ve bu kişilerin önünde olmasını ister. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Becerisi olan ve ulaşılabilirliğinde sorun görünmeyen kişilerin aynı zamanda kendinden çok hizmet götürme vaadinde bulunacağı halk için çalışabilecek nitelikte olması gerekir. Yine geçmişe atıfta bulunursak, geçmişinde sadece kendisini düşünmüş, becerisini ve ulaşılabilirliğini bu şekilde göstermiş kişilerin pek de şansı görünmez. Halk bıyık altı gülerek başkasına döner. Ama son ana kadar da oyunun rengini belli etmez, hatta yalan bile söyleyebilir. Çünkü hasbelkader seçilirse, öylelerinin hıncının büyük olduğunu iyi bilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Becerisi olan, ulaşılabilirliği bulunan, halka hizmeti öncelikle düşünen kişinin kendisine özeni de önemlidir. Temiz giyimli, bakımlı, ama abartısız kişiler tercih edilir. Görüntüsünü, sadece görüntüyle işi kurtarmak için kullananlar sevilmez. Sade ve temiz bir görüntü için sonradan yapılabilecek bir şey yoktur. Çünkü kişi, bu giyim ve yaşam tarzını istese de değiştiremez. Değiştirmeye kalkarsa şansı da doğrudan ortadan kalkar. Çünkü komik olur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Becerikli, ulaşılabilirliği olan, geçmişten beri halkı için çalışan ve temiz giyinen bir kişinin aynı zamanda, yapabileceklerini halka doğru anlatması ve yapamayacaklarını da nedenleriyle belirtmesi çok önemlidir. Yani dürüstlüğü… Örneğin Ankara’ya deniz gelemez… Komik bir örnek gibi durabilir ama yaşanmış daha komik örnekler eminim çoktur. Dürüstlüğünü doğru ve halkın net anlayabildiği dille iletebilme, iyi bir iletişim becerisi de  başka önemli bir konudur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; İletişimi güçlü, becerisi geçmişte kanıtlanmış, ulaşılabilirliği bilinen, temiz giysili kişilerin aile yaşantıları da çok önemlidir. Ailesine eziyet eden kişi halkına neler yapmaz ki. Halk da ailesi gibi sahiplenilmek ister. Bunu öncelik olarak ortaya koyar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Özü sözü doğru kişiler halkın sevdiği kişilerdendir. Yalanla hiçbir yüreğe girilmez. Girilir gibi olsa da ansızın yalan ortaya çıkar. Bu da partiler için ciddi risktir. Güvenilirlik açısından, başka seçimlere referans açısından…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Halk baba, anne şefkati bekler. Çünkü beklenti çoktur. En sıkıntılı anlarda yanlarında görmek isterler. Bu nedenle duruş çok önemlidir. Bu duruş, istenmeyen şeyler yapılması durumunda bile işe yarar. Çünkü ne de olsa anne, baba gibi en güvendiğimiz kişiler bile bazen istemediğimiz şeyleri yaparlar ve onlara kızamayız. Çünkü niyet doğrudur. İşin içinde sevgi vardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Bayanlar için durum biraz daha farklıdır. Çünkü halk, hem karşısında gerçek bayan hem de bazen erkek gibi olabilenleri tercih eder. Haksızlık durumunda bayan kararlılığı ile en önde gidilmesini ister. Süslüyü de pek sevmez. Çünkü süslü olmak halktan uzaklaştırır. Vaktinin çoğunu süslenmek için harcayanları beceri bakımından eksik görür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Atanmışlıkla seçilmişlik arasındaki fark da halk tarafından iyi bilinir. Yani, bir bölgeye atanmış bir memur ya da başka bir görevli atandığı iş için cazip görülürken, iş seçmeye gelince seçmeyebilir. Çünkü atanmış kişiye yapabilecekleri bir şey yoktur. Birileri bu görevi o kişiye vermiştir ama söz sırası halka gelince, o kişinin atandığı görevde seviyormuş gibi davransalar da, seçmezler. Çünkü artık kendi kriterleri geçerlidir. Bir de atanmış kişilerin dışardan belli olmasa da sevmeyenleri çok olabilir. Risklidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Seçilecek kişilerin güçleri de çok önemlidir. Bu güç, bazen para olurken, bazen de kişisel güçleri olabilir. Çevreleri, başarıları, uyumluluğu, aklı, ailesi… Ama zaten yukarıdaki özellikler bir kişide toplanıyorsa, o kişi halkın gözünde güçlüdür. Ve halk güçlüyü sever. Bu güç, makamdan alınan güç değil, kişinin kendinden aldığı güçtür. Kendinde olanlardan… Ama burada sınır önemlidir. Aşırı güç de sevilmeyi, istenmeyi engeller. Çünkü o zaman ulaşılabilirlik ilkesi kendiğinden yok olur. Halk çekindiği, korktuğu kişileri istemez. Özetle oyunu verir gibi yapar ama vermez. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt; Siyasi partiler açısından bakarsak, parti politikasıyla uyumlu adayları tercih etmeleri normaldir. Bu şekilde sadece o kişinin alacağı oyu değil, kendi politikalarına da alacakları oyları hesaba katarlar. Yani iki yoldan da oy alabilmeleri önemlidir. Kendi tabanlarından, seçilmesini istedikleri kişinin kendi oy hesabından… Örneğin parti politikasıyla ters görüntüsü olan kişi ortaya aday olarak çıkartılmaz. Çünkü yerel seçimlerde doğrudan seçilmesi istenen kişi öndedir. Partiyi temsil eden o kişidir.  Halkın bir bölümünün sevmesi, istemesi de aday olan kişinin yapacağı en küçük bir hatayla oyları düşebileceği için o riske giremezler. Kendi tabanlarına zıt kişileri aday göstermek istememelerinin altında yatan neden budur. Haklı bir nedendir. Sadece kişiye bağlı bir çalışma risklidir. Bu nedenle aday ile partinin uyumluluğu önemlidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DEVAM EDECEK…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-7897396789869974136?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/7897396789869974136'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/7897396789869974136'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2008/10/halk-kimi-ister.html' title='Halk Kimi İster?'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SOfG36q2GJI/AAAAAAAAAdc/FMTLmlZGSSQ/s72-c/d%C3%BC%C5%9F%C3%BCnen.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-482721390059974137</id><published>2008-10-02T11:29:00.000-07:00</published><updated>2008-10-04T03:22:29.645-07:00</updated><title type='text'>İsa Kantarcı- KARMA</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SOdDvVYGh9I/AAAAAAAAAdU/QjcNg0dn-Kc/s1600-h/K%C4%B0TAP.bmp"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://1.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SOdDvVYGh9I/AAAAAAAAAdU/QjcNg0dn-Kc/s320/K%C4%B0TAP.bmp" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5253241970822121426" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SOUUe1wQj0I/AAAAAAAAAdM/ZusVn3mB7mM/s1600-h/yazar_1704.gif"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://3.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SOUUe1wQj0I/AAAAAAAAAdM/ZusVn3mB7mM/s320/yazar_1704.gif" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5252627060455673666" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili Okurlar,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsa Kantarcı, 31 yaşında yaşamını Samsun'da sürdürmekte olan bir yazar. 18 yaşından beri, bir yandan tekerlekli sandalyesiyle birlikte hayatın zorluklarıyla mücadele ederken bir yandan da maddi sıkıntılarla boğuşuyor. Birçok şiiri ve öyküsü edebiyat dergilerinde yayınlanan Kantarcı'nın KARMA isimli bir kitabı bulunmaktadır. Bence okunmaya değer bir kitap... Ezber bozan bir paradigma, yalın ama duygu dolu bir anlatım... Kantarcı, Karma isimli kitabını patatesinsan@hotmail.com ve isa.kantarci@mynet.com adreslerinden isteyenlere ulaştırmak istiyor. Ben de sizlerle buluşturuyorum...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte kitabından küçük bir bölüm...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Postane-1- &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kaç kez gittim postaneye? &lt;br /&gt;çamurda, karda, dondurucu soğukta, &lt;br /&gt;tekerlekli sandalyem ve ben, &lt;br /&gt;yan gelip yatabilirdim, yatmadım, &lt;br /&gt;kimse de hoş geldin bay yetenek demedi, &lt;br /&gt;dünya insanları benim gibileri hoş karşılamıyorlar, &lt;br /&gt;yeteneğimi umursamadılar, &lt;br /&gt;onların başkalarını kayırdıklarını anladım, &lt;br /&gt;kayırılmak değil, hakkımın görülmesini istedim, &lt;br /&gt;esrar satmadım, eroine dadanmadım, &lt;br /&gt;bana acıyıp para verenleri kırmadım, &lt;br /&gt;delirmenin dağlarında gezindim, &lt;br /&gt;hastalandım, senelerim hastalıklarla geçti, &lt;br /&gt;ölmeyi diledim umutsuz anlarımda, yıllarca, &lt;br /&gt;trafik kurallarını çiğnedim, Azrail gelmedi, pek sevmemişmiş beni, &lt;br /&gt;düşüncelerim bozuldu, iflasa sürüklendi bilincim, &lt;br /&gt;çok kavga ettim insanlarla, hakkımı almak için, &lt;br /&gt;basit ve insani isteklerime olumsuz yanıt verdiler, &lt;br /&gt;aşağıladılar ve en güçlü aparkatlarını indirdiler yüzümün ortasına, &lt;br /&gt;beni sindirip yok etmek istediler, beni kendilerinin parçası yapmak istediler, bu yüzden severim şu aforizmayı, uçurtmalar rüzgar gücüyle değil, rüzgara karşı durdukları için yükselirler. &lt;br /&gt;vahşet sergilediler, ezdiler, kısıtladılar, baskı kurdular, &lt;br /&gt;parasız günlerim çok oldu, destek çok azdı arkamda, aklımı kullanamadım yeterince, çıkarlarının adamı yapmak istediler beni, kendi yolumu seçtim, &lt;br /&gt;gerçeği, ışığı, başarıyı aradım yıllarca, &lt;br /&gt;güldüler, alay ettiler, acıdılar, adamdan saymadılar, &lt;br /&gt;yok saydılar, şehri benim gidemeyeceğim şekilde yaptılar, &lt;br /&gt;kaç kez gittim postaneye, tek başıma, kar yağmur ayaz demeden, &lt;br /&gt;kaç kez, &lt;br /&gt;binlerce kez, &lt;br /&gt;yıllarım böyle geçti, &lt;br /&gt;edebiyat kitapları yayınlayan yayınevleri kitaplarımı basmamak için yalan söylediler, &lt;br /&gt;onlara yüzünden yıllarımı kaybettim, şöyle söyleselerdi: “Ünlü değilsin, kitabın satmaz, o yüzden basmıyoruz kitabını,” &lt;br /&gt;böyle demediler, diplomatik yalanlar saçtılar, &lt;br /&gt;onlar kitabımın satmayacağını düşündüler, &lt;br /&gt;tamam, kabul ama bende de karşı koyamayacağınız bir azim var kardeşim, siz beni içeri almasanız da ben dünyayı peşimde sürüklerim, kapıdan kovsanız, bacadan girerim, bacadan kovsanız, evinizin altından girerim, evinizin altından kovsanız, balkondan girerim, balkondan kovsanız, su olur musluktan gelirim size, musluktan kovsanız, elektrik olur tavan lambanızdan gelirim size, tavan lambasından kovsanız, un olup ekmek olup mutfağınıza dalarım ve midenize öyle OTURURUM Kİ, KIVRANA KIVRANA ÖLÜRSÜNÜZ KARDEŞİM, İNANIN. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsa Kantarcı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-482721390059974137?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/482721390059974137'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/482721390059974137'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2008/10/isa-kantarc-karma.html' title='İsa Kantarcı- KARMA'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SOdDvVYGh9I/AAAAAAAAAdU/QjcNg0dn-Kc/s72-c/K%C4%B0TAP.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-7992580442208395485</id><published>2008-09-29T16:31:00.000-07:00</published><updated>2008-09-29T16:33:59.990-07:00</updated><title type='text'>Başbakan Erdoğan’ın İşi Zor</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SOFl2jbG6pI/AAAAAAAAAdE/ltmwVKHBpD0/s1600-h/kalabal%C4%B1k.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://4.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SOFl2jbG6pI/AAAAAAAAAdE/ltmwVKHBpD0/s320/kalabal%C4%B1k.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5251590628386990738" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazılarımı takip edenler iyi bilir. Daldan dala konmaktan çok, kendimce önemli olduğunu düşündüğüm konuları ardı ardına yazarım. Bıkmadan. Bu konulardan birisi de sosyal restorasyondur. Gerekliliği herkesçe bilinen, önemsenen ancak çok da üzerinde durulmayan bir konu. “Evet” deyip, ardından başka işlerimize baktığımız bir konu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa, şu anki ülke gündeminin olmazsa olmaz konularından birisi de sosyal restorasyondur. Başbakan Erdoğan’ın hem yüreğinden hem de dilinden sürekli çıkan bir konu. Aynı zamanda, icraatı zor bir konu. Bu nedenle, ülkesini seven herkesin Başbakan Erdoğan’ın işaret ettiği bu gündeme daha sıkı sarılması gerektiğini düşünmemek zor olsa gerek. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü, sosyal restorasyon ile, ülkemizde yoksulluk ve sosyal dışlanma riski altında bulunan birey ve grupların sosyal yaşama aktif katılımlarının sağlanması ve yaşam kalitelerinin yükseltilmesinin önü açılacaktır. Bu, iktidarın faaliyetlerini beğenen, beğenmeyen herkes için de önemli olmalıdır. En azından böyle olması gerektiği açıktır.  &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunların yanında, geniş toplumsal katılımın gerektiği sosyal restorasyon çalışmaları, doğrudan Başbakan Erdoğan tarafından verilen starttan sonra belli bölgelerde uygulamaya konulmuştur. Örneğin, GAP kapsamındaki illerde sosyal kalkınmanın gerçekleştirilmesi ve sosyal refahın artırılması için yoksulluk, göç ve işsizlik, kentleşme gibi sosyal sorunların giderilmesi için yerel dinamikleri hayata geçirecek ''Sosyal Destek Programı'' (SODES) DPT tarafından  hazırlanmıştır. Bu çerçevede istihdam edilebilirliğin artırılması, meslek edindirme, gelir getirici faaliyetlerin geliştirilmesi, sosyal içermenin sağlanması ile kültürel, sanatsal ve sportif faaliyetler desteklenecektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette ki, sosyal restorasyon çalışmaları sadece GAP kapsamındaki illerde değil Ülkemizin tüm illerinde, illerin tüm mahallelerinde gereklidir. Ancak, Türkiye gibi heterojen yapıdaki bir ülkede, sosyal restorasyonun bir anda başlatılıp, çalışmaların sonuçlarını hemen alabilmek kolay değildir. Sonuçların alınabilmesi uzun yıllar sürebilir. Sabırla, sıkılmadan, büyük desteklerle…  Bunun için her kurumun koordinasyon halinde birlikte çalışabilmesi bile kendi başına bir zorluktur. Tek tek insanlara gelince, zorluk da kendiliğinden artar. Çünkü zaten ciddi yaşam zorluğu içinde bulunan insanlar, bir başkasıyla entegrasyonu düşünemeyecek kadar dardadır. Bu darlığı açmanın yolu olarak sosyal restorasyonun yüreklere kazınması ise ayrıca bir zorluktur.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, birkaç yıl öncesine kadar belki de hiç duymadığımız sosyal restorasyon ifadesinin yaşantımıza girebilmesi önemli bir başarıdır. Kurumların konuyla ilgili çalışmalarını hızlandırması da. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En büyük zorluk ise, bu büyük sistemi yönetebilmek, yönlendirebilmek, beyinlere ve yüreklere öneminin kazınmasını sağlamak… Ama biliyoruz ki, bir şeye başlamak işi bitirmenin yarısıdır. Umarız diğer yarısını da görebiliriz. Bunun için Başbakan Erdoğan’ın işi gerçekten zor.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son söz; sosyal restorasyonu önemseyen herkese kolaylıklar diliyorum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-7992580442208395485?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/7992580442208395485'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/7992580442208395485'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2008/09/babakan-erdoann-ii-zor.html' title='Başbakan Erdoğan’ın İşi Zor'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SOFl2jbG6pI/AAAAAAAAAdE/ltmwVKHBpD0/s72-c/kalabal%C4%B1k.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-5365917967650657597</id><published>2008-09-29T00:55:00.000-07:00</published><updated>2008-09-29T01:03:54.114-07:00</updated><title type='text'>Hoş geldin Zeynep Dilara</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SOCLf2IPjyI/AAAAAAAAAc0/ls2ufvDDYPg/s1600-h/images.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://1.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SOCLf2IPjyI/AAAAAAAAAc0/ls2ufvDDYPg/s320/images.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5251350544736292642" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her insan evladının doğumunun ardından duygu seline kapılır. Bu seli kendi bildiğince anlatır, yazar ya da sadece yaşar. Sadece benim için değil, tüm engelli aileleri ve engellilerimiz için çok kıymetli hocamız Prof. Dr. Ali Seyyar da minik kızı Zeynep Dilara için çok anlamlı, gözlerimizi dolduran bir yazıyı kaleme almış. Bu duygularını bizlerle paylaşan Ali Hocama en içten saygılarımla...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm dualarımız Zeynep Dilara ve tüm yeni doğan yavrularımız için olsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hoş geldin Zeynep Dilara&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ümitsizliğin haram edildiği manevî dünyamızda ümidimizi hep korumaya çalıştık. Ama gaflet anlarında ümidimizi yitirmişliğimizin karamsarlığını sana hissettirmiş isek bizi affet Zeynep Dilara. Ezelden beri her şeyin tayin edildiği bir âlemden dünya denilen bir çilehanede hep imtihan, hep sabır ile yaşadık. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seni koklamak, senin gözlerine bakmak, hayranlıkla ellerini tutup yanaklarından öpmek, dünya ötesi bir arzu, ulaşılması zor bir hayal gibi algıladığımız bir zamanda varlığının ilk işaretlerini gösterdin sen bize. Hakikate ve varlığa inanmak, iman etmek kadar zor ama iman kadar tatlı ve anlamlı olduğunu sen bize hissettirdin en küçük kıpırdanışlarınla. Senin gelişine inanmak, Yaratan’ın “OL” emrine kalben inanmanın ötesinde hakkel yakın yakınlığını yürekte hissetmektir. Belki deniz dalgaları gibi coşkun bir hâl içinde değiliz ama engin ufuklara yelken açmış, uzun bir yolcuğa çıkacak bir geminin deryaya açıldığı heyecanlı bir günün sabah güneşinin sıcaklığını bütün hücrelerimizde hissediyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatımıza farklı bir anlam kazandırmak, bize yeni sorumlulukların yanında ilave görevler yüklemek üzere yola çıktın. Şuna inanmanı istiyoruz. Ruhî derinliklerden gelen ezelî sevgi sayesinde her zorluk, bizim için kolay olacak. Dökeceğin her gözyaşı, ciğerlerimizi damla damla yakacak, gülümseyişlerin ise kalbimize ferahlık verecek. Uzun bir bekleyişin ardından, sabrın ve duaların tesiriyle ilahî lutfun tecellilerini daha dünyada iken tattık. Cenneti dünyaya taşımak elbette mümkün değil ama gözlerindeki o nuranî bakışlar, bize Cennetten bahşedilmiş bir tadımlık sükunet gibi gelecek ve sükunetli tadımlıklarla ebedî huzur ve saadet bahtiyarlığına erişeceğiz. Kim bilir belki de Cennet hurilerinden aldığın güzelliğinle son baharımızda bize daha nice nice sevgi dolu yıllar tattıracaksın. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fıtratının berrak temizliği ile etrafa hep ışıklar saçacaksın. Yaşlandığımızı hissettiğimiz yorgun bir dönemde bütün kederlerimizi unutturacak o muhteşem gelişin. Geçmişe ait sorguları ve endişeleri hep bir yana bıraktık. Sen mi bizi terk ettin yoksa biz mi seni beklettik soruları ile ne kendimizi, ne de seni yargılamak niyetindeyiz. Kader planında ne düne ait olanlar ve yaşananlar, ne de yarına ait olanlar ve yaşanacaklar bizim elimizdedir. Kadere hep iman ettik ve ümitsizliğe düşmemek için yine kadere teslim olduk. Dualarımız ve girişimlerimiz, cüzî irademizin bir tezahürü olarak küllî irade ile buluşmasına yönelik idi. Ve küllî irade, kader çizgisinde seni bugün bizlerle buluşturdu. Senden önceki kaderimiz, O’nun iradesi altında olduğu için, isyan etmeden hep rıza çerçevesinde kadere boyun eğdik. Yine O’nun rızasını kazanmak ümidiyle senden sonraki kaderimize de aynı manevî istikamet doğrultusunda hep gönülden bağlı kalacağız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seninle hem gündüzleri, hem de geceleri yani her saniye seninle beraber olacağız. Seninle birlikte hayatımızı paylaşacağız. Sen yavaş yavaş büyürken belki de biz hızlıca yaşlanacağız. Ama sayende yaşlanmanın tadına vara vara dünyadan ayrılacağız. Çünkü artık sen varsın ve eminim seninle her şey daha güzel olacak. Anamın duası aklıma geldi. “Allah, bana sizin acınızı göstermesin, ölümüm sizinkinden önce olsun” derdi. Şimdi aynı duaları ben de senin için terennüm ediyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C. Hak, bize hiçbir zaman acını göstermesin, kader ne der bilmiyorum ama ölümünü bize göstermesin”. Ya Rabbi, her şeyi yaratan olarak Sen her şeye kadirsin, biz ise aciz kullarız. Ancak senin lütfunla sabredebildik ve yıllar sonra muradımıza eriştik. Ne olur yine Senin inayetinle yeni görevimizi layıkıyla yerine getirebilelim ve emanetini en güzel biçimde koruyabilelim. Ya Rabbi, misafirimiz çok değerli, o bize verilmiş ne güzel bir hediyedir. Emanetini korumak, kollamak ve sevmekte bize itidal nasip et. Çocuğumuza göstereceğimiz ilgi ve sevgide ne Gayretullahına dokunacak aşırı bir tavır, ne de şeytanları sevindirecek mesafeli bir yaklaşım hâkim olsun. Sevgimiz hep fıtrî, şefkatimiz hep derin ve duygularımız hep canlı ve sıcak olsun. Ya Rabbi, biricik bebeğimiz Zeynep Dilara ile fedakâr annesine ve bize hayırlı uzun ömürler ver. Ver ki sonbaharımızda bile nevbaharın tatlı heyecanlarını yaşayalım. Ya Rabbi, dünyadaki nimetlerin ve lütufların bu kadar hoş olduğuna göre kim bilir öbür âlemdeki sürpriz mükâfatların nasıldır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zeynep Dilara’nın Annesi ve Babası: &lt;br /&gt;Ali ve Asuman Seyyar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk Kaleme Alındığı Gün: 30.08.2008 Cumartesi; Sürmeli Oteli-Ankara.&lt;br /&gt;İkinci Kez Kaleme Alındığı Gün: Zeynep Dilara’nın doğduğu gün: 24.09.2008; Çarşamba; Ada-Tıp Hastanesi; Adapazarı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-5365917967650657597?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/5365917967650657597'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/5365917967650657597'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2008/09/ho-geldin-zeynep-dilara.html' title='Hoş geldin Zeynep Dilara'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SOCLf2IPjyI/AAAAAAAAAc0/ls2ufvDDYPg/s72-c/images.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-4387334412351616047</id><published>2008-09-28T13:46:00.000-07:00</published><updated>2008-09-28T13:47:49.395-07:00</updated><title type='text'>HAYAT BAYRAM OLSA!</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SN_taw2XNxI/AAAAAAAAAck/S8xzgAUm4-Q/s1600-h/d%C3%BC%C5%9F%C3%BCnen.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://4.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SN_taw2XNxI/AAAAAAAAAck/S8xzgAUm4-Q/s320/d%C3%BC%C5%9F%C3%BCnen.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5251176734582585106" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözlerinin içinden süzülen dramın, bir dudak kıpırtısı ile sözlere dökülmesi an meselesi. Dokunsan hem konuşup hem ağlayacak. Ağlayarak konuşması “duyun, gözlerime inanmıyorsanız “ demek olmaz mı? Olur elbette ama duyana…İstediğimizi duyma yetimizi bildiğimden işe yarar mı? Emin değilim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Bazen çok bunaldığımızda ya da çok neşeliyken “HAYAT BAYRAM OLSA” deriz. Bunaldıysak bu durumdan kurtulmak için, neşeliysek bu durumun sürmesi için…Bayramların hep keyifli geçtiğini düşünerek…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Bayramların bizlerde uyandırdığı güzel duyguları, yaşamak istememizden doğal bir tepki olmaz, bunu da bildiğimizden… Bayramlarda herkesin mutlu olduğu düşüncesini beynimizin, yüreğimizin bir taraflarına yazdığımızdan…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Oysa ki bayramlar yaşamın en güzel günleriyken, dramların da başladığı günler olabilir. Ömür boyunca, hatırlandıkça yaşanacak, yürekten asla gidemeyecek dramların… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Gözlerden yaşlar süzüldükçe, her süzülen yaşta yeniden yaşanacak…Acıların kabına sığmadığı anlarda dokununca, ağlayarak konuşulacak…. Her an… Her bayram…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Böyle durumları duyduğumuzda, yaşadığımızda “ Hayat bayram olmasın” deriz içimizden. Hayatın bayram olmasını isteyenlere sıkıntı vermeden.  Kendimizi yaşamın orta yerine koymadan. Sessizce, yürekten…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Bayramlar yine de istenir. Yoğun telaşın içinde görmeye fırsat bulamadığımız dostlarımızın, akrabalarımızın yanımızda olmasını isteriz. Onların yanında mutlu olduğumuzdan, bir iki tatlı söz duymak için yollara düşeriz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; “Hayat bayram olsa!” Her an bayramlarda olduğu gibi mutlu olsak, dostlarımızın yanında, akrabalarımızın etrafında. Bayramların kıymetini bilerek yaşasak, hep bayram havasında. Bayramlarda acıları olanları da unutmadan…Hasta, yaşlı, yakınını kaybetmiş, dram içinde yaşayan…Onları da yanımıza katsak, duyguları paylaşarak azaltmak için. &lt;br /&gt;Ne güzel olmaz mı? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Bayramların gerçekten bayram havasında geçmesi, acıları yaklaştırmaması &lt;br /&gt;dileklerimle…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Reyhan Gazel&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-4387334412351616047?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/4387334412351616047'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/4387334412351616047'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2008/09/hayat-bayram-olsa.html' title='HAYAT BAYRAM OLSA!'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SN_taw2XNxI/AAAAAAAAAck/S8xzgAUm4-Q/s72-c/d%C3%BC%C5%9F%C3%BCnen.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-2987517884296260475</id><published>2008-09-24T12:57:00.001-07:00</published><updated>2008-09-24T12:58:21.695-07:00</updated><title type='text'>Bu Yazı, Ramazan Ayının Son Yazısıdır</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SNqb1I-ohKI/AAAAAAAAAcc/NcSB6mPm8HI/s1600-h/ma%C4%9Fdur.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://1.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SNqb1I-ohKI/AAAAAAAAAcc/NcSB6mPm8HI/s320/ma%C4%9Fdur.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5249679652899292322" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yıl da Ramazan ayı günahıyla sevabıyla bitiyor. Parası olmayanların yardımına koşarak, dertlilerin dermanı olarak, elimizin altındaki nimetlerin farkına vararak, hoşgörüyü yaşantımıza odak yaparak…  En azından böyle geçmesi gerektiğini bilerek… Böyle yapmasak da yanlışta olduğumuzu anlayarak… 11 ay sonra tekrar aynı duyguları yaşayacağımızı düşünerek… Şimdiden bayramınız kutlu olsun sözleriyle… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeniden ülke gündeminin yoğunluğu içine girmeden, böyle bir yazıyı kaleme almanın mutluluğunu yaşıyorum aslında. Bu öyle bir yoğunluk ki, 1 ay boyunca yaşanan, yaşanılması gerekenleri unutturan cinsten hem de. Hiç unutulmamasını dileyerek… Lafım meclisten içeri. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;11 ay boyunca har vurup harman savurduğumuz şükür kavramanın anlamını bir kez daha hatırlatmak istiyorum. Yine kendimce.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yaratılırken bizde olduğunu gördüklerimizle insanlığa katkımız olmadıkça, sözde şükürlerin bir anlamı olmaz. Bize verilenlerle iyi şeyler yapmadıkça verilenlerin anlamının kalmaması da bundandır. Verilenler geri alınır ya da alınmaz, bunu ben bilemem, ama bildiğim verilenlerin yerlerini bulamamasının karşılığı mutlaka gelecektir. Yaşamda sabır gösterenlerin de isyan etmedikçe karşılığını alacaklarını bildiğimden rahatım. Tüm mağdurlar adına rahatım. Mağdurlara hep bekleyin, isyan etmeyin demem de bundan.” (Gazel, Yürek Felsefesi, sf.231)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Şükür kavramını her iftardan sonra o kadar çok duydum ki, duyduğum her şükür sözü yine bana bunları yazdırttı. Karnı doyan, hemen dile getirdi. Getirmese sanki herkes küsecekmiş gibi davrandı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Şükürler olsun, açlık kötü şey.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Evet. Açlık kötü şey. Çaresizlik kötü şey. Yokluk kötü şey. İstendiği halde yapılmayan her şey, kötü şey.  Aç karnına çalışamamak kötü şey.  Susuzluk kötü şey. Görüp de yiyememek kötü şey. … O kadar kötü şey var ki. 11 ay rahat edecek sıradan şükreden diller belli ki. 1 ay şükretmek yetmez mi? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yetmez tabii ki. Şükür her an olmalı. Dilde değil, yürekte olmalı. Sadece 1 ay yemekten sonra değil, 12 ay, her an olmalı. Her saniye, her varlıkta, her toklukta olmalı. Kötü şeyleri yaşayanlar her an düşünülmeli. 1 ay düşünülmesi yetmez. İnsan olana yetmez. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zorluklar içinde yaşamaya çalışanlar da her an düşünülmeli. Sadece yemek yiyemeyen değil, her zorluğa göğüs gerenler. Onlara da bakıp sadece şükredilmemeli. Her an yanlarında olunmalı. Elleri ayakları olunmalı. Kim ne yapabilirse elbette. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son söz, psikolojide güzel bir ifade var: Pozitif transfer. Ramazan ayında yaşananlar, 11 aya aktarılmalı. Sadece Ramazan ayı ile sınırlı düşünülmemeli. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna da şükür. En azından  bir çok insana ulaşabiliyorum. Gücüm yettiğince. Ben görevimi yaptım, gerisi okuyanların, bilenlerin işi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;GÜLER YÜZLÜ BİR BAYRAM DİLİYORUM&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-2987517884296260475?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/2987517884296260475'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/2987517884296260475'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2008/09/bu-yaz-ramazan-aynn-son-yazsdr.html' title='Bu Yazı, Ramazan Ayının Son Yazısıdır'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SNqb1I-ohKI/AAAAAAAAAcc/NcSB6mPm8HI/s72-c/ma%C4%9Fdur.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-6733848957333161510</id><published>2008-09-23T14:24:00.001-07:00</published><updated>2008-09-23T14:35:36.785-07:00</updated><title type='text'>Biraz da Ruhsal Engellileri Konuşalım</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SNlg3LKj9wI/AAAAAAAAAcU/iLObU1rSFhM/s1600-h/g%C3%BCzel+%C3%A7ocuk.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://3.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SNlg3LKj9wI/AAAAAAAAAcU/iLObU1rSFhM/s320/g%C3%BCzel+%C3%A7ocuk.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5249333341683185410" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllar önceki bir yazımda, engellileri engel tiplerine göre sınıflarken, gözümün önüne masum, bir o kadar da istenmemenin yarattığı kırgınlığı olan tüm engellilerimiz geldi.  O zaman kendimce bir ifade buldum. ‘ Masum gözlerle bekleyen engelliler…’ Bekledikleri de sadece istenmek, herkesle aynı davranışları görebilmek, özetle ‘insan’...  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Yazımın devamında bir anda aklıma engelli olduğunu göremediğimiz ancak, toplumda rahatça dolaşmasıyla sıkıntı yaratan insanları düşündüm. Çünkü toplum, böyle insanları rahatça içine alırken, ne kadar büyük bir tehlikenin altına girdiklerini göremiyordu. Evet bu insanlar asıl engelli insanlardı ve toplumca engellenmesi gerekiyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Bu insanlar ‘ruhsal engelli’ insanlardır. Başka engel gruplarının topluma zararı olmazken, bu engel grubunun topluma ciddi zararı vardır. Düşünebiliyor musunuz, fiziksel engelli bir yavrumuz kime ne zarar verebilir? Çünkü, istenmemenin getirdiği zarar ancak kendinedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Gazetelerde yazılan onlarca, yüzlerce cinayet, tecavüz, vahşet… haberlerinin müsebbibi olan insanlardır ruhsal engelli insanlar. Ama engelli olarak düşünülmediği için her yere rahatça girip çıkan insanlardır aynı zamanda. Her girdikleri ortama zarar vererek üstelik. Bu zarar, bazen canların yitip gitmesine yol açarken, bazen de sürekli gerginlik olarak toplumda yerini bulur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte son haber: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Edirne'nin Lalapaşa İlçesine bağlı Kalkansöğüt Köyü'nde taşımalı eğitimle okullarına gitmek için servis bekleyen öğrencilerin üzerine ateş açan ve iki öğrencinin ölümüne iki kişinin de yaralanmasına neden olan Ahmet Öztürk, Jandarma ekipleri tarafından karşı ormanlık alanda yakalanarak gözaltına alındı. Alınan ifadesinde cinayeti işlediğini itiraf eden katil zanlısının savunması ise insanın kanını dondurdu. Olayı tüm çıplaklığı ile anlatan katil zanlısı, ´Sabah çocuklar çok ses çıkarttı. Ben de onları uyardım. Bana tepki gösterdiler ve tüfekle vurdum. Oldu bir kere dediği öğrenildi.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; “Gürültü yaptılar, vurdum” diyen diller hangi gruba girer sizce? Bir taraftan eğitim, sosyal, sağlık ortamlarında istenmeyen bedeninde yetersizliği olan vatandaşlarımız, bir taraftan da ayakta, sapasağlam, dimdik duran! ruhsal engelli vatandaşlarımız. Sizce hangi grup gerçekten engelli? Ya da, sizce hangi engel grubu toplumdan uzak tutulmalı? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Hiç kimse yaşayabileceklerini önceden göremez. Ancak, yaşamın içinde yaşadıkça öğrenir. Buna kader deriz. Ancak, kendi kontrolümüzün dışında yaşamımıza girenler karşısında, başkaları tarafından bir de farklı bir yaşantının içine çekilmek istenmesi, sonrasında da istenmemek, kolay kabul edilir bir şey değildir. Buna  kader dememeliyiz. Çünkü yaşananlar, insan eliyle yapılan zulümden öte bir şey değildir. Düşünebiliyor musunuz, bir anda kaza sonrası ayaklarınızı kaybediyorsunuz, sonrasında da sokağa çıktığınızda “yolu sandalyenle işgal ediyorsun” diye azar işitiyorsunuz. (Bu şahsen duyduğum yaşanan bir olaydır. Hem de onlarca kez duyduğum) Ancak, diğer taraftan, iki çocuğu durduk yere katleden bir adam, elini kolunu sallayarak sokakta gezebiliyor. Tekrar soruyorum; sizde asıl engellenmesi gereken insanlar kimlerdir? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devam edecek…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-6733848957333161510?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/6733848957333161510'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/6733848957333161510'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2008/09/biraz-da-ruhsal-engellileri-konualm.html' title='Biraz da Ruhsal Engellileri Konuşalım'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SNlg3LKj9wI/AAAAAAAAAcU/iLObU1rSFhM/s72-c/g%C3%BCzel+%C3%A7ocuk.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-6876285572614013297</id><published>2008-09-22T12:10:00.001-07:00</published><updated>2008-09-22T12:11:14.263-07:00</updated><title type='text'>Arapları Çarpan Türk Güzeli ve Prof. Özsoy</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SNftykFeDXI/AAAAAAAAAcE/fSQKpYtqNdY/s1600-h/osmanhoca.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://2.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SNftykFeDXI/AAAAAAAAAcE/fSQKpYtqNdY/s320/osmanhoca.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5248925343659462002" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prof. Özsoy’ un “ bu bir kariyer planlaması yazısıdır.” Diyerek başladığı “Arapları Çarpan Türk Güzeli “ yazısı, bir haftadır neredeyse tüm Türkiye’nin dilinde. Herkes taraf olmuş, konuşuyor, tartışıyor. Taraflar da net. Bir taraf, Osman Hocamın anlatmaya çalıştığını doğru anlamış durumda, diğer taraf ise, iletişim kazası yaşamakta. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında Osman Hocamın vermek istediği mesaj çok net. “Türk dizileri Arap ülkelerinde kendi televizyon tarihlerinin en büyük reyting rekorlarını kırıyor. Bu ilgi stratejik bir değere dönüştürülemez mi?” diye okuruna soruyor. Sorunun kendince cevabını da yine kendince temellendirmeye çalışıyor. Siz yine de ‘kendince’ yazdığıma aldırmayın. Prof. Özsoy  benim gibi bir çok ‘kendince’ yazarın gözünde gerçek bir iletişim ustasıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, nasıl oldu da kendisi gibi okurları da iletişime açık kişiler olan Prof. Özsoy’un bir çok okuru, iletişim kazasına uğradı? Hatta Hocamı bir daha okumama kararı alacak kadar kızabildiler? Bu yazıyı yazmamın nedeni tam da bu nokta. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prof. Özsoy, yazılarında kendinden çok başkalarını düşünür. Kendinde olan bilgileri başkaları için gelecek örüntüsü haline getirir. Yaşamın içinden ‘inceden’ alıntılarıyla, tüm yaşamı kapsayan büyük düşünceleri, yine ‘inceden’ beynimize gönderir. Öğretir. Sorgulatır. Anlatır. Böylece okurları, satırlarında olayların uçuştuğu köşe yazarlarının arasından kendisini cımbızla çeker. Sayıları her geçen gün de artarak üstelik. Ayrıca, iletişimci olmasının avantajını, her yazısına ‘yürekten’ yerleştirir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okurlarının gözünde gerçek bir ‘yazar’ olan Prof. Özsoy, bu güzelliklere rağmen, kızılan bir yazar haline gelebilmiştir. Sadık okurları kendisini ‘terk etmekle’ tehdit edebilmiştir. Üstelik  “Sanatçılarımıza ve dizilerimize gösterilen ilgi muhakkak stratejik bir değere dönüştürülmeli.” dediği ve bunu “Arapları Çarpan Türk Güzeli” ile örneklendirdiği için. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osman Hocamın iletişim kazasına uğrayan okurları, Ramazan ayının etkisi ile çarpan etkisi yapan bir Türk güzelini yazmasını uygun görmemiş olabilirler mi? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazıda verilen onca anlamlı ve doğru mesajın içinden Osman Hocamın okurlarının sadece “Çarpan Türk Güzeli” ifadesini çekip alabileceklerini düşünmek bile istemiyorum. Bunun sadece bir örnek olduğunu anlayabildiğimden… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer ki, Prof. Özsoy’un bu kızımızın gelecek kariyer planlaması için de birkaç satır laf ettiğine kızmışlarsa, onu da Prof. Özsoy’un  ‘Hoca’ olduğuna vermeleri gerekir. O kadar lafın içinde güzel kızımıza birkaç usturuplu laf etmesi çok görülmemeli. Sonuçta sadece yazıdaki kızımız değil, bir çok ‘kızımız’ bu yazıyı okumuş olmalı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Araplarda çarpma etkisi yaratan güzel kızımızın resmini bile görmedim. Görmemin de bir önemi yok. Çünkü nasıl olsa beni çarpamayacak. Ama hazır bir kızımız büyük bir milleti bir şekilde kendisine hayran bırakmışken, bu kızımızın doğru stratejiyle milletler arası iletişimde değerlendirilmesini kabul etmek istemeyenleri anlayamıyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbetteki, ‘çarpan güzel etkisi’ ile “Türkiye ile Arap toplumlarının daha yakından kaynaşmasına zemin hazırlayacak stratejik bir değere” dönüştürülebilmesi kolay anlaşılır ve belki de kabul edilebilir bir durum değildir. Ancak, Arap toplumlarında büyük bir hayranlıkla izlenen bir çarpan etkili kızımızın, bu misyona aykırı davranması da kabul edilebilir değildir. Bu konuda uyarılması ise gerçek bir iletişim uzmanı ve stratejist olan Hocamıza düşmüştür. ‘Hoca’ duyarlılığı ile. Bundan ötesi bu şekilde durumu anlamayanların iletişim kazasına uğramalarıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Laf aramızda, ‘Yürek Felsefesi’ Kitabım daha basılmadan son halini ilk gören kişilerden birisi olan Prof. Özsoy, görür görmez kitabımı bastırmaktan vaz geçirecek büyük bir hatayı görebilmiştir. Halen de pek gören olmamıştır. Olsa bile Osman Hocam gibi bir saniye içinde görerek açıklıkla dile getiren olmamıştır. Bu küçük olay bile Prof. Özsoy’un olaylara, durumlara bakışındaki iletişimci rolünü, ‘ince’ bakışını net olarak ortaya koyabilmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Boş verin Hocam. Okurlarınız sizin çarpan etkili güzel kızımızı hangi amaçla yazdığınızı er zamanda anlayacaktır. Her yazarın başına kolayca gelebilen kaza, sizin de başınıza gelmiştir. Zaten yazınızdan anladığım kadarıyla ‘Arapları Çarpan Türk Güzeli’ kendi kariyer planlamasına pek dikkat etmiyor. Sadece kendi kariyer planlamasına değil, stratejik değer olduğunun bile farkına varamıyor. Varsın öyle olsun. Biz de daha çoook çarpan etkili güzel kız var. Biri gider diğeri gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgiyle Kalın&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-6876285572614013297?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/6876285572614013297'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/6876285572614013297'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2008/09/araplar-arpan-trk-gzeli-ve-prof-zsoy.html' title='Arapları Çarpan Türk Güzeli ve Prof. Özsoy'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SNftykFeDXI/AAAAAAAAAcE/fSQKpYtqNdY/s72-c/osmanhoca.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-8973446946397268736</id><published>2008-09-20T15:57:00.000-07:00</published><updated>2008-09-20T16:02:49.350-07:00</updated><title type='text'>BAŞBAKANIMIZI DUYDUNUZ MU?</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SNWBDx1IQzI/AAAAAAAAAb8/flV7rU4I2BA/s1600-h/ba%C5%9Fbakan.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://3.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SNWBDx1IQzI/AAAAAAAAAb8/flV7rU4I2BA/s320/ba%C5%9Fbakan.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5248242842685948722" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BÜYÜK YAŞAM MÜCADELEMİZDE YANIMIZDA OLANLARI UNUTMAMIZ MÜMKÜN MÜ? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SÖZ BAŞBAKANIMIZDA...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başbakan Erdoğan, ’’Eğitim, özürlülerimize toplumdaki diğer bireyler karşısında fırsat eşitliği sağlanabilmesinin en önemli aracı’’ dedi. &lt;br /&gt;     &lt;br /&gt;ERDOĞAN: EĞİTİM, ÖZÜRLÜLERİMİZE EŞİTLİK İÇİN ÖNEMLİ &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başbakan Erdoğan, Beyazay Derneği’nin özürlü öğrenciler için düzenlediği iftar yemeğine katıldı. &lt;br /&gt;     &lt;br /&gt;Erdoğan, burada yaptığı konuşmada, bugüne kadar toplumun ve toplum içindeki bireylerin önünü açabilmek için pek çok çalışma gerçekleştirdiklerini, bu çerçevede en çok önem verdikleri kesimlerin başında özürlülerin geldiğini anlattı. &lt;br /&gt;     &lt;br /&gt;Başbakan Erdoğan, 1994 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi bünyesinde Özürlüler Koordinasyon Merkezi’ni ilk defa kendilerinin kurduğunu belirterek, özürlüleri toplum dışında bırakan anlayışla mücadele ettiklerini, onları iş hayatından eğitime, sanata kadar her alanda hayatın içine katacak politikalar ürettiklerini dile getirdi. &lt;br /&gt;     &lt;br /&gt;Özürlüler konusunda Türkiye’de bir çığır açtıklarını ifade eden Erdoğan, aynı zamanda özürlülere küresel bir vizyon kazandırmayı hedeflediklerini ve BM Özürlü Hakları Sözleşmesi’ni imzalayarak, bu alanda en önemli açılımı kendi hükümetlerinin sağladığını anlattı. &lt;br /&gt;     &lt;br /&gt;’’Özürlü olmak eğitimsizliğin mazereti olamaz’’ ilkesiyle, devlet olarak özürlü eğitimini geliştirmek için kolları sıvadıklarını dile getiren Erdoğan, 2005 yılında çıkardıkları Özürlüler Kanunu’na, ’’özürlülerin eğitim almasının hiçbir gerekçeyle engellenemeyeceği’’ hükmünü koyduklarını dile getirdi. &lt;br /&gt;     &lt;br /&gt;Erdoğan, 2002 yılında özel eğitim hizmetlerinden yararlanan özürlü öğrenci sayısı 22 bin iken, bugün 102 bine çıktığını, rehabilitasyon merkezlerinden yararlanan özürlü öğrenci sayısının da 14 binden 194 bine ulaştığını söyledi. &lt;br /&gt;     &lt;br /&gt;Yüksek öğrenime giden özürlü öğrencilere de burs ve yurt konusunda öncelik verildiğini anlatan Erdoğan, özürlü çocuğunun eğitimini bulunduğu şehirde yapamayan anne-babaya, gerekli imkanlara sahip yerlere tayin isteme hakkı tanıdıklarını söyledi. &lt;br /&gt;     &lt;br /&gt;Erdoğan, Türkiye’nin neresinde olursa olsun özürlü çocukların eğitimi konusunda hiçbir mazeret, hiçbir engel bırakmamaya çaba gösterdiklerini ifade etti. &lt;br /&gt;     &lt;br /&gt;Gelecek yıllarda bu çalışmaların daha da yoğunlaşacağını belirten Erdoğan, ailelerin de desteğiyle eğitimden geçmeyen hiçbir özürlü çocuğun kalmayacağını aktardı. &lt;br /&gt;     &lt;br /&gt;Özürlü çocuğu olan ailelere de seslenen Erdoğan, ’’Çocuklarınızı okula gönderin. Devlet, size servisinden okul ücretlerine kadar her konuda destek veriyor. Çocuğunu eğitim kurumlarına göndermeyen ailelerin büyük bir vebal altında bulunduklarına inanıyorum’’ diye konuştu. &lt;br /&gt;     &lt;br /&gt;Bakımı evde yapılması gereken özürlüler için de maddi desteğin verildiğini dile getiren Erdoğan, bunu bilmeyen aileler olduğunu, özürlü çocuğuna bakan her aileye her ay 430 YTL’lik yardımda bulunduklarını söyledi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-8973446946397268736?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/8973446946397268736'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/8973446946397268736'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2008/09/babakanimizi-duydunuz-mu.html' title='BAŞBAKANIMIZI DUYDUNUZ MU?'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SNWBDx1IQzI/AAAAAAAAAb8/flV7rU4I2BA/s72-c/ba%C5%9Fbakan.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-9169393535654043935</id><published>2008-09-20T14:51:00.001-07:00</published><updated>2008-09-20T14:53:35.475-07:00</updated><title type='text'>Kimin Eli Kimin Cebinde</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SNVw1TE-BjI/AAAAAAAAAb0/QvpzOpjspbo/s1600-h/eller.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://3.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SNVw1TE-BjI/AAAAAAAAAb0/QvpzOpjspbo/s320/eller.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5248225001726674482" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son günlerde yaşananlar bana yine “kimin eli kimin cebinde” dedirtiyor. Eller o kadar karışmış durumda ki. Kim kimle arkadaş, kim kimle eskiden arkadaştı, kim kimle hala arkadaş… Kim kimi kolluyor,  kollamıyor… Kim kiminle yakın, kim kiminle yakın gibi görünüyor… Kim kimi istiyor, istemiyor… Gerçek bir kaos durumu var. Çünkü bugün bildiklerimiz yarın bilmediklerimize dönüşüyor. Sonra tekrar tersi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Yıllardır hem iş yaşamım hem de yaşantım gereği basının içindeyim. Yıllar önce başladığım basın yaşantım bugün kısmen sürse de, bir şekilde her gün onca ‘bilgiyi’ duyuyorum. Her ‘bilgi’ bir öncekinden oldukça farklı olabiliyor. Hatta tersi bile. Bu şekilde yaşanılan tüm yaşamlarda, genel yaşam tarzı da böylece şekillenmiş oluyor: Bugün dostun olan,  arkanı döndüğün anda düşmanın olabilir. Hatta arkanı dönmeden de düşmanın olabilir. Dikkat et. Bu durumunda yapılacak tek şey de kendiliğinden ortaya çıkıyor. “ Yüreğin kendi ellerinde yaşa!” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Teker teker isimleri yazmaya niyetim yok. Çünkü bu isimleri yazdığım anda o kişiler tekrar arkadaş olabilir. Ben de yazdıklarımla kalabilirim. Ama yazdıklarım aslında o kadar açık ki; bilene…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Herkes günü kurtarma derdinde yaşamaya çalışıyor belli ki. Günü kurtarırken de, eskiden dost olduklarını, can düşman olduklarını, aynı çatıya baktıklarını, aynı çatıda ayrı başlıklarda yaşadıklarını… hiç düşünmüyor. Her gün yeni bir düşman, yeni bir dost söylemleri… Aman ne iyi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Oysa ki, geçmiş insanın peşini asla bırakmaz. Geçmişin izleri silinmez. Bırakan, silinen sadece dillerdedir. Düşmanımızı bugün ‘dillemek’, yarın dost olunduğunda kendiliğinden silinmez. Birileri mutlaka hatırlatır. Hem de hiç beklemediğimiz bir anda. Sadece içinde bulunduğumuz anı yaşamak da, yaşama olması gerektiği gibi yaklaşmamızı engeller. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Özetle, basın emekçileri bugün burada ekmek kazanırken, yarın başka yerde kazanabilir. Bu, işin doğası gereği olduğundan aklımda oldukça nettir. Ancak, aklımda net olmayan, her gidilen yeni iş ortamında bir öncekini, öncekileri unutmaktır. Bu durum, her şeyden önce komiktir. Nasıl unutulur ki? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Bu arada sadece ‘gerçek işini’ yapmaya çalışan basın mensubu arkadaşlara da arada kaynamak düşer. Başka ne düşebilir?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-9169393535654043935?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/9169393535654043935'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/9169393535654043935'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2008/09/kimin-eli-kimin-cebinde.html' title='Kimin Eli Kimin Cebinde'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SNVw1TE-BjI/AAAAAAAAAb0/QvpzOpjspbo/s72-c/eller.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-5600610969601064037</id><published>2008-09-20T14:14:00.000-07:00</published><updated>2008-09-20T14:15:55.842-07:00</updated><title type='text'>Cumhurbaşkanına İletilen bilim Dosyası</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SNVoBPVVHgI/AAAAAAAAAbs/CHnK9ri802w/s1600-h/bilim.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://1.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SNVoBPVVHgI/AAAAAAAAAbs/CHnK9ri802w/s320/bilim.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5248215311275335170" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de bugüne kadar bilime önem verilmediği bir gerçek. Bir şarkıcının yaşadığı aşk kaçamağına daha önem verdiğimiz de. Ancak, Türkiye’nin  coğrafi olarak çok kritik bir bölgede, zengin doğal kaynaklara sahip bir ülke olması nedeniyle bilimi toplumun her kademesine anlatabilme görevi hepimiz için aşikardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya üzerinde jeopolitik durumumuzun daha sağlam olabilmesi, teknolojimizi geliştirip, büyük ve güçlü bir ülke olarak yaşantımızın sürmesine bağlıdır. Bu nedenle, herkes bir an önce geleceğimiz adına düşünmelidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilimsel çalışmaların sonuçlarını alabilmek, uzun bir yolda, yavaş ancak emin adımlarla ilerlemeye benzer. Yani, her adımda sonuç beklenmesi işin doğasına aykırıdır. Yolda olan yavaş da olsa dünya konjonktüründe yerini bir an evvel almış bulunmaktadır. Bu da gelişmiş ülke ölçütüdür. Özetle, bilimsel çalışmalar adına yola çıkmış ülke, gelişmiş bir ülkedir. Yol ne kadar sürerse…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu hedef uğruna yaşamını feda edenlerin kendi başlarına yola çıkmasının, ülke adına hayırlı ancak çalışmaların seyri adına sonuçsuz olduğunu söylemek gerekir. Çünkü, bilimsel  çalışmalar için  altyapı kurulması gerekiyor ve bunun için de yatırım yapılması... Yani iş siyasilere düşüyor. Bugüne kadar yaşanılan asıl sıkıntının kaynağı da tam bu nokta. Çünkü,  altyapı kurulduktan sonra karşılığını almak yıllar sürebiliyor. Sonucun yıllar içinde alınması da günümüzün siyasi anlayışına uygun düşmüyor. Bu nedenle bilimsel çalışmalarda adımız geçemiyor. Dünya bizi çalışmalarımızla değil, uzaktan yaptığımız yorumlarımızla tanıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine de ülkemizde bilimsel çalışmaların, ülke gündemindeki gerçek yerini bulması için verilen çabanın en güzel örneklerinden birisi;  Isparta’daki uçak kazasında hayatını kaybeden  Prof. Dr. Engin Arık.  Yaşamının 40 yılını bu uğurda harcayacak kadar hedefine sıkı sıkıya bağlı bir bilim kadını. Şimdi çok uzaklardan, geride bıraktıklarını gözleyen bir bilim kadını. Ölene kadar da hiç pes etmemiş. Ülkemizin geleceğini daha sağlam temellere demirleyebilmek için uğruna ömrünü harcamış. Nur içinde yatsın. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“TÜRKİYE Fizik Derneği Başkanı Baki Akkuş Isparta’daki uçak kazasında hayatını kaybeden eski başkan Prof. Dr. Engin Arık’ın, en büyük hayalinin Türkiye’de büyük bir nükleer araştırma merkezi kurmak olduğunu söyledi. Bayrağı Arık’tan devralan Prof. Dr. Akkuş, meslektaşının çalışmaları sırasında büyük engellemelerle karşılaştığını ve ardından korkunç kazanın meydana geldiğini söyledi. Bu konu ile gerekli dosyaları Cumhurbaşkanlığı’na da sunduklarını söyledi.“ &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Göreve geldiklerinden beri bir çok konuda kendinden emin ve doğru işleri yapmaya çalışan AK Parti iktidarının bilimsel çalışmalara verdiği önemi ve desteklerini yine hep birlikte görüyoruz. 14 Nisan 2008’de Türkiye Atom Enerjisi Kurumu Başkanı Okay Çakıroğlu ile CERN Genel Direktörü Robert Aymar anlaşma imzaladı. Şimdi 3-4 yıl içinde gerçekleşecek tam üyeliği bekliyoruz.  Bu çok önemli bir adım. Bugüne kadar yapılmamasının karşılığını ise, tüm yüreklere bırakıyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumhurbaşkanımız Sayın Gül’ün kendisine yürekten iletilen dosyanın da gereğini yapacağını tahmin ediyoruz. Ama yine de ülkemiz adına kaybolan yılların acısını da yüreğimizden atamıyoruz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-5600610969601064037?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/5600610969601064037'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/5600610969601064037'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2008/09/cumhurbakanna-iletilen-bilim-dosyas.html' title='Cumhurbaşkanına İletilen bilim Dosyası'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SNVoBPVVHgI/AAAAAAAAAbs/CHnK9ri802w/s72-c/bilim.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-3871758188194977741</id><published>2008-09-17T16:00:00.002-07:00</published><updated>2008-09-18T14:22:11.294-07:00</updated><title type='text'>Özlü Sözler</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SNLGRYBJWDI/AAAAAAAAAbk/yYIS1dHvXz0/s1600-h/YA%C4%9EMUR.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://3.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SNLGRYBJWDI/AAAAAAAAAbk/yYIS1dHvXz0/s320/YA%C4%9EMUR.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5247474517647382578" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özlü sözler çaresizliği anlatsa da, yine de bazen insanı kendine getirir. En azından yalnızlığını paylaşmayı... Birileri de bizim gibi düşünmüş, yazmış, söylemiş... Ne de iyi yapmış. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Selahattin Hocam sitenden alıntı yaptım. Ne güzel hepsi birarada, huzurlarınızda  kopya çekiyorum. Bilginize...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;.....................................................................................&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğru olsam ok gibi, yabana atarlar beni. Eğri olsam yay gibi, elde tutarlar beni." (Hz. Mevlana) &lt;br /&gt;"Bir yerde küçük insanların büyük gölgeleri oluşuyorsa, orada güneş batıyor demektir. "Çin Atasözü &lt;br /&gt;   "Hayata yapılacak o kadar çok hata var ki, aynı hatayı yapmakta ısrar etmenin anlamı yok." P. Sartre&lt;br /&gt;"Gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklenince diğerleri de yanlış gider." C. Bruna&lt;br /&gt;"Dal rüzgarı affetmiştir, ama kırılmıştır bir kere..." Anonim &lt;br /&gt;"Cevizin kabuğunu kırıp özüne inmeyen cevizin hepsini kabuk zanneder." Gazali&lt;br /&gt;"Bazı kuşlar diğerlerinden daha yüksekten uçar." Friedrich Nietzsche&lt;br /&gt;"Ayağım karada oldukça denizden hoşlanırım." Douglas Jerrold&lt;br /&gt;"Annem her fırsatta çocuklarına güneşe doğru zıplamalarını öğütlerdi. Güneşe ulaşa-mazdık ama hiç olmazsa ayaklarımız yerden kesilirdi." Zora Neale Hurston&lt;br /&gt;"Akıllı adam aklını kullanır, daha akıllı adam başkalarının akıllarını da kullanır." Bernard Shaw&lt;br /&gt;"Öyle bir mücadeleye atıldım ki, ne önümden giden var nede arkamdan gelen [D. Webster, 1782-1852]&lt;br /&gt;"Bugün ya doğruyu, yada yalan söylemek zorundayım." [L. Lamar, 1825-1893]&lt;br /&gt;"Herkes kendi için gerekli olan cesareti, yine kendi ruhunda aramalıdır." [L. Lamar, 1825-1893]&lt;br /&gt;"Oyun bittiği zaman Şah da, Piyon da aynı kutuya atılır." (İrlanda Atasözü)&lt;br /&gt;"İnsanlar nişan almadıkları şeyi, seyrek olarak vururlar." (Henry David Thoreau)&lt;br /&gt;"Değiştiremeyeceğiniz bir geçmiş geride dururken, biçimlendirip sahip olabileceğimiz bir gelecek bizi bekliyor." (F.W.Robertson)&lt;br /&gt;"Yapılırken heyecan duyulmayan işler, başarılamaz." (Emerson)&lt;br /&gt;"Sahip olduğunuz tek şey çekiçse her şeyi çivi olarak görürsünüz." (Abraham Maslow)&lt;br /&gt;"Yalnızca ölüler, savaşın sonunu gördü." Platon (Eflatun)&lt;br /&gt;"Hoşlandığınız şeyi elde etmeye bakın, yoksa elde ettiğinizden hoşlanmaya zorlanabilirsiniz" (Shaw)&lt;br /&gt;"İftira eşek arısına benzer, onu ilk vuruşta öldüremeyecekseniz, hiç dokunmamak daha iyidir." (Bernard Shaw)&lt;br /&gt;"Bir çiçeğin kokusu ne ise bir insanın şahsiyeti de odur." (C.W.Shwab)&lt;br /&gt;"Yapan yapar.. Yapamayan eleştirmen olur." (George Bernard Shaw)&lt;br /&gt;"Yenilmesi gereken ilk düşmanlar, öfke ve ümitsizliktir." (Alain)&lt;br /&gt;"Faydasız bir hayat, erken bir ölümdür." (Goethe)&lt;br /&gt;"Dalgalar ve insanlar daima başarılı denizcilerin yanındadır." (Edward Gibbon)&lt;br /&gt;"Akıl susunca düşünce durur, düşünce durunca, hareket durur, hareketsizlik, çürümenin eşiğidir." (Gazali)&lt;br /&gt;"Önce düşünmek, sonra söz: Evvela temel, sonra duvar gelir." (Sadi, 1212-1292, Gülistan)&lt;br /&gt;"Bataklığa düşen bir taş halkalar oluşturmaz." (Schopenhauer)&lt;br /&gt;"Boşuna kendinizi kandırmayın; sürekli yaptığınız şey neyse siz osunuz." (Aristo)&lt;br /&gt;"Mutsuzluk aniden gelmez, onu hazırlayan nedenler vardır." (Balzac)&lt;br /&gt;"Hayatı seviyorsanız, zamanınızı boşa geçirmeyin. Çünkü zaman hayatın ta kendisidir." (Franklin)&lt;br /&gt;"İnsanla birlikte büyüse bile, kurdun yavrusu yine kurt olur." (Sadi, 1212-1292, Gülistan)&lt;br /&gt;Ahlak ve fazilet aklın dışarıdan görünüşüdür. (Hz. Ali)&lt;br /&gt;"Sürekli mutluluk sıkıntılıdır. onun da inişi ve çıkışı olmalıdır." (Moliere)&lt;br /&gt;"Denizin kenarında durarak ve suya bakarak denizi aşamazsınız." (Rabindranath Tagare)&lt;br /&gt;"Evlenmeden önce gözlerinizi dört açın; evlendikten sonra yarı yarıya kapayın" (Portekiz Atasözü).&lt;br /&gt;"Bütün erkekler rüyalarda kahramandır." (Freud)&lt;br /&gt;“Evlilik, hiçbir pusulanın işlemediği derin bir okyanustur.” (Heine)&lt;br /&gt;"Erkekler kadınların ilk aşkı, kadınlar erkeklerin son aşkı olmak ister." (Oscar Wilde)&lt;br /&gt;"Bütün trajediler ölümle biter; bütün komediler evlilikle (Byron)&lt;br /&gt;Namuslu adam, erken evlenir; akıllı adam, hiç evlenmez. (Cervantes)&lt;br /&gt;"Evlilik, aşkın mezarıdır" (Stendhal)&lt;br /&gt;"Her evli çiftte, en az biri budaladır "(Fielding)&lt;br /&gt;"Ömür Temmuz güneşi karşısında kardır...Madem ki iyi de, kötü de ölüp gidecek, iyilik topunu çelene ne mutlu!"(Sadi, 1212-1292, Gülistan)."&lt;br /&gt;"Başarısız olmadım, sadece çalışmayan 10.000 yol buldum." (Edison) &lt;br /&gt;“Düzgün yol alan kaplumbağa, eğri giden attan daha iyidir.” (Atasözü) &lt;br /&gt;"İnsanlar gibi devirlerde yanılmaz değildirler; zira her devre hâkim olan birçok düşünceyi sonraki çağlar yanlış bulmakla kalmamış, aynı zamanda saçma saymışlardır." (Stuart Mill) &lt;br /&gt;"Kızın birisi, çirkin bir erkeğe varmış;  -Neden çirkin birine vardın demişler;  -Babamın evinde o da yoktu.” demiş. (Atasözü)&lt;br /&gt;“Kurdun adı gezer, çakal baş gezer.” (Atasözü)&lt;br /&gt;“Koyunun çobanı varsa, kurdun Allah’ı var.”  (Atasözü) &lt;br /&gt;“Gençlik bir kuştur, uçurttum tutamadım; Yaşlılık atlas kumaş, dolaştım satamadım.” (Atasözü)  &lt;br /&gt;“Eşek uçarken sahibinden kuvvetlisi yoktur”  (Atasözü).&lt;br /&gt;“Kendim için ölümü, milletim için hayatı istiyorum.” (Nihal Atsız)   &lt;br /&gt;“Bilim insanın cehlini alır, fakat merkepliğini almaz” (Atasözü).&lt;br /&gt;“Tarlan varsa içinde, teknen varsa kıçında, işin varsa başında olacaksın” (Atasözü) &lt;br /&gt;“Nereye gittiğini bilen adama, bütün dünya yol verir.” (R. W. Emerson)  &lt;br /&gt;“Çok uzağı gören göz, yolundaki tuzağı göremiyorsa neyleyeyim!” (Mevlana)&lt;br /&gt;“Havaya fırlatılan taş konuşabilseydi; mutlaka kendi arzusuyla yolculuğa çıktığını söylerdi”(Spinoza) .&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-3871758188194977741?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/3871758188194977741'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/3871758188194977741'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2008/09/zl-szler.html' title='Özlü Sözler'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SNLGRYBJWDI/AAAAAAAAAbk/yYIS1dHvXz0/s72-c/YA%C4%9EMUR.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-5962721609158221696</id><published>2008-09-17T16:00:00.001-07:00</published><updated>2008-09-17T16:05:33.352-07:00</updated><title type='text'>Hiperbarik Oksijen Tedavisi ve Dr. Cem Kınacı</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SNGMUy4k4UI/AAAAAAAAAbU/-RSR2I2J7_A/s1600-h/sakl%C4%B1+%C3%A7ocuk.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://3.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SNGMUy4k4UI/AAAAAAAAAbU/-RSR2I2J7_A/s320/sakl%C4%B1+%C3%A7ocuk.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5247129329747681602" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Milyonlarca engelli çocuk ailesi çocuklarının biraz daha normale yakın yaşam sürebilmesi için bir bilim adamı gibi dünyadaki tüm gelişmeleri takip ediyorlar. Doktorların, kendini bilime adamış olanların işlerini de kolaylaştırıyorlar. Çünkü, her an kulakları, beyinleri gelecek iyi haberde olduğundan, duydukları anda soluğu doktorlarının yanlarında alıyorlar. Doktorlar da hemen işe koyuluyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Yıllar önce oğlumun “normal” doğmadığını öğrendiğim anda hemen bilgisayarın başına oturup saatlerce okuduğumu, yaşadıklarımızın nedenini, geleceğimizi anlamaya çalıştığımı bugün biraz da hüzünle düşünüyorum. Ne büyük bir çabaydı verdiğim. Doğum yapan tüm kadınlar, loğusa keyfini yaşarken, bilgisayarın başında yaşamak… Herkesten uzakta…  Çoğu engelli çocuk doğuran annelerin yaptığı gibi… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; O yıllarda Allah yardım etti, bir çok doktora, hatta dünyaca ünlü doktorlara bilgisayardan ulaşabildim. Aklımı netleştiren onlarca tanımadığım doktor… İnsan isterse neler yapabiliyor. Bu doktorların hiç birisi  “rahatlatıcı ilaçlar kullan, çözümü yok yaşadıklarının” deyip  beni ötelemedi. Ne kadar şanslıydım. Hatta burada yazmaktan mutluluk duyacağım kişiler var ki, verdikleri bilgilerin yanında bana Türkiye’de engelli çocuklar için yapılacak işlerle ilgili motivasyon verdiler. Dernek kurma girişimlerimizin önünü açtılar. Teşekkürler Prof. Dr. Murat Günel. Ayrıca o dönemler uzaklardan da olsa yanımda olan Yard. Doç. Dr. Emre Karaşahin’e de saygılar. Daha bir çok kendini engelli çocuklarımızın doğmamasına, doğduktan sonra hak ettiği şekilde tedavi alabilmesine adayan doktorlar… Hepinizin yüreğine sağlık. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Bu çabalar ve sonrasında yaşadıklarım bana engellerle mücadele konusunda ciddi adımlar attırdı. En azından bir kenarda oturup ağlamak yerine, mücadeleyi… Çocuklarımız için kendisini adayanların destekleriyle gerçekten ayakta kalabilmeyi… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Tüm bunların yanında bazı ailelerimiz bizler gibi yeniden tıbbı keşfetmeyi yaşamadılar. Çünkü zaten insanların sağlığı için çalıştıklarından… Onların işi bizden hem daha kolay hem daha zor. Doğruyu bulmak onlar için hem çocukları  hem bizler için önemliydi. Çünkü, onların ulaştığı bilgiler, yaptıkları, yapmaya çalıştıkları daha çok takip ediliyor. Belki de daha çok güveniliyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Dr. Cem Kınacı,  başarılı bir hekim olmasının yanında bir de baba.  Babalığı zor yaşayan bir baba. Tüm otizmle yaşamaya çalışan çocukların babası aynı zamanda. Çünkü, herkes onun söylediklerine kenetli. Başka babalar ondan gelecek haberlerden ümitli. O da kendisini gece gündüz bu uğurda beki de tüketmeyi göze alacak kadar yürekli bir hekim baba. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Bu şekilde yaşamaya çalışan Sayın Kınacı, bizleri “Hiperbarik Oksijen Tedavisi” ile tanıştırdı. Bizlere tanıttı, anlattı, herkesin bilmesi için bizlere öğretmeye çalıştı. Her çağırdığımız ortama gelecek kadar kendisini bizlere adadı.Yolundan gitmek isteyenlere de destek oldu. En azından  tıbbın dışında yaşayanlar bizleri bulamayacağımız kaynaklarla buluşturdu. Belki de bilgisayarın başında saatlerimi harcadığım travmalı günlerin geri gelmesini sağladı. Ama bu sefer bilgiyle ve alışmışlıkla birlikte gelen günler olarak. Zaman ne de çabuk geçiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Bizleri belki de pes ettiğimiz bir dönemde yeniden bir doktor edasıyla tıbbı metinlerle buluşturdu. Ben de yeniden eski doktorları aramaya koyuldum. En azından farklı bir görüş, farklı bir düşünce, yönlendirme… Bunun hep yararını gördüğümden… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Dr. Cem Kınacı’yı herkes dinlemeli. Ne dediği anlaşılmalı. Çocuklarımızın bir adım daha öteye gidebilmesinin önünü açarak tüm çabalara ışık tutulmalı. Özellikle bir babanın çabasına. …&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Çocuklarımız için yararlı olabilecek bu tedavi şeklinin önce devletimiz eliyle yapılmasını istiyoruz. Daha çok hekimin konuyla ilgileneceğini düşünüyoruz. Sayın Kınacı’ya desteklerin bitmeyeceğini anlamak istiyoruz. Çünkü O’nun hepimizden gelecek güce ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Bu kadar derdimizin arasında tedavinin şekillendiği Amerika yollarına daha da düşmemek için… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Binlerce otizmle uğraşan ailenin ortak düşüncelerini, yaşadıklarını kendi paralelimde anlatmanın kalıcılığıyla…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgiyle kalın&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4920105539844949282-5962721609158221696?l=reyhangazel.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/5962721609158221696'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4920105539844949282/posts/default/5962721609158221696'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://reyhangazel.blogspot.com/2008/09/hiperbarik-oksijen-tedavisi-ve-dr-cem.html' title='Hiperbarik Oksijen Tedavisi ve Dr. Cem Kınacı'/><author><name>REYHAN GAZEL</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://www.engelliler.biz/ozel/reyhangazel.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SNGMUy4k4UI/AAAAAAAAAbU/-RSR2I2J7_A/s72-c/sakl%C4%B1+%C3%A7ocuk.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4920105539844949282.post-480217483541131684</id><published>2008-09-17T13:13:00.000-07:00</published><updated>2008-09-17T13:32:27.307-07:00</updated><title type='text'>DR. CEM KINACI’YLA OTİZM VE BESLENME ÜZERİNE SÖYLEŞİ</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SNFnUFP46UI/AAAAAAAAAbM/CJWp-XdBUvc/s1600-h/soru.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://4.bp.blogspot.com/_GoMi_rDum7E/SNFnUFP46UI/AAAAAAAAAbM/CJWp-XdBUvc/s320/soru.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5247088635567204674" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili Dostlar,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dr. Cem Kınacı'yı otizimle bir şekilde ilgilenen hemen herkes tanıyor. Otizmin yaşamımızdan gitmesi için verdiği çaba ise takdirle karşılanıyor. Ortaya koyduğu tedavi yöntemiyle adından çok söz ettiriyor. Bir çok aile Cem Bey'in dediği yoldan gidiyor, bazı aileler ise devletimizin bu işe ciddi olarak el atmasını ve ortaya konan tedavi yönteminin devlet tarafından karşılanmasını istiyor. Çaresizlik insana neler yaptırıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cem Bey'in söyledikleri belki de tüm otizmle baş etmeye çalışanların kurtuluşu olacak. Belki de bilimin gelişimine katkı yapacak bir çaba olarak kalacak. Bunu bilmemiz mümkün değil. Ancak, bu yöntemi deneyip daha da olumsuz bir tabloyla karşılaşan aileye rastlamadım. Hatta geçenlerde bu konu için benden  destek isteyen ünlü bir siyasetçimiz, çocuğunda bu yöntemle birlikte  ciddi olumlu sonuçları aldığını ve topluma yayarak konunun öneminin anlatılması gerekliliğini anlattı.   Ben de böyle bir tartışmayı bu küçük sayfadan da olsa açıyorum. Cem Bey'in konuyla ilgili röportajını da ekleyerek...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah hepimizin yardımcısı olsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Söz Dr. Cem Kınacı'da...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dr. Cem Kınacı. Nükleer tıp uzmanı. Otizmle ilgili çalışmaları sadece Türkiye’de değil, yurtdışında da ses getiren bir isim. National Autism Association’ın üyesi. İsmi ilk defa otizm riskini artıran civalı karma aşılar iddiasıyla gündeme gelen Kınacı’ya göre, otizm tedavi edilebilir bir hastalık. Fakat bu ve benzeri hastalıkların ardında genel sağlığı etkileyen çok daha tehlikeli bir durum var: O da marketlerde ürünlerin raf ömrünü uzatmak için gıdalara konan ‘koruyucular.’ Dr. Cem Kınacı, üreticilerin gururla ‘doğal gıda’ diye reklâmını yaptıkları bu gıdaların doğal olmadıklarını ve insanların sindirim sistemini son derece olumsuz etkilediğini söylüyor ve şu soruyu soruyor: “Koruyucular, bu gıdaları yiyenleri mi koruyor, yoksa sermayeyi mi?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;'Lorenzo'nun Yağı' filmi gerçek oldu &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuyla ilgili bütün bilimsel yayınları aldı, Amerika'da kurslara katıldı. Kınacı, iki yılın ardından Türkiye'de ilk tedaviyi kendi oğluna uygulayarak onu ayağa kaldırmayı başardı. Kınacı çiftinin 1999'da Ata ismini verdikleri oğulları oldu. Ata'nın hayatı, 1,5 yaşında vurulduğu bir aşıdan sonra değişti. Aile, oğullarındaki bu değişikliğin 'sosyal ve iletişim becerilerinin oluşmasını etkileyen bir genel gelişim bozukluğu' olarak tanımlanan otizm olduğunu öğrendi. Fakat konunun uzmanları, yapılacak bir şeyin olmadığını, ancak özel eğitimle bazı şeylerin değişebileceğini söyledi. Cem Kınacı'ya da "Bu duruma alış, antidepresan kullan." önerisinde bulunuldu. Bunun üzerine Kınacı, 2003'te hastalığı araştırmaya başladı. Önce internet, sonra uluslararası kuruluşlar derken, otizmle ilgili dünya genelinde yapılan bütün çalışmalardan haberdar oldu. İnternet üzerinden uzaktan eğitimlere başladı, konuyla ilgili kitaplara ve dergilere abone oldu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuçta otizmin birçok tedavi yönteminin bulunduğunu öğrendi. Başta hiperbarik oksijen tedavisi ile mineral ve vitamin desteğini Türkiye'de ilk kez oğlu Ata'ya 2004yılında uygulamaya başladı. Bu çalışmalar ise genelde ABD'de yapıldığı için 2005 yılından itibaren bu ülkede kurslara gitti. 2006 yılında ise bu tedavi yöntemlerini uygulamak için 'otizmi yenmeyi bilen hekimlere verilen' DAN sertifikası aldı. Türkiye'de bu sertifikayı alan ve Uluslararası Otizm Enstitüsü'ne üye olan tek kişi oldu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cem Kınacı, oğluna uyguladığı tedavi yöntemine, 'Ata Kınacı protokolü' ismini vermiş. Bunu bu zamana kadar yerli-yabancı 3 bin çocuğa uygulayan doktorun çalıştığı hastaneye Avrupa, Afrika ve Asya ülkelerinden birçok hasta gelerek, tedavi oldu. Bu yola oğlu için çıktığını belirten Kınacı'ya göre, mevcut şartlara göre hareket etmek normal değil. Mutlaka yapacak bir şeyler bulunuyor. Çocuğunun her geçen gün biraz daha iyileşmesinin kendisini sürekli motive ettiğini anlatan Kınacı, tedavide ilaç kullanmadığını anlatıyor. "Süreç hastanın beynindeki hasarın durumuna göre değişiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam iyileşme veya mevcut durumdan çok daha iyi pozisyona geçmek her zaman mümkün." diyor. Tedavi öncesi yerinden bile kalkamayan Ata, bilgisayar kullanan, alışverişe giden bir çocuk haline geldi. Alanında Avrupa'nın en iyi üç hekimi arasına giren Kınacı'nın 683 hasta üzerinde yaptığı otizm çalışması Cambridge Üniversitesi tarafından bilimsel bir çalışma olarak kabul edildi. Doktor baba ayrıca, 14-16 Haziran tarihlerinde İstanbul Grand Cevahir Otel'de yapılacak 1. İstanbul Uluslararası Otizm Kongresi'nin Türkiye'ye getirilmesinde de etkili oldu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kamuoyunda otizm üzerine yaptığınız çalışmalarla tanınıyorsunuz ve sizin oğlunuz Ata da bir otistik. Bunu ilk öğrendiğimde aklıma hemen Lorenzo’nun Yağı filmi geldi. O film, mutlu sonla bitiyordu, siz de mutlu sona ulaştınız mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;OĞLUMUZ Ata sağlıklı bir çocuk olarak dünyaya geldi. 1,5 yaşına kadar herşey yolunda gibi görünüyordu. Keçi pisliği gibi kakasını yapıyordu, o zaman bu soruna “oğlak burcu işte, ne olacak, tabi ki keçi gibi pisleyecek” diye espri ile yaklaştık. Biz de pek çok ebeveyn gibi “en temiz, en sağlıklıdır” mantığıyla (ki bunun her zaman doğru olmadığını acı bir biçimde sonradan öğrendik) çocuğumuzu hep ambalajlı, koruyucu (?) maddeler içeren gıdalarla besledik. Aşılarını da hiç ihmal etmedik. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onsekizinci aydaki aşılarının ardından Ata hızla değişmeye başladı. İçine kapandı, kendisine seslendiğimizde yanıt vermemeye, kendi etrafında dönmeye, sallanmaya başladı ve her türlü gıdayı alabilen çocuk bir bir çeşidi azalttı ve üç-dört çeşide kadar düştü. Pek çok ebeveynin yaptığı hatayı biz de yaptık ve değişen herşeyi bir başka nedene bağlayarak bunların bir hastalık belirtisi olmadığını düşündük. Özellikle de ben bir hekim olmama rağmen sanırım pek konduramadım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ata iki yaşına geldiğinde, daha önce kelimeleri olan çocuk gitmiş yerine artık kakasının ne olduğunu bile algılayamayan bir çocuk gelmişti. Yaşadığımız şok, otizm tanısını almasıyla da kabusa dönüştü. Ata'nın tedavisinde işte böyle bir noktadan yola çıktık ve eşimin de büyük desteği ve araştırmacılığı ile bugüne geldik. Artık oğlumuz, bilgisayarında bizim bile başaramadıklarımızı kendi kendine keşfedebilecek bir noktada. Dilediğinde her arzusunu ifade edebilecek düzeyde konuşabiliyor. Her yönüyle tam gelişmiş düzeyde mi? Henüz hayır. Ama yola çıkış ile geldiğimiz nokta arasındaki fark çok ama çok önemli. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bize otizmden bahsedebilir misiniz? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AUTISM Research Institute’a göre otizm; çevresel faktörlerin etkilemesiyle, genlerdeki değişikliklere bağlı olarak barsak geçirgenliğinin bozulması neticesinde ortaya çıkmaktadır. Böylece barsaktan doğru ve yeterli gıda, mineral ve vitaminlerin geçirilememesi nedeniyle bazı enzimler, aminoasitler ve hormonlar yeterince üretilememekte ve bunların yapması gereken işlevlerde eksiklikler veya kusurlar oluşmaktadır. Buradan hareketle söyleyebileceğimiz en önemli sorunlardan biri, vücudu toksinlerden temizleyen metabolik faaliyetlerin yeterince yapılamamasıdır. Hepimiz hemen her kaynaktan çeşitli şekillerde ve miktarlarda toksik maddeleri alıyoruz, ama sağlıklı ve yeterli bir metabolizmaya sahipsek bunları temizleyebiliyoruz. İşte otizm yelpazesindeki hastalıklarda çocuklar bunu yeterince gerçekleştiremediklerinden, aldıkları toksinler vücutlarından atılamadığından, özellikle yağdan zengin dokularda birikmektedir. Beyin de yağ bakımından en zengin organlar arasındadır. Böylece beyinde biriken toksik maddeler (ki bunların arasında ülkemizde en yaygın görüleni kurşundur) çeşitli düzeylerde hasarlar oluşturmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani sorunun temeli, beslenmeyle ilgili, öyle mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÖNEMLİ ölçüde, evet. Ama bunun dışında çocuğun doğuşta bağışıklık sisteminin yeterince gelişmemiş olması da bir etken. Burada ise normal doğum yerine, sezeryanla doğumun etkisi söz konusu olabiliyor. Sezeryan yöntemi, çocuğun dünyaya yeterince gelişmiş bir bağışıklık sistemiyle gelememesine yol açıyor. Ama dediğim gibi, sorunun önemli bir parçası, doğru beslenmeyle de ilgili. Bu konuda pek çok doğru sandığımız yanlışımız var. Medyada inanılmaz bir bilgi kirliliği hakim. Eksik veya abartılarak yanlış anlamalara neden olabilecek reklamlarla halkımızın sağlığı tehdit altındadır. TV'den duyduğumuz herşeyi bir müddet sonra doğru olarak kabullenen toplum elbette sorgulamaz. Ambalajında gururla "Doğal" sıfatını taşıyan bir yoğurdun nasıl oluyor da iki yada dört ay boyunca annelerimizin mayaladığı yoğurt gibi birkaç gün içerisinde ekşiyip su salmadığını anlamak mümkün değildir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşılarda bulunan cıva oranının da otizme yol açabildiğini söylüyorsunuz. Bunu açar mısınız biraz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DAHA önce bu konuyla ilgili kamuoyunu bilgilendirmiştim. Eski yöntemle imal edilmiş olan aşılarda thimerosal adı verilen cıva oranı yüksek madde, insan sağlığını tehdit edecek boyuttaydı. Bu madde, aşıların ömrünü uzatmak için kullanıyor. Neyse ki Sağlık Bakanlığı, artık içerisinde thimerosal olmayan aşıları ithal edeceğini 2007 yılı içerisinde duyurdu. Ancak bildiğim kadarıyla hâlâ eski aşılar kullanılıyor. Sanırım, stokları tüketiyorlar. Yalış anlaşılmasını istemem, karşı olduğum konu aşılar değildir. Aşılar pek çok hastalığın önlenmesinde çok önemli bir role sahiptir, ama thimerosal (%49 civa içerir) içerenleri değil de içermeyenin kullanılmasını istemek de en doğal hakkımızdır. Çoklu doz aşılar yerine, tekli doz aşılarda bu madde yok denecek düzeyde veya yoktur. Kurşunsuz benzini destekleyenlerin, civasız aşıya neden sıcak bakamadıklarını anlamak için aşı satan firmaların cirolarını bilmek yeterince açıklayıcı olacaktır. Merak edenler, bu konuyu araştırabilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki aşıların dışında, bu yönde sağlığımızı tehdit eden başka şeyler de var mı? Ve sanayileşmenin artışı, genel olarak bu seyri hızlandırıyor diyebilir miyiz? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YANLIŞ sanayileşme ve bunun getirdiği yeni yaşam biçimi demek daha doğru olur. Dikkatinizi özellikle şuna çekmek istiyorum. Marketlerin raflarında daha uzun duran ürün, biri gelip onu satın alıncaya kadar bozulmadan durabilen ürün, üretilenin satılamayıp geri dönmemesi demektir. Bu da "sıfır fire" demektir. Ama bunu yapanlar geleceğimiz ve en değerli varlıklarımız olan çocuklarımızdan "fire" vermemize neden olduklarının acaba farkındalar mı? Bakınız, o raf ömrü uzatılmış ürün niye bozulmaz? Çünki içerisinde üreyebilecek zararlı bakteri ve mantarları öldürmeye yönelik bir "koruyucu" (ne kadar masum bir kelime!) madde vardır. Vücudumuz 110 trilyon hücreden oluşur ve bunun sadece 10 trilyonu dokular ve organları oluşturur. Gerisi yani 10 katı kadar hücre ise barsaklarımızda bizim yaşam kaynağımız olan besinleri parçalayıp sindirmekle görevli iyi bakteri ve mantarlardır. Şimdi basit bir soru: Sizce bu "koruyucu maddeler" barsaklarımızdaki iyi bakteri ve mantarları gıdalarda oluşabilecek kötülerden ayırtedebilme özelliğine sahip midir? Hayır! O koruyucu madde maalesef sadece sermayeyi korumaktadır, onu tüketenleri değil. Raf ömrü uzatılmış her ürün barsaklarınızdaki iyi bakteri ve mantarları onları her tükettiğinizde milyonlarcasını öldürmektedir. Bu yüzden otistik çocukların %85’inden fazlasının sindirim sistemleri sağlıklı çalışmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu alanda esas sorun, ‘ahlâk sorunu’ mu acaba? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BAKINIZ, buradaki en önemli sorun zaten ahlak sorunudur. Birileri fire vermemek için gıdalara bu katkıları koymasa, birileri öyle olmadığı halde ürününe doğal etiketini yapıştırmasa, birileri birkaç dolar kâr edeceğim diye sağlıktan tasarruf yapmaya kalkmasa, birileri ucuz ve kolay çıkan boyalar kullanıp bizleri zehirlemese, bibere kiremit tozu, ete soya katılmasa, olmasa, yapmasa, sa, sa, sa....... bu böyle gider. Bu ürünleri üretenlere, satanlara ve bunları denetleyenlere bakınız. Ben çok dikkatli bakınca bir aile fotoğrafı görür gibi oldum. Sizlerin ve okuyucuların da dikkatli bakmalarını öneririm. Yanılıyorsam, lütfen beni uyarınız, yok yere kimsenin günahını almak istemem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son olarak, eklemek istediğiniz bir şey var mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YURT İÇİ ve yurt dışında verdiğim tüm konferanslarda beni dinlemeye gelenlere söylediğim bir şey var: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şeyi olduğu gibi kabullenmeden önce, lütfen sorgulayınız!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;LORENZO’NUN YAĞI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SUSAN SARANDON ve Nick Nolte'un oynadığı 'Lorenzo'nun Yağı' adlı film, Lorenzo ile babası Augusto Odone'un hikâyesini tüm dünyaya tanıtmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki yıl ömür biçilen Lorenzo, hareketli bir çocukken birdenbire sık sık düşmeye, sağa sola çarpmaya başladı. Lorenzo'nun, körlük, konuşamama ve felçle kendini gösteren genetik hastalık ALD'ye yakalandığı ortaya çıktı. ALD, X-kromozomundaki bir genetik hatadan kaynaklanıyordu. Belirtileri görme ve duyma bozukluklarıyla başlayarak saraya benzer nöbetler, felç ve demansla sürüp, hastaları ölüme götürüyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şeye rağmen umudunu yitirmeyen baba Augusto Odone, gecesini gündüzüne katarak aylarca bu hastalığı araştırdı, dünyanın çeşitli yerlerindeki uzmanlarla temasa geçti. Baba, sonunda oğlunu iyileştireceği söylenen ve hastalığa neden olan kandaki uzun zincirli yağ asitleri seviyesini normale indiren bir yağın varlığını keşfetti. Yağ, Lorenzo'nun hastalığını iyileştirmediyse de durdurdu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha sonra, Amerikalı, İtalyan, Belçikalı ve Alman bilim adamlarından oluşan bir ekip 10 yıllık bir çalışmayla, 'Lorenzo'nun yağı'nın yararlı olduğunu saptadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;OTİZM NEDİR?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;RAIN MAN (Yağmur Adam) filmiyle tanınan bir hastalık otizm. Ömür boyu süren beyinsel bir rahatsızlıktır. Sosyal etkileşimde, sosyal iletişimde kullanılan dilde veya sembolik veya hayali oyunda gecikmelerle kendini gösterir. Otizm yaşamın ilk 3 yılında ortaya çıkan bir sendromdur. Kişi gördüklerini, duyduklarını, duyumsadıklarını doğru bir şekilde algılayamaz; bu nedenle sosyal ilişkileri ve davranışlarında ciddi sorunlar vardır. Erkeklerde daha yaygın olarak görülür. Otizm ya kendi başına ya da zeka geriliği, öğrenme güçlüğü, epilepsi gibi diğer gelişimsel bozukluklarla birlikte ortaya çıkabilir. Otizm kelimesinin manası “kendine dönük” demektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belirtileri: Çevresine karşı ilgisizdir. Olaylara ve insanlara tepkisizdir. Genelde tek başınadır. İletişim güçlüğü çeker. Konuşma zorluğu vardır. 
